Okuma Süresi: 5 dakika

Konuşmacı: Sinan TAVUKCU

Hindistan, bağımsızlığını 15 Ağustos 1947 tarihinde ilan ettiğinde Türkiye Cumhuriyet’i hemen tanımış ve iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmuştur. O günden bu yana ilişkiler devam etmiş ancak her iki ülkenin ilişkileri olması gereken seviyede ilerlememiştir.

Bunda; Keşmir Meselesi, Pakistan-Hindistan gerginliği, Soğuk Savaş döneminde Türkiye kapitalist blokta yer alırken Hindistan’ın bağlantısızlar hareketinde yer alması sebebiyle kutuplaşmaların etkisi olmuştur.
Türkiye Keşmir konusunda başından beri aynı noktada durmuştur. BMGK’nın 21 Nisan 1948 tarihli (47) no’lu kararının uygulanmasını istemektedir. Hindistan başbakanı Jawaharlal Nehru’da 31 Mart 1955 günü Hindistan Parlamentosundaki konuşmasında yaptığı, “Biz Keşmir halkına ve ardından Birleşmiş Milletlere söz vermiştik; yanında durduk ve bugün yanındayız. Keşmir halkının karar vermesine izin verdik.” sözleriyle taahhüt ettiği noktadadır. Ancak, Hindistan iç saiklerle Keşmir konusundaki duruşunu değiştirmiştir.

Geçmiş dönemde, her biri ayrı jeopolitik öneme sahip iki ülkenin ilişkileri çok daha ileriye taşınması gerekirken maalesef bu gerçekleşmemiştir.

Diplomasiden daha önde gelişen ekonomik ilişkiler

Türkiye-Hindistan siyasi ilişkileri genel olarak durağan giderken ticari ilişkiler gittikçe yükselen bir trend göstermiştir. İki ülke arasındaki son 5 yılın dış ticareti bunu göstermektedir.

2018 yılında Türkiye’nin Hindistan’a ihracatı 1,12 milyar dolar, Hindistan’dan ithalatı ise 7,53 milyar dolar iken, 2022 yılında Türkiye’nin ihracatı 3,7 milyar dolar, ithalatı ise 10,7 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.
Bu haliyle Türkiye, Hindistan ihracatında %2,2’lik payla 10’uncu sırada, ithalatta ise binde 5 payla 34’üncü sıradadır.

Her iki ülkenin eşsiz jeopolitik konumları, tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru evrilen yeni küresel düzende Asya’nın öne çıkması, Asya’dan Avrupa’ya yönelen küresel ticaret üzerinde hayata geçirilen ticaret yolları, mevcut ticari ilişkilerin daha da artacağını göstermektedir.

Her iki ülkenin jeopolitiği ve dış politika aracı yollar

Küresel ekonominin Asya’ya kayması ile birlikte ticaretin yönü ve ticaret yolları da yeniden şekillenmiştir.
Asya’dan Avrupa’ya yönelik küresel ticaret ve güzergah projelerinin merkezinde artık Çin ve Hindistan vardır.

Güneyden kuzeye, doğudan batıya doğru çok sayıda liman ve kara koridorlarını içinde barındıran güzergahlar projelendirilip hayata geçirilmeye başlanmıştır.

Birbirleriyle ihtilafı olan, rakip olan pek çok ülke bu yol projelerinde ulusal menfaatleri gereği işbirliği yapmak mecburiyetine kalmıştır. Dolayısıyla yollar, küresel ve bölgesel ittifakları da şekillendirmeye başlamıştır.

Türkiye; 2013 yılında ilan edilen Çin’in Kuşak-Yol projesinin başından itibaren ortağı olmayı seçmiştir.
Karadan yürüyen “Orta Koridor” Türkiye’ye Ortaasya ve Kafkaslarda jeostartejik derinlik kazandırırken “Deniz İpek Yolu”nun Süveyş Kanalı’ndan çıkışındaki Doğu Akdeniz’de etkisini artırmasıyla, her iki yol üzerinde önemli bir konum elde etmiştir.

Buna, Basra Körfezi’nden geçip Irak üzerinden Türkiye’ye ulaşan “Kalkınma Yolu” da eklendiğinde Türkiye, Asya ile Avrupa arasındaki küresel ticaretin en stratejik bölgesi haline gelmektedir.

İlaveten, Türkiye soydaşları ile kurduğu Türk Devletler Teşkilatı ile Ortaasya’da önemli bir aktör ve güvenlik sağlayıcısı olarak kendisini konumlandırmış, Türkistan coğrafyasının enerji başta olmak üzere kaynaklarının uluslararası ticarete açılmasını sağlamıştır.

