Okuma Süresi: 10 dakika

Bir önceki yazımızda[i], Çin arabuluculuğu ile Suudi Arabistan-İran ilişkilerinin normalleşmeye başlamasından, hatta bunun ötesine geçerek İran, Suudi Arabistan, BAE ve Umman’ın Çin’le koordinasyon içinde Basra Körfezi’nde ortak bir deniz gücü kurma girişiminden, bu güce Katar, Bahreyn, Irak, Pakistan ve Hindistan gibi bazı bölge ülkelerinin de dâhil olma isteğinden bahsederek bu gelişmelere ABD’nin gafil avlandığını yazmıştık.

Bu yazımızda, Körfez’deki ABD aleyhine değişmekte olan statükoyu birinci derecede Çin inisiyatifi/arabuluculuğu ile açıklamanın yeterli olup olmadığını, değişimde bölgedeki dinamiklerin rolünü değerlendirmeye çalışacağız.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’nin Ortaya Çıkışı

Körfez Ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkileri ve kırılmaları anlamak bakımından bilhassa 1979’dan itibaren yaşanan ve ilişkilere yön veren önemli hadiseleri hatırlamakta fayda var. Bu hatırlama, bugün yaşanmakta olan değişimlerin son dönem münasebetlerinin eseri olmadığını gösterecektir.

ABD yönetimi, soğuk savaş döneminde SSCB’nin Körfez’e inme çabalarına karşı Körfez’i ABD için “hayati” öneme sahip bölge olarak tanımladı. 1980 yılında “Carter Doktrini” adı verilen politika ile ABD, ulusal çıkarlarını korumak için Basra Körfezi’nde gerekirse askerî güç kullanacağını ilan etti. Yeni Orta Doğu politikasının bir parçası olarak Hızlı İntikal Gücü (RDF-Rapid Deployment Force) kurdu ve müttefik bölge ülkelerinde askeri üsler oluşturup, yığınaklar yapmaya başladı.

1979 Devrimi’nden sonra mezhepçi kimliği ile öne çıkan İran İslam Cumhuriyeti’nin Hürmüz Boğazı’nın girişinde bulunan Ebu Musa adası ile Hürmüz Boğazı’nın yakınında bulunan Büyük Tunb ve Küçük Tunb Adaları üzerinde hak iddiası Basra Körfezi’nin seyrüsefer güvenliğini tehdit ederken önemli miktarda Şii nüfus bulunduran Sünni Körfez Arap ülkeleri için barındırdıkları Şii nüfus, İran tarafından her zaman tahrik edilebilir iç tehlike olarak görülmeye başlandı.

8 yıl sürecek olan İran-Irak savaşının 1980 yılında başlamasıyla, Irak hariç 6 Körfez ülkesi (Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt ve Katar) ABD’nin caydırıcı varlığı yoluyla uluslararası deniz seyrüseferini güvence altına alma ihtiyacına dayalı bir güvenlik çerçevesini benimsedi. Bu güvenlik çerçevesi sonucu 1981 yılında kurulan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), ABD ile Körfez devletleri arasında stratejik ilişkileri sağlayan bir örgüt olarak şekillendi ve oluşan bu statükoyu devam ettirme görevini üstlendi. ABD, bir yandan KİK ile koordinasyon toplantıları yaparken diğer taraftan KİK devletleriyle münferit, yakın güvenlik ilişkilerini de devam ettirdi.

1984 yılında, bölgeye yönelik tehditlere karşı KİK üyesi devletler “El- Cezire Kalkanı Güçleri” adı altında ilk defa müşterek bir Arap ordusu teşkil ettiler, ordunun karargâhı Suudi Arabistan’ın Hafr Al-Batin bölgesi oldu.

CENTCOM’un Kurulması

Carter Doktrini çerçevesinde, Basra Körfezi de sorumluluk alanına giren CENTCOM, ABD’nin yedi savaş komutanlığından birisi olarak 1983 yılında Florida da bir Hava Kuvvetleri Üssü’nde Avrupa, Afrika ve Hint-Pasifik Komutanlıkları arasında yer alan dünyanın “merkezi” coğrafyasını kontrol altında tutmak üzere kuruldu.

CENTCOM sorumluluk alanı 4 milyon mil kareden fazla bir coğrafya, 21 devlet ve yaklaşık 650 milyon kişinin yaşadığı bir alanı kapsamakta, sorumluluk sahasında dünya çapında hayati öneme sahip ticari deniz yolları, uçuş koridorları, boru hatları ve kara yolları bulunmaktadır.

Körfez ülkeleri ile ABD arasındaki güvenlik ilişkisi ilk başlarda Amerikan himayesine dayalı bir ilişki olarak kuruldu.

Soğuk Savaşın sona erdiği 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesi, 2003 yılında ABD ve ona destek veren koalisyon güçlerinin Irak’ı işgal etmesiyle Amerikan menfaatlerini korumakla görevli CENTCOM’un Körfezdeki askeri mevcudiyeti oldukça arttı.

ABD tarafından 2001 yılında Kızıldeniz, Aden Körfezi, Kuzey Arap Denizi, Umman Körfezi, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’nu kapsayan 3,2 milyon kare alanda faaliyet göstermek üzere CENTCOM’a bağlı Birleşik Deniz Kuvvetleri (Combined Maritime Forces /CMF) kuruldu.

ABD’nin Irak ve Afganistan’da toplam 2 milyon askerini dönüşümlü olarak görevlendirmesi, askeri ekipmanının %40’ını savaş sırasında Irak’a yığmış olması bölgedeki askeri kapasitesini göstermesi bakımından yeterlidir. KİK üyesi Kuveyt, Bahreyn, Katar, BAE, Umman hava üsleri ve limanlarını genişletilip, CENTCOM hizmetine verdiler.

KİK ve Zaafiyete Uğrayan ABD Stratejik Ortaklığı

KİK üyesi devletlerle ABD arasında 1980’de kurulan ABD’nin bölgeyi savunmasına dayalı statüko zamanla değişmeye, KİK üyesi devletler ABD politikalarından şüphe duymaya ve taraflar arasında güven kaybı oluşmaya başladı. ABD’nin Şii yayılmacılığına yol veren İran politikası güven kaybının esas sebebiydi.

ABD’nin 2001 yılında Afganistan’ı işgalinden sonra, işgale yardımcı olan İran’ın ve Şiilerin devlet yönetiminde etkin duruma getirilmesi, ABD ve Koalisyon güçlerinin 2003 yılında Irak’ı işgalinden sonra ülkede Şii hâkimiyetinin sağlanması ve 2011 Aralık ayında Amerikan askerleri Irak’ı terk ederken yönetimin İran’ın adamı Nuri el-Maliki’ye bırakılması ve İran’ın Irak’ta güçlenmesi, Arap Baharının başladığı Suriye’de Esed rejimini desteklemek üzere İran’ın Devrim Muhafızları komutasında Şii milisler göndermesine terörizmle mücadele ediyor bahanesi ile göz yumulması, Yemen’de İran’ın Şii Husiler ile yönetimi ele geçirme projesi, Körfez ülkelerini ABD’nin Ortadoğu’yu İran’ın kontrolüne bıraktığı kanaatine sevk etti.

2012 yılında başlayan 5+1 ülkeleri ile İran’ın nükleer konuda uzlaşmaya varma çabalarından da Körfez Devletleri rahatsızlık duyuyordu. Güvenliğini ABD’ye tahsis ettiği askeri üslere emanet eden Körfez Devletleri, 2001 yılından bu yana İran’ın bir engelle karşılaşmadan Arap ülkelerinde askeri ve siyasi nüfuzunu artırmasına bakarak ABD’nin İran’ı tehdit ilan eden söylemi ile gerçek niyetinin farklı olduğunu fark ettiler. Şii hilalini gerçekleştirmek üzere yola çıkan İran, paramiliter Şii örgütler kurarak Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen’de iktidarları değiştirme/kontrol etme yolunda önemli mesafeler almıştı.

ABD ile KİK üyesi devletlerarasında güvensizliği gidermek ve iki taraf arasında güçlü iletişim kanalları kurmak üzere 2012 Mart ayında “Stratejik İşbirliği Forumu” oluşturuldu. Bugün bakıldığında bu formun bir oyalama girişiminden ibaret olduğu anlaşılıyor.

İran Devrim Muhafızları’nın Yemen’de Şii Husi isyancıları eğitip donatarak 2014 Eylül’ünde iktidarı ele geçirmek üzere ayaklandırmaları üzerine Arap Birliği’nde, bütün üye devletlerin iştirak edebileceği gönüllülük esasına dayalı bir “Ortak Arap Gücü” kurulması kararı alındı.

Ortak Arap Gücü kurulması kararından 17 gün sonra (26 Mart), Suudi Arabistan’ın öncülüğünde (Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn, Ürdün, Sudan, Kuveyt, Mısır, Fas ve Senegal’in katıldığı) bir Arap askeri koalisyonu oluşturuldu. Yemen’de Şii Husi Ensarullah Hareketi ve devrik lider Ali Abdullah Salih’e bağlı askerlere yönelik “Kararlılık Fırtınası Operasyonu” başlatıldı. Operasyona KİK üyesi Umman katılmadı. ABD ise koalisyona istihbarat ve lojistik destek vaadinde bulundu.

Barack Obama yönetimi Körfez İşbirliği Konseyi üyesi devletleri liderleriyle 15 Mayıs 2015’te Camp David’de bir zirve toplantısı yaptı. Toplantıda ABD tarafı; Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’ten oluşacak Orta Doğu Stratejik İttifakı (Middle East Strategic Alliance/MESA) olarak adlandırılan yeni bir askeri ittifak kurma niyetini açıkladı ve oluşuma destek vereceğini bildirdi. “KİK ile ABD Stratejik Ortaklığı” kuruldu.

Zirvede ilk defa gündeme gelen MESA projesiyle ABD, Ortadoğu’dan askerlerini çekme, boşluğu kendisinin dizayn edeceği bir Arap NATO’su ile doldurma planını masaya getirmişti. İsrail’i tanıyan Mısır ve Ürdün’ü KİK üyesi Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt’in yanına katarak zamanla içinde İsrail’in de yer alacağı askeri bir güce dönüştürmeyi planlıyordu. Bu aynı zamanda, İran’a Şii yayılmacılığının önünü açan ABD’nin, bu defa Şii yayılmacılığını dizginleyecek ve onunla çatışacak bir Sünni Arap Ordusu oluşturma projesiydi.

Başarısız Bush Doktrini ile bölgeye yığılan Amerikan ordusunun bölgeden çekilmesi konusunda ABD’de iktidar ve muhalefet ortak kanaatte buluşmaya başladı. Bir sonraki başkan Donald Trump’ta henüz seçilmeden önce 2015 yılında yaptığı açıklamada, ABD’nin Irak’ta yapmaya çalıştığı gibi aşırı masraflı ve başarısızlığa mahkûm “ulus inşası” projelerinden vazgeçmesi ve çok büyük tehditler olmadıkça yabancı ülkelere asker göndermeye son vermesi gerektiğini söylüyordu. ABD’nin askeri güçlerini Ortadoğu’dan Asya-Pasifik bölgesine çekmeyi ve Çin’in yükselişini durdurmayı önceleyen bir yaklaşım ABD dış politikasında öne çıkmaya başlamıştı.

Amerika’nın savaş zamanında Ortadoğu’da kurduğu büyük operasyon üsleri ve lojistik merkezleri artık ABD’nin çıkarlarını korumak için çok gerekli değildi. ABD, işlevini yitirmiş devasa üslerin ağır maliyetini taşımak istemiyor, buraların yükünü bölgedeki müttefikleri üstlensin istiyordu.

Camp David toplantısından iki ay sonra, 14 Temmuz 2015’te, 5+1 ülkeleri ile İran arasında nükleer programın sınırlandırılması anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile İran, uluslararası pazarlara yeniden petrol satma, yurt dışındaki yaklaşık 100 milyar dolar değerinde dondurulmuş varlıklarına erişme ve uluslararası ticaret için küresel finansal sistemini kullanabilme imkânına kavuştu. Özetle, 20 Ocak 2009-20 Ocak 2017 tarihleri arasında görev yapan Obama yönetimi, Körfez Araplarını etrafında tutmaya çalışırken diğer taraftan İran’ın Ortadoğu’da genişlemesine, petrol yaptırımlarından feragat etme kararıyla önünü açma politikasına devam etti.

İslam İttifakı Ordusu Tatbikatı

Arap NATO’su oluşturma görüşmelerinin devam ettiği sırada, Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve o sırada 2. Veliaht olan Prens Muhammed bin Selman, 15 Aralık 2015’te, “İslam İttifakı Ordusu (Teröre Karşı İslam İttifakı)”nun kurulduğunu açıkladı. Prens açıklamasında, “İslam ülkeleri terörle mücadele etmek için ferdî olarak savaşıyor. Bu gücü birleştirerek tüm terör örgütleriyle etkili mücadele etmek için 34 ülkenin onayı ile İslam İttifakı Ordusu kuruldu.” açıklaması yaptı.

2016 Şubat ayında, 26 İslam ülkesinden 200 bin asker, 100 uçak ve yüzlerce kara aracının katıldığı Ra’du’ş Şimal adı verilen İslam Ordusu tatbikatı yapıldı. Üç hafta süren tatbikat Suudi Arabistan’ın kuzeyindeki Hafr el-Batın’da gerçekleştirildi. Bu tatbikat, o zamana kadar Ortadoğu’da yapılmış en büyük askeri tatbikattı. ABD başta olmak üzere ABD hegemonyasına dayalı düzeni benimseyen bütün kesimler, organizasyonun gizliliği ve katılımın yüksekliği karşısında şaşkınlığa uğratmıştı. Daha sonra üye sayısı 41’e çıkacak olan İslam İttifakı Ordusu’nu oluşturan ilk 34 ülke şöyleydi: Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Pakistan, Katar, Ürdün, BAE, Kuveyt, Bahreyn, Senegal, Çad, Togo, Tunus, Bangladeş, Benin, Cibuti, Sudan, Somali, Sierra Leone, Gabon, Gine, Filistin, Komor Adaları, Fildişi Sahili, Lübnan, Libya, Maldivler, Mali, Malezya, Fas, Moritanya, Nijer, Nijerya ve Yemen.

ABD, kendi küresel hakimiyetini tehdit eden bu oluşumun faturasını kesmeye yöneldi. Her ne kadar Suudi Arabistan lider olarak görünüyorsa da geri plandaki aktör Türkiye’yi cezalandırmak ve statükoyu devam ettirmek için FETÖ ve NATO’cu subaylar eliyle 15 Temmuz 2016’da kanlı bir askeri darbe girişiminde bulundu. Ancak başarılı olamadı ve işbirlikçileri tasfiye edilip cezalandırıldı. Bununla da kalmayan Türk Devleti, 24 Ağustos 2016’da ‘Fırat Kalkanı’ Harekâtı ile Türkiye’yi YPG eliyle güneyden kuşatmaya çalışan ABD/CENTCOM’a karşı hamle yaptı.[1] Bölgede CENTCOM’un asli görevi Yeni Türkiye’nin önünü kesme ve hedeflerinden caydırmaya dönüşmüştü.

Katar Ambargosu ve KİK’te Ayrışma

ABD’nin cezalandırmak üzere hedefe koyduğu bir diğer ülke, Türkiye’ye askeri üs tahsis eden Körfez ülkesi KİK üyesi Katar oldu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın 20 Nisan 2017 tarihli Riyad ziyareti sırasındaki talebi doğrultusunda KİK üyesi Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ile Körfez dışından Mısır’ın katılımı ile 5 Haziran 2017’de Katar havadan, karadan ve denizden ablukaya alındı. KİK üyesi Umman ve Kuveyt ablukaya katılmayı reddetti. Ablukacı ülkeler Katar ile siyasi, diplomatik ve ticari bütün ilişkilerini kestiler. Katar, İslami hareketler ve teröre (Müslüman Kardeşler, el-Nusra, İŞİD) destek vermekle ve diğer KİK üyesi ülkelerin aksine İran ile ilişkilerini iyi komşuluk seviyesinde devam ettirmekle suçlanıyordu.

Katar Ambargosu, Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinin iki eksene bölünmesiyle sonuçlandı. Bir yanda Mısır ile birlikte ABD ve İsrail’in desteklediği Suudi Arabistan-Bahreyn-BAE ittifakı, diğer tarafta Türkiye’nin desteklediği Katar-Kuveyt-Umman ittifakı ortaya çıktı.

2017 yılında ABD ve AB birlikte, Yunanistan üzerinden Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Balkanlar’da Türkiye’yi çevreleme ve sınırlarına hapsetme stratejisi uygulamaya geçti. Türkiye’nin Libya iç savaşında soncu belirleyen müdahalesi ve Mavi Vatan stratejisinden rahatsızlık duyan BAE, Suudi Arabistan, Mısır, Yunanistan, GKRY ve İsrail’in de dahil edildiği Doğu Akdeniz’de askeri, siyasi, ekonomik yeni bir ittifak kurulmaya çalışıldı. Adı geçen Arap ülkeleri Türkiye’nin desteklediği Katar’a abluka uygulayan ülkelerdi.

Kaşıkçı Cinayeti ve Suudi Arabistan’ın Cezalandırılması

Obama yerine ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın 20 Nisan 2017 tarihli Riyad ziyareti sırasında ABD ile Suudi Arabistan arasında110 milyar dolarlık silah satışına ilişkin niyet mektubu imzalanmıştı. ABD’nin Körfez’de inşa etmeyi planladığı savunma entegrasyonu projesinde, entegrasyonun başarısı için silahların ABD menşeli olması önem taşıyordu.

21 Haziran 2017’de Kraliyet Divanı kararı ile Muhammed bin Salman’ın veliaht ilan edilmesinden sonra Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinde kopuş yaşanmaya başlandı. Kral Selman bin Abdülaziz’in 5 Ekim 2017’de Moskova’yı ziyaretinde Rusya ile Suudi Arabistan arasında S-400 hava savunma sistemi ve başka ağır silahların satışı konusunda anlaşmalar yapıldı. Yemen’de İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik etkili füze ve dron saldırılarını önlemek için Riyad’ın talep ettiği savunma sistemleri ABD tarafından verilmemişti.

Silah anlaşması yapılmasının hemen ertesi günü, 6 Ekim’de ABD alelacele Suudi Arabistan’a 15 milyar dolar değerinde THAAD sistemi satışına onay verdi. THAAD füze savunma sistemi satışının yürürlüğe girmesi için Kral Salman’ın niyet mektubunu 30 Eylül 2018 tarihine kadar sözleşmeye dönüştürüp imzalaması gerekiyordu. Ne var ki Kral bu tarihe kadar sözleşmeyi imzalamadı. Üstelik, Veliaht Prens’in Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı’na gönderdiği 15 Mayıs 2018 tarihli mektupla Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi de dahil olmak üzere alternatif askeri ekipmanları satın almaya ve bu konuda eğitim görmeye odaklanmalarını istediği ortaya çıktı.

Körfezde, Katar’ın yanı sıra Suudi Arabistan’ın da ABD’nin Ortadoğu’daki savunma-güvenlik sistemi dışına çıkma eğilimi gösterdiği anlaşılıyordu. Suudi Krallığı’nın 110 milyar dolarlık silah satışından cayma niyetinin ortaya çıkması, Arap NATO’su oluşturma girişimlerine direnmesi, ABD’nin önlemeye çalıştığı Çin İpek Yolu ve Kuşağı Projesi’ne Suudi Arabistan’ın 16 milyar dolarlık yatırım anlaşması yaparak katkı sağlaması ABD-Suud ilişkilerini iyice gerdi.

2 Ekim 2018’de, Muhammed bin Salman’ın talimatı ile işlenmiş kurgusu verilen Cemal Kaşıkçı cinayeti, Suudi Arabistan’ı yola getirmek için ABD’nin eline büyük bir koz verdi ve Türkiye ile ilişkilerin de bir süre kopmasına sebep oldu. Cemal Kaşıkçı cinayetinin ertesi günü, 3 Ekim’de bir mitingde konuşan ABD başkanı Donald Trump, “Kral Salman’ı severim, ama ona dedim ki; Bak Kral, biz seni koruyoruz. Biz olmazsak iki haftaya burada olmayabilirsin. Kendi ordunun bedelini ödemelisin, ödemeye mecbursun” sözleriyle Suud Kralını tehdit etmesi, ABD’nin yeniden tesis etmeye çalıştığı Körfez güvenlik mimarisini kiçin her şeyi göze alacağını gösteriyordu. Veliaht aleyhine yürütülen korkunç dezenformasyon kampanyası sonuç verdi ve Muhammed bin Salman dünyanın nefret objesi haline getirildi. Suudi Arabistan ABD taleplerine karşı koyamaz duruma düştü.

ABD-KİK Askeri Entegrasyon Çalışmaları

Kasım 2018’de, ABD-KİK Ortak askeri iş birliği anlaşmalarında öngörülen “kolektif entegre savunma doktrini” ışığında, tüm güçleri koordine etmek üzere “Birleşik Askeri Komutanlık” kuruldu. Oluşturulan Çalışma Grupları savunma entegrasyonu için yoğunlaştılar.

ABD için bölgede inşa etmeye çalıştığı savunma entegrasyonuna İsrail’in dahil edilmesi büyük önem taşıyordu. Bu bir yandan KİK üyesi Arap devletlerinin İsrail’i tanıması diğer taraftan İsrail’in güvenliğinin sağlanması bakımından önemliydi. 2020 Eylül ayında İsrail ile BAE ve Bahreyn arasında Abraham Anlaşmalarını imzalattı. Körfez-İsrail savunma işbirliğini ilerletmek için 2021 Ocak ayında İsrail EUCOM yetki alanından çıkarılıp CENTCOM sorumluluk alanına taşındı. Nisan 2021’de Mısır CMF’ye katılarak 34. üye oldu. İsrail, BAE ve Bahreyn 2021 Kasım ayında Kızıldeniz’de ortak tatbikat yaptılar.

3 Kasım 2020’de ABD başkanlığına Joe Biden’ın seçilmesinden sonra, Trump baskısı ile Suud önderliğinde başlatılan Katar ambargosu 5 Ocak 2021’de Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın 41. KİK Zirvesi’ne Katar emirini davet etmesiyle sona erdi. KİK üyeleri arasında “Dayanışma ve İstikrar Anlaşması” imzalandı.

BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in 24 Kasım 2021’de Türkiye ziyareti ile bölgede yeni bir süreç başladı. 2022 yılına gelindiğinde öngörülmeyen şekilde BAE, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır’ın Türkiye ilişkileri birden yön değiştirdi ve dostluğa dönüştü. ABD’nin Yunanistan üzerinden kurguladığı Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi hapsetme planı boşa düştü. Bu yaşananlar bölgede ABD’nin oyun kuruculuğuna vurulan darbelerdi. Körfez ülkeleri artık ABD’yi takmamaya, çok taraflı özerk politikalar uygulamaya yöneldiler. [1]

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 7 Aralık 2021’de başlayan 3 günlük Suudi Arabistan resmi ziyareti ve ziyaret sırasında Suudi Arabistan’la imzaladığı “kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması”, katıldığı Çin-Arap Ülkeleri Zirvesi ve Çin-Körfez İşbirliği Örgütü Zirvesi ABD’ye alarm zilleri çaldırdı.

ABD Başkanı Joe Biden, Xi Jinping’in ziyaretine misilleme olarak kendi isteği ile 16 Temmuz 2022’de düzenlenen “Cidde Güvenlik ve Kalkınma Zirvesi”ne katıldı. 9 Arap ülkesinin liderlerinin katılımıyla düzenlenen zirvede yaptığı konuşmada ABD’nin Orta Doğu bölgesinde aktif bir ortak olmaya devam edeceğini belirterek, “Asla çekip gitmeyeceğiz ve bölgede Çin, Rusya veya İran tarafından doldurulacak bir boşluk bırakmayacağız.” dedi. Zirvenin ardından Cidde Bildirisi yayınlandı.

Biden’ın Cidde’ye ziyareti, Muhammed bin Salman’ın ayağına gitmesi ve meşruiyetini tanıması olarak değerlendirildi. Cidde Zirvesi’nin sonunda Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan’ın İsrail ile herhangi bir askerî veya teknik iş birliğinin görüşülmediğini, Arap NATO’su gibi bir önermenin olamayacağını ve İran meselesinde tercih edilen yolun diplomatik çözüm olduğunu, Suudi Arabistan’ın OPEC+ kararlarına bağlı olduğunu vurgulaması zirvenin ABD bakımından başarılı geçmediğini gösteriyordu.

Ziyaret sonunda Suudi Arabistan’ın günlük üretimini 1 milyon varil artıracağı beklenirken OPEC+ ittifakının 2022 Ekim ayı başında petrol üretimini günde 2 milyon varil azaltma kararı aldığını açıklaması ABD başkanı Biden’ı hayal kırıklığına uğrattı. Bu, ABD için yenilen büyük bir goldü. Ukrayna-Rus savaşında da Arap ülkeleri, ABD beklentilerine aykırı olarak Rusya’ya boykota katılmamış, tarafsız bir duruş sergilemişlerdi.

Bununla birlikte, 31 Ocak-17 Şubat 2023 tarihlerinde ABD önderliğinde 60 ülke ve uluslararası örgütün katılımıyla Kızıldeniz’de 18 günlük deniz tatbikat yapıldı. İsrail, BAE, Bahreyn, Suud, Umman bu tatbikata dahil olurken İsrail ile resmi ilişkileri olmayan Kuveyt ile Katar katılmadılar.

Müşterek tatbikattan hemen sonra Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasının hız kazanması ABD ve İsrail’i bir kez daha şaşırttı.

10 Mart’tan itibaren Çin’in arabuluculuğunda yapılan görüşmelerde Suudi Arabistan ile İran’ın diplomatik münasebetleri başlatmaları, 29 Mart’ta Suudi Arabistan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) diyalog ortağı olma kararının Kral Selman tarafından onaylanması, BAE’nin Mart ayında Birleşik Deniz Kuvvetleri’ne (CMF)’den katılımını geri çekmesi, Suudi Arabistan’ın Mayıs ayında Suriye ile diplomatik temas başlatarak Beşar Esed’i 19 Mayıs’ta Cidde’de düzenlenen Arap Birliği zirvesine davet etmesi ABD’nin kurmaya çalıştığı yeni güvenlik konseptini boşa çıkarıyordu.

Sonuç

ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri ile kendi kontrolünde bir savunma entegrasyonu kurup bölgede etkisini devam ettirerek güç azaltma ve Asya-Pasifik’te asıl rakibi Çin’i çevreleme projesinin hayal kırıklıklarına uğraması Çin’in dış politika başarısı ile açıklanamaz.

Elbette ki İran-KİK üyeleri arasında normalleşmenin sağlanmasında Çin’in arabuluculuk rolü önemlidir. Ancak, 1980’den bugüne ABD’nin bölgede uyguladığı güven vermeyen politikalar rakip bölge ülkelerini ilişkilerini normalleştirmeye, çok taraflı siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler, ittifaklar arayışına yöneltmiştir.

Bir sonraki yazımızda, 21 Şubat 2023’te yayımlanan “Çin’in Küresel Güvenlik İnisiyatifi Konsept Belgesi” nin küresel anlamda sınanması bağlamında Körfez’de diyaloğun sağlanmasındaki rolünü değerlendireceğiz.

Dipnotlar

[1] Sinan Tavukcu, “ABD Gafil Avlandı: Körfez’de Yeni Ortak Deniz Gücü Oluşumu”
https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/abd-gafil-avlandi-korfezde-yeni-ortak-deniz-gucu-olusumu-kose-yazisi-33379

[2] Bkz. Sinan Tavukcu, “Arap Ordusu / Arap NATO’su / İslam Ordusu”
https://sinantavukcu.com/2018/08/03/sd-analiz-arap-ordusu-arap-natosu-islam-ordusu/

[3] Bkz. Sinan Tavukcu, ”Yunanistan’ın Boşa Çıkan Doğu Akdeniz Stratejisi: Türkiye Hamleleri”
https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/yunanistanin-bosa-cikan-dogu-akdeniz-stratejisi-turkiye-hamleleri-kose-yazisi-26739

*Bu yazı, 11 Temmuz 2023 tarihinde SDE web sitesinde yayınlanmıştır.

https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/korfezde-cin-arabuluculugu-ve-cinin-kuresel-guvenlik-inisiyatifi-konsept-belgesinin-onemi-kose-yazisi-34563

Kategoriler: Yazılar