Okuma Süresi: 20 dakika

Papa Franciscus, Bahreyn Krallığı’na yaptığı gezi sırasında, 4 Kasım 2022 günü aşağıdaki sözlerle Hristiyan birliğinin yeniden sağlanması çağrısında bulunmuştu.

“Ne yazık ki, bölünmelerimizle Rab’in kutsal bedenini yaraladık; Yine de tüm üyeleri bir araya getiren Kutsal Rûh, bedene göre bölünmelerimizden daha büyüktür.”

“Sonuç olarak, bizi birleştiren şeyin bizi bölen şeyden çok daha fazla olduğunu ve Rûh’a göre ne kadar çok yolculuk yaparsak, o kadar çok arzuya yönlendirileceğimizi ve Tanrı’nın yardımıyla aramızda tam birliği yeniden kuracağımızı söylemek doğrudur.”[1]

Vatikan’ın son yıllarda hız verdiği “Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki birliğin yeniden sağlanması” faaliyetleri Papa Franciscus’un çabalarıyla daha da yoğunlaştı.

Bilindiği üzere Kilise, tarihi süreç içerisinde önce 1054’te Katolik (Batı) ve Ortodoks (Doðu) olmak üzere ikiye bölündü, 16’ıncı yüzyıl Reform hareketleri sırasında bu defa Batı (Katolik) Kilisesi kendi içinde büyük bölünmeler yaşadı.

Kiliseler arası birleşmenin mümkün olup olmadığı hususunda bir kanaate varmak için aynı zamanda tarihi seyir içinde kiliselerin neden ve nasıl bölündüklerinin de bilinmesi gereklidir. Bu bakımdan, 1964’de toplanan II’inci Vatikan Konsili’nden sonra hızlanan birleşme çalışmalarını değerlendirirken kısa da olsa Hristiyan kiliseleri tarihini hatırlamakta fayda var.

Hristiyanlığın Roma resmi dini haline gelmesi

300 yıl Hristiyanlara zulüm ve işkence yapan pagan Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanları yok etme mücadelesini başaramaması ve bu sırada Barbar istilaları karşısında güçsüz düşmesi sebebiyle İmparator Konstantin tarafından 313 yılında yayınlanan Milano Fermanı’yla Hristiyanlara imparatorluk dahilinde inanç özgürlüğü ve ibadet serbestisi tanıdı.

Ne var ki, bu 300 yıllık süreç içerisinde kiliseler arasındaki birlik kopmuş, temel imânî (credo) konularda farklı yorumlar ortaya çıkmıştı. Hristiyanlar arasında en büyük tartışma, Hz. Îsâ’nın tabiatı hakkındaydı. Hristiyanlar arasında iman birliğinin sağlanması en acil konu olarak duruyordu. Hristiyan birliğini sağlamayı hedefleyen ekümenik konsillerin ilki 325 yılında İmparator Konstantin’in davetiyle İznik’te toplandı.

Yazımız boyunca sıklıkla kararlarına atıf yapacağımız konsiller, Katolik Hıristiyanlıkta inanç, ahlâk ve disiplin konularındaki problemleri karara bağlamak üzere toplanan piskoposlar kuruludur. Papanın davetiyle toplanması esas olan konsilin kararlarında yanılmaz olduğu kabul edilir ve kararları bütün Hristiyanları bağlar. Piskoposların oluşturduğu ekümenik (evrensel) konsillerin dışında, eyalet konsilleri, yerel konsiller de vardır. Doğu kiliselerinde konsil yerine “sinod” kullanılmakta ve bu kelime patriklerin danışma kurulunu ifade etmektedir.

İlk yedi konsil hem Katolik hem Ortodokslar tarafından ekümenik (evrensel) kabul edilmiştir.

-İznik Konsili (325)
-Birinci İstanbul Konsili (381)
-Birinci Efes Konsili (431)
-Kadıköy Konsil (451)
-İkinci İstanbul Konsili (553)
-Üçüncü İstanbul Konsili (680)
-İkinci İznik Konsili (787)

İznik Konsili

Bu konsillerin kararlarının Hristiyanlık inanç, gelenek ve tarihi üzerinde önemli etkileri oldu.

İlk 7 konsil dışında, daha sonra gerçekleştirilen onlarca konsilden Clermont Konsili (1095), 2.Lyon Konsili (1247), Floransa Konsili (1448), V. Latran Konsili (1512-1517), Trente Konsili (1545-1563), 1.Vatikan Konsili (1869-1870), 2.Vatikan Konsili (1962-1965) gibi konsillerin kararları da kilise tarihi ve Hristiyanlık içinde ciddi sonuçlar doğurmuştur.