Yine Türkiye, Güney Kafkasya’da Ermenistan ile Azerbaycan’ı bir barış üzerinde buluşturmak üzeredir. Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ın dahil olduğu bu barış bölgesi Hazar’ın Karadeniz’e bağlanması dolayısıyla küresel ticaretin güvenli, akışkan bir alanı haline gelecektir.

Rusya’nın pozisyon değiştirmesi ile Ermenistan-Azerbaycan çatışmasının devam edeceği üzerine kurgulu Kafkasya stratejileri çökmüştür.

Öte yandan Türkiye; Rusya, Ortadoğu, Hazar, Doğu Akdeniz bölgesinin zengin petrol ve doğal gaz rezervlerinin Batı pazarlarına ulaşmasını sağlayan bir “enerji ticareti merkezi” olma yolunda çalışmalarını yoğun şekilde yürütmektedir.

Hindistan; Hint Okyanusu’nda Güney Çin Denizi’nden Afrika’nın güney doğusuna kadar uzanan geniş bir alanda nüfuza ve ticaret potansiyeline sahip olup Küresel Güney’in lideri olmayı hedeflemektedir.
Hindistan hızla gelişen ihracat ürünlerini Avrupa’ya ve Kuzeyine ulaştıracak güzergahlar geliştirme çabasındadır.

13 ülkenin içinde yer aldığı (Türkiye’de dahil) 2000 yılında kurulan ve Hint Denizi’ni Hazar Denizi’ne bağlamayı amaçlayan, oradan Finlandiya’ya ulaşacak Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) bu projelerden en önemlisidir.

Bölgesel ittifaklar kurulmasına da hizmet eden bu yol Hindistan’ın dış politikasında öncelikli bir yere sahiptir. Son dönemde bu hat üzerinde Hindistan-İran-Ermenistan bölgesel ittifakının şekillendirilmeye çalışıldığı dikkat çekmektedir.

Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı 18’inci G20 Zirvesi’nde ilan edilen “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC)” de dünyayı heyecanlandırmıştır.

Bu yol, Hindistan’ın Mumbai şehrinden başlayıp BAE’nin Dubai şehrine denizden ulaşan, buradan demiryolu ile devam ederek Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinden geçip Ürdün’e, oradan İsrail’in liman kenti Hayfa’ya vasıl olacak güzergah olarak planlanmıştır. Buradan deniz yolu ile taşınacak emtia, Yunanistan’ın Pire limanı üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacaktır.

Ancak 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan sonra; bir yandan İsrail’le Arap dünyasının normalleşeceği beklentilerinin ortadan kalması, diğer taraftan Hindistan’ın İsrail’e açık destek veren politikaları sebebiyle Arap coğrafyasından geçen bu güzergahın hayata geçirilme şansı mevcut şartlarda kalmamıştır.

Türkiye’yi devre dışı bırakmayı amaçladığı açık olan ABD destekli IMEC projesinin aynı zamanda Türkiye ile Irak arasında yapılmakta olan Kalkınma Yolu Projesi’ni zayıflatacak alternatif bir yol olarak tasarlandığını iddia edenler bulunmaktadır.

Ancak, Hindistan’ın Türkiye’yi by pass edip Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaşması çok makul görünmemektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu projeyle ilgili olarak “Türkiyesiz bir koridor olmaz. Türkiye, önemli bir üretim ve ticaret üssü. Doğudan batıya trafik için en uygun hat Türkiye üzerinden geçmek durumunda” açıklaması yapmıştı.

Mevcut siyasi ve diplomatik ilişkiler

Dış politikasını çeşitlendirmeyi esas alan Hindistan “genişletilmiş komşuluk politikaları” çerçevesinde pek çok komşu ülkeyle ticari ve diplomatik ilişkilerini geliştirirken BRICS, IBSA (Hindistan-Brezilya-Güney Afrika), Güney Asya Bölgesel İşbirliği Örgütü (SAARC) ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD) gibi birçok önemli uluslararası işbirliği örgütünde de yer almaktadır.

Bununla birlikte, Hindistan’ın Türkiye ile ilişkilerinin bu bakış açısıyla yönetilmediğine dair kuşkular mevcuttur.

Hindistan’ın Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC)’nda Türkiye ve Azerbaycan’ı by-pass etme politikasına paralel olarak, her iki ülke ile ihtilafı bulunan diğer (Ermenistan, Yunanistan, İsrail, Sırbistan gibi) devletlerle özel dış politika ilişkisi kurduğu ve askeri anlaşmalar yaptığı, adeta bloklar oluşturduğu dikkati çekmektedir.

Türkiye’den bakıldığında, Hindistan dış politikasını Hindistan-Pakistan rekabetine dayalı olarak inşa etmiş gözüküyor. Bu politika, Pakistan’ın dostu Hindistan’ın düşmanı, Pakistan’ın hasmı Hindistan’ın dostu esasına dayanıyormuş gibi algılanmaya müsaittir.

Yine, Hindistan’ın Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Balkanlar’da etki sahibi olmak üzere; Türkiye ile ihtilafları bulunan ülkeler ile özel siyasi ilişkiler geliştirdiği, silah tedarik ederek kendisine nüfuz alanı açtığı ve ittifaklar oluşturduğu, Türkiye’ye karşı bir “çevreleme politikası” uyguladığı anlaşılmaktadır.

Geleceğe dair beklentiler

Günümüzde, çok kutupluluğa dayalı yeni bir küresel düzenin ortaya çıkmakta olduğu, Asya’nın demografi, ekonomi, teknoloji ve askeri kapasite dahil her bakımdan yükseldiği, buna karşılık Transatlantik hegemonyasının hızla güçten düştüğü görülmektedir.

Batı, sömürgecilik yoluyla birkaç yüzyıldır Asya, Afrika ve Latin Amerika’da hegemonyasını sürdürmüş, bunu güç kullanarak ve kan dökerek sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletler arası ihtilafları körükleyerek, ayrılıkçı yada terörist grupları destekleyerek bu defa sorunları çözen kimlikle etkisini devam ettirmek istemiştir.

Nihayet, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından bütün bir dünya, “İslam”ın terörizmle özdeşleştirildiği, milyonlarca Müslümanı öldürmenin terörizmle mücadele olarak meşrulaştırıldığı 20 yıldan fazla süren bir cinnet dönemi yaşadı.

Bu dönem, bütün insanlık için ibret alması gereken bir dönem olarak hatırlanacaktır.

Eski ABD başkanı Donald Trump’ın açıklamalarından; İkiz Kule saldırılarının terörist bir saldırı olmadığını, ABD’yi savaşa çekmek için başka devletler tarafından kurgulandığını, bu savaşlarda 9 trilyon harcayan ve milyonlarca insan öldüren ABD’nin hiçbir şey kazanmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Tıpkı, İslamcı (!) DAEŞ terör örgütünün ABD başkanı Barcak Obama ve dışişleri bakanı Hilarry Clinton tarafından kurulduğunu ifşa ettiği gibi. Nitekim, eski Irak başbakanı Nuri el Maliki, DAEŞ’in 2012 yılında Anbar şehrinde ABD tarafından kurulduğunu açıklamıştı.

Neticede milyonlarca Müslüman terörist diye damgalanarak bu komplonun kurbanı oldu.

Artık, bütün insanlığın komplolardan, politik tuzaklardan, peşin hükümlerden uzak, aklı selimin ve birbirine karşı hoşgörünün hakim olduğu bir dünyaya ihtiyacı var.

Transatlantik hegemonyasının sona erdiği zamanımızda Asya’nın binlerce yıllık tarihe sahip kadim halklarının dünyayı huzur ve sükuna kavuşturacak işbirliklerine ihtiyaç var.

Son İsrail-Filistin savaşında, İsrail’in soykırıma varan katliamlarında ABD, İngiltere, Almanya, Fransa başta olmak üzere liberal kapitalizmin öncüsü ülkeler bu katliamı teşvik ederek, silah ve mühimmat ile destekleyerek demokrasiye, insan haklarına dair bütün değerlerini ve söylemlerini bitirmişlerdir. Buna ilaveten İkinci Dünya savaşı sonrası kurulan BM düzeni de yerle bir olmuştur.

Dünyanın insan haklarını temel alan, gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın her devletin saygıya layık görüldüğü yeni bir düzene ihtiyacı vardır.

Bu konuda, 1950’lerden itibaren Bağlantısızlar hareketine öncülük eden ve iki emperyalist kutup arasında çıkış arayan dünya halklarına üçüncü bir yol öneren Hindistan, o zaman savunduğu değerler ile bugün de önemli bir rol oynayabilir.

Hindistan’ın sayısı 1 milyon 200 bini bulan Hindular üzerinde, Türkiye’nin yaklaşık 2 milyarlık nüfusa sahip Müslümanlar üzerinde ulus devlet gücünü aşan etkisi ve saygınlığı vardır.

Her iki devletin değerler üzerinden işbirliği daha adil bir dünya düzenin tesisinde önemli rol oynayabilir.

Kategoriler: Yazılar