Okuma Süresi: 5 dakika

Geçen yıl sayın cumhurbaşkanı tarafından 15 Temmuz 2016’daki hain silahlı girişim “işgal teşebbüsü” olarak ifade edilmişti. Böylece, bu hadisenin bir “darbe” değil “işgal” amaçlı olduğu resmen tescillenmiş oldu.

Bu ayrım şu bakımdan önemli; darbe olarak adlandırıldığında eylem iç dinamiklerin marifeti olarak algılanmakta ve boyutu zihinlerde küçülmektedir. Halbuki işgal olarak nitelendirildiğinde, askeri-siyasi yönüyle bambaşka bir boyutta anlaşılmaktadır.

Bu yazımızda; örgüt liderinin ABD’ye olan bağlılığı, ABD’nin küresel gücünün korunması gerektiğine olan imanı, örgütün küresel anlamda faaliyetleriyle bu güce verdiği hizmet dikkate alındığında bu askeri kalkışmanın ABD hegemonyasının ülkemizde devamını sağlamak için bir “işgal” girişimi olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.

FETÖ, soğuk savaş döneminde, 1960’lı yıllardan itibaren komünizmle mücadele stratejisi çerçevesinde bir ABD/NATO yapılandırması olarak Fetullah Gülen tarafından bir dini cemaat olarak kuruldu. Görünüşe göre Nur Cemaatinin fraksiyonlarından birisiydi.

İzmir Kestanepazarı’nda Kur’an Kursu olarak başlayan hareket, kısa sürede Türkiye çapında örgütlendi, bütün iktidar dönemlerinde sürekli büyüdü, korunup kollandı, devlet kurumlarında palazlandırıldı. 1970’ten itibaren yaşanan iktidar değişiklilerinde, maruz kalınan askeri ve siyasi darbelerde bütün örgütler, cemaatler az çok yara alırken bu yapı büyüyerek yoluna devam etti. Sol iktidarlar dahi bu dini cemaati (!) karşılarına almak istemediler.

Dini bir cemaat olarak kendini takdim eden örgüt, açtığı yurtlar, dershaneler, öğrencilere sağladığı imkanlar dolayısıyla bütün bir Anadolu halkının çocukları okusun diye teveccüh ettiği bir yer haline geldi. Sonrasında, bu çocuklar devlet kadrolarında en iyi yerlerde istihdam edilmeye başlandı. Bağlılığı ile örgütün takdirini kazananlar bulundukları kurumlarda hızla en yüksek mevkilere yükseltildi. Artık örgüt, devlet kurumlarında yükselmek isteyenlerin de adresi olmaya başlamıştı. Müntesiplerine güç ve imkan sağlayan bu mekanizma, örgüt içinde katı bir hiyerarşiyi, müntesipler arasında güçlü bir dayanışmayı ve lidere olan adanmışlık duygusunu da besledi.

1999 yılının Mart ayında örgüt lideri Fetullah Gülen, sağlık sorunları bahanesiyle, ABD’nin Pensilvanya eyaletine gitti ve bir daha dönmemek üzere bu ülkeye yerleşti.

FETÖ, 2000’li yıllardan itibaren sermayeye de hükmetmeye başladı. TÜSİAD üyeleri dahil iş dünyası bu yeni güç odağının şemsiyesi altına girmeye, daha fazla büyümek için imkanlarını örgüt liderliğine seferber etmeye koştu. Güç birikimi kendisini medyada da gösterdi. Pek çok yazılı ve görsel medya grupları örgüte teslim oldu, artık gündemi de tayin eder hale gelmişlerdi. Güç ve iktidara sahip olma duygusunun Anadolu’dan gelen mütevazi çocukları küstah, buyurgan birer kibir abidesi haline getirmeye başladığı görülüyordu.

FETÖ örgütü lideri ABD’ye olan bağlılığını pek çok röportaj ve videolarında açıkça ifade etmekten çekinmedi. Nevval Sevindi ile 1997’de yapmış olduğu röportajında, dünya dengesini korumaya muktedir tek gücün Amerika olduğunu söyleyerek Amerika tercihinin kendisi için sadece bir siyasi tercih değil, aynı zamanda bir kültürel aidiyet meselesi olduğunu söyledi. F.Gülen röportajda bu mensuiyetini “Amerika’ya alaka duymamızın sebebi, çoğumuz Amerikan kültürüyle, Avrupa kültürüyle yetiştik. Aklın yolu birdir bence” cümleleriyle açıklıyordu.

FETÖ 1992’den itibaren önce Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar, Ortadoğu, Afrika ve Asya daha sonra Amerika, Avrupa ve Avustralya kıtalarında olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde okullar, dil kursları açtı. Bu kurumlar, ABD küresel üstünlüğünü empoze eden, ABD’ye diğer ülkelerden vasıflı insan kaynağı seçip aktaran, İngiliz dilini öğretip yaygınlaştıran bir eğitim örgütü olarak hizmet etti. MİT‘in 15 Temmuz’dan sonra TBMM’de kurulan araştırma komisyonuna gönderdiği FETÖ raporunda, FETÖ’nün 100 küsur ülkede doğrudan diploma veren 767 eğitim kurumu olduğu tespit edilmişti.

Bu okullarının mezunlarının bir kısmı, ülkelerinde ABD politikalarının hizmetkarı yöneticiler oldular. FETÖ, göstermelik Türk Olimpiyatları ile yurtdışındaki bu rolünü gizlemeye hatta Türk halkı nezdinde sempatik hale getirmeye çalıştı. Örgüt lideri ABD’ye olan bu hizmetini açıkça ifade etmekten çekinmiyordu.

“…şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden destek almak değil, dostça geçinmeden, Amerikalılar istemezlerse, kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika, hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır.”

Örgüt lideri Gülen’e göre hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan Amerika’dır. Dünyanın dengesini muhafaza etmek için ABD’nin ve kurduğu statükonun ayakta tutulması şarttır. Bu inancını ve ABD statükosuna hizmet etmenin gerekliliğini röportajında şu sözlerle açıklıyordu.

“Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Rusya destekleyebilir bir işi, fakat Amerika ile iyi geçinmezseniz, işinizi bozarlar. Çünkü Amerika kendi işlerinin ahenk içinde gitmesini ister, Amerika düzeninin bozulmamasını ister. Amerika’daki ahengin devam ve temadisini ister. Ve ben bunu çok yadırgamam.”

“Amerika çökse de, dünyada yine dengeler olacak. Ama şimdi, dünyanın dengesinde önemli bir unsur olarak ve demokratik felsefesiyle oturmuş bir ülke sarsılırsa, dünyada çok ciddi kargaşa yaşanır (…) Fakat insan olarak bizi çok alakadar eden dünyadaki dengeyi düşünüyorsak, o zaman Amerika’nın bu dengedeki yerine dikkat etmek zorundayız. Dümende onlar var. Diyelim ki, Çinliler bize destek olabilirler. Fakat dünya dengesini temin edecek bir yapıya, bir özelliğe sahip değillerse, dünya dengesi çatışmasında Amerika’nın önemli bir unsur olduğunu göz ardı edemeyiz.”

“Amerika bize düşmanlık yapabilir. Fakat birlikte yaşadığımız bir dünyanın genel ahengi düşünüldüğünde, bazen düşmanımızla bile iyi geçinmek mecburiyetinde oluruz. Bu hususta da, ehven-i şer, eşedd-i şer meselesi söz konusudur.”

Hasılı, kendisini “hizmet hareketi” olarak tanınan örgütün hizmeti İslam’a yada Türk milletine değil Amerikan menfaatlerine hizmet olarak devam etti.

ABD’nin gücüne ve onun küresel liderlik rolünün devam etmesi gerektiğine iman eden örgüt liderinin, 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin Meclis’te reddi ile Amerikan politikalarına kayıtsız şartsız hizmet etmeyeceğini ortaya koyan Yeni Türkiye’den rahatsız olması ve buna karşı ABD/NATO yanında savaşmayı seçmesi sürpriz olmazdı. Hele de 2007 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın 80. kuruluş yılında, müsteşar Emre Taner tarafından açıklanan ve Yeni Türkiye’nin hedeflerini ilan eden bildiri Gülen’i çileden çıkarmış olmalıydı.

Wikileaks belgelerine göre, ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey 20 Ocak 2010 tarihli “hizmete özel” kayıtlı yazısında Türkiye değerlendirmesi yaparken “Er ya da geç, bu siyasi liderlerden oluşan oyuncu kadrosuyla uğraşmak zorunda olmayacağımız günler de gelecek.” diyordu. Bu temenni için güvendiği güç ABD’ye hizmet hareketi FETÖ olmalıydı…

ABD’ye değil kendi ülke menfaatlerine hizmet eden kadroların inisiyatifi ele geçirmesi karşısında örgüt, yargı ve emniyetteki bağlıları eliyle hükümeti yıkma ve milli kadroları tasfiye operasyonlarına başladı. 7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın tutuklanma niyetiyle savcılığa çağrılması, 27 Mayıs 2013 tarihinde başlayan Gezi Olaylarında FETÖ’nün organizatörlüğü, AK Parti hükümetine karşı FETÖ savcıları tarafından başlatılan 17-25 Aralık 2013 operasyonu, yine FETÖ savcılarınca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası mahkemede yargılanmasını sağlamak üzere 1 ve 19 Ocak 2014’te MİT’e ait tırların İŞİD’e silah götürdüğü iddiasıyla durdurulması ve uluslararası medyaya servis edilmesi kumpası bunlar arasındaydı.

26 Şubat 2014 tarihinde yayınlanan MGK kararlarından itibaren örgüt ‘halkın huzurunu ve ulusal güvenliği tehdit eden yapılanma’, ‘devlet içindeki illegal yapılanma’, ‘paralel yapılanma’, ‘paralel devlet yapılanması’ ve ‘terör örgütleriyle işbirliği içinde hareket eden paralel devlet’ olarak tanımlanmaya başladı.

15 Temmuz 2016 gününe gelindiğinde FETÖ, TSK içindeki NATO’cu unsurlarla birlikte kanlı bir darbe yapma ve ülkeyi ABD/NATO’ya işgal ettirme projesini hayata geçirdi. Amaçları, Türkiye’de ABD hegemonyasını tekrar tesis etmek, milli unsurları tasfiye ederek cezalandırmaktı.

Ankara’da; MİT, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığı, Meclis uçak ve helikopterlerin saldırısına maruz kaldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve bazı komutanlar darbeciler tarafından esir alındı. Darbeciler TRT’yi ele geçirerek darbe bildirisi okudular, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin yakınlarına bomba attılar.

İşgal girişimi sadece Ankara değil, İstanbul’da da yaşanıyordu. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri geçişe kapatıldı, İstanbul’un birçok noktasında bombalamalar, kanlı çatışmalar yaşandı.

Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir TAK timi tarafından ele geçirilmeye çalışıldı. Erdoğan halkı direnişe davet etti ve Marmaris’ten İstanbul’a geçti.

Ertesi gün işgal teşebbüsü tamamen bastırılmıştı. Ne var ki, bu saldırılarda 251 kahraman vatan evladı hunharca şehit edilmişti. Türkiye büyük bir badireyi atlatmış, Türkiye’yi ABD/NATO eksenine teslim etmek isteyen hain teşebbüs boşa çıkarılmıştı.

16 Temmuz’dan itibaren devlet içinde FETÖcü temizliğine başlandı. Kamu da çalışanların yanı sıra sivil FETÖcüler de tespit edilerek yargıya sevke dildi.

Bu sırada örgütün elebaşlarının büyük kısmı yurtdışına kaçmayı başardı. Başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere yurt dışında himaye gördüler. NATO, bünyesinde görevli FETÖcü subayların Türkiye’ye döndürülmesini engelledi.

Kaçamayan örgüt bağlıları kripto hayat sürdürmeyi tercih ettiler. Bir kısmı hem iktidar partisi kadrolarında hem de muhalefet patileri içinde kalmayı yada başka siyasi, dini, sol ve liberal yapılar içinde gizlenmeyi başardılar. Nitekim, 2023 seçimlerinde muhalefeti etkili şekilde biçimlendirdikleri görüldü. Kendi aralarında bir gün dönecekleri, gücü ele geçirecekleri ve hesap soracakları umudunu hep diri tutmaya gayret ettiler.

Yargıda, emniyet içinde gizlenen kadroları FETÖ ile mücadeleyi sekteye uğratma, başarısız kılma planını uyguladılar. Hiyerarşik bağı bulunan kadrolarını koruma altına alırken geçmişte örgütle ilişkisi sempatizan düzeyinde olanlarda mağduriyet hissini besleyecek ağır baskılar yapılmasını, hukuksuz muamelelerde bulunulmasını sağladılar. Böylece, bu insanlar ve yakınları nezdinde ülkede adalet bulunmadığı inancını yaygınlaştırmaya yoğunlaştılar. 15 Temmuz’un masum bir cemaati tasfiye için yapılmış bir kurgu olduğu fikrini propagandalaştırdılar. Bunda da başarısız olmadıkları görülüyor.

Gelinen noktada, FETÖ ile mücadelede yürünecek hala çok yol, yapılacak çok iş var. Örgütün yeniden masaya yatırılması, uluslararası bağlantılarının kesilmesi, savaşan unsurlarının hukuki ve psikolojik olarak çökertilmesi, mağduriyete uğrayan kesimlerin hızla mağduriyetlerinin giderilmesi, devlete ve adalete olan güvenlerinin tesis edilmesi gerekmektedir.

Bu acı günün sene-i devriyesi münasebetiyle, 15 Temmuz şehitlerine Allah’tan rahmet, gazilerine şifa dilerken devletine ve milletine karşı savaştırılan bu vekil gücün mensuplarının da doğru yolu bulmalarını Rabbimizden niyaz ederim.

* Bu yazı, 15 Temmuz 2023 tarihinde SDE web sitesinde yayınlanmıştır.

https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/15-temmuz-isgal-tesebbusunun-sene-i-devriyesi-munasebetiyle-kose-yazisi-33497

Kategoriler: Yazılar