Ne var ki, Hristiyanlar arası birliği sağlamak için toplanan pek çok konsil beklenen birleşmeyi sağlamak yerine her defasında yeni kopuşlara sebebiyet vermiştir.

330’da Roma İmparatorluğunun başşehrini Roma’dan İstanbul (Konstantinopolis)’a taşımasıyla, Hristiyan dünya içinde Roma-İstanbul rekabetine dayanan keskin ayrışmanın ipuçları belirmeye başladı. İmparatorluğun merkezinin Roma’dan uzaklaşması burada yerleşik kilise babalarını etki ve güçlerini yitirecekleri endişesine düşürdü.

380 tarihine gelindiğinde, Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldi ve imparatorluk içinde hızla yayılmaya başladı.

İmparator I. Theodosios, Kiliseyi yanına alarak ve teolojik konularda söz sahibi olmayı da tekelinde tutarak kiliseyi devletin ideolojik destekçisi konumuna getirmeyi planlamıştı. Theodosios’un topladığı ve hiçbir Romalı temsilcinin çağrılmadığı 381 tarihli Birinci İstanbul Konsili’nde Roma’dan sonra ikinci yetkili merciin İstanbul olduğu ilân edildi. Bu karar Romalı yetkililerce şiddetle eleştirildi, Roma’daki kilise babaları korkularında haklı çıkmıştı.

Roma’nın İkiye Bölünmesi

Kavimler göçünün yarattığı kaos sebebiyle güçten düşen Roma İmparatorluğu, İmparator Theodosios’un ölümünden sonra 395’te iki oğlu Arkadios ve Honorios arasında Doğu ve Batı Roma olmak üzere ikiye taksim oldu. Batı Roma Devleti’nin başkenti önce Milano, sonra Ravenna, Doğu Roma Devleti’nin başkenti ise Konstantinopolis (İstanbul) oldu.

395’te Batı ve Doğu Roma İmparatorlukları (Yeşil Batı Roma)

Batı Roma’nın Yıkılması

Germen kökenli barbar kavimler (Gotlar, Vandallar, Lombardlar, Jütler ve Saksonlar) ile Hunların göçe zorladığı Vizigotların saldırısına maruz kalan Batı Roma İmparatorluğu direnemeyerek 476’da yıkıldı. Otoritenin yok olmasıyla Avrupa’nın her yerinde feodal devletler türedi.

KİLİSELERİN AYRIŞMA SEBEPLERİ

Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte kendisi devlet olmaya yürüyen Batı (Katolik) kilisesi ile Doğu Roma imparatorluğuna bağlı bir devlet aygıtı halinde biçimlenen Doğu (Ortodoks) kilisesi arasında ciddi îtikâdi, yönetim, ibadet dili ve siyaset tercihleri bakımından ayrılıklar zuhur etmeye başladı.

Daha sonra ortaya çıkan ve bilâhere patrikliğe dönüşen Ortodoks Rus kilisesi ile Katoliklikten ayrılan Protestan reform kiliseleri, Hristiyanlar arasında nefret ve düşmanlığa varacak parçalanmalara yol açtı.

1- ÎTİKÂDİ KONULARDA AYRILIKLAR

Hristiyanlar arasında en büyük îtikâdi tartışma ve ayrışmalar Baba Tanrı, Oğul Mesih, Kutsal Rûh, Bakire Meryem, Kilise ve İncil’e iman konularında yaşandı.

Tarihi süreç içinde îtikâdi farklılıkların sebep olduğu ayrılıklara göz atalım.

Ariusçuluğun tekfir edilmesi

375 yılında toplanan 1. İznik Konsili’nde önce, Hz. Îsâ’nın yaratıldığına, ezelî ve ebedî olmadığına, dolayısıyla Tanrı olamayacağına inanan Arius’un görüşleri heretik bulunarak reddedildi. Ariusçuluğun sapkın kabul edilmesi ile Hristiyan kilisesinde ilk ciddi bölünme yaşandı.

Ancak, 379’da İmparator Theodosius tahta geçene kadar İstanbul Patrikliğinde Ariusçular hâkim olmaya devam ettiler. 381’de toplanan Birinci İstanbul Konsili’nde Ariusçuluk yasaklandı. Buna rağmen, Germen kabilelerinin bazılarında 7. yüzyılın sonuna değin taraftar bulmaya devam etti.

Hristiyanlığın âmentüsünün oluşturulması

Aynı Konsilde, Roma Kilisesi’nin Îsâ’nın ilahi ve insani tabiatlarının birleştiği ve “Baba” ile “Oğul”un mahiyet bakımından aynı olduğu görüşü kabul edilerek Hz. Îsâ’nın ulûhiyyeti tasdik edildi.

Ama, Îsâ’nın tabiatı hakkındaki tartışmalar sona ermedi.

İmparator II. Theodosios’un davetiyle 431’de toplanan Birinci Efes Konsili’nde Papa I. Celestine İskenderiyeli Cyril tarafından temsil edildi. Kristolojik açıdan çok önemli olan iki karar alındı. Birinci kararda, Îsâ’da insanî ve ilâhî iki tabiatın ayrı olarak varlığı resmen kabul edildi. İkinci kararda “Meryem sadece insan olan Îsâ’yı doğurmuştur (kristotokos), tanrı doğurulamaz” diyen İstanbul Patriği Nestorius’un fikirleri reddedilerek Hz. Meryem’in Tanrı doğuran (theotokos) olduğu kabul edildi.

Ulûhiyet kazandırıldıktan sonra Hristiyanlar arasında bir Meryem kültü oluştu. II. Vatikan Konsili’nde de Tanrı annesi sıfatıyla; Hıristiyanların felaketlerle karşılaştıklarında ve ihtiyaç duyduklarında daima Meryem’e iltica edebilecekleri inancı tasdik edildi.

Diofizit olarak tanımlanan Nestorius’a göre Îsâ’nın insani kimliği ile tanrısal kimliği birbirinden ayrıdır. Tanrı Îsâ’da birleşmiş (hulûl etmiş) ancak çarmıha gerilirken tanrısal tabiat Îsâ’dan ayrılmış, sadece insan olan Îsâ acı çekmiş, çektiği acılar Tanrı olan Îsâ’ya dokunmamıştı.

Cyril’in savunduğu, Îsâ’daki ilahi ve insani tabiatın birliğini esas alan “Creed of Union” inancı konsilde kabul edildi, Nestorius afaroza uğradı.

İkinci büyük tasfiye hareketi

451’de İmparator Markianos’un davetiyle toplanan Kadıköy Konsili, IV.Ekümenik konsildi. Amacı, Hristiyanlar arasında devam eden teolojik ayrışmaları sonlandırmaktı. Haydutlar konsili olarak bilinen 449’da toplanan Efes Konsili kararlarını iptal etti.

Esas itibariyle Îsâ’nın tabiatının mahiyetinin tartışıldığı bu konsilde; Îsâ’nın tek tabiatlı (sadece tanrı) olduğuna inanan Monofizit/Nestûrî doktrini reddedildi. Rahip Nestorius, düşüncelerinden dolayı Roma kilisesi mensupları tarafından kâfir ilan edildi. Devlet ve kilisesinin baskısı altında kalan Nestûrîler, Sâsânî İmparatorluğu’nun sınırları içine çekildiler.

Oğul Îsâ’da insani ve Tanrısal tabiatların katışma ve değişme olmaksızın birleşerek tek tabiata dönüştüğünü kabul eden Kiptiler, Ermeniler ve Süryaniler de Roma Kilisesi’nden uzaklaştılar. Ermeni Kilisesi, siyasi olarak Bizanslılara muhalefetinden dolayı Kadıköy konsilindeki kararları reddetti ve kendisini “Gregoryen Ermeni Kilisesi” adıyla adlandırdı.

Teslisin kabulü

Kadıköy Konsili’nde, Rûh’un hem Baba hem de Oğul’dan geldiği, Baba ve Oğul ile aynı özden olduğu, Tanrı olmaları bakımından eşit oldukları kabul edilerek teslis inancı tamamlanmış oldu.

Rûh’ül Kudüs’e ilişkin alınan karar şöyleydi:

“Baba’dan çıkan hayat veren Rab Kutsal Rûh’a inanıyoruz. Baba ve Oğul ile birlikte O’na tapınılır ve yüceltilir.”

Katolikler ile Ortodokslar Arasında İnanç Ayrılıkları

Hristiyan amentüsüne eklenen “filioque” (ve Oğul ile birlikte) eki kararı Doğu piskoposları tarafından kesin olarak reddedildi. Ortodokslar İstanbul Konsili (381) metinlerinin ihlal edilemeyeceğini, ona bir şey ilave edilmeyeceğini savundular. Doğu Kilisesi psikoposları, Kutsal Rûh’un Oğul’dan çıktığına dair Kutsal Kitap’ta bir hüküm bulunmadığını söylüyor, Kutsal Rûh’un sadece Baba’dan geldiğine iman ediyorlardı. Onlara göre “filioque” eki, tam olarak Tanrı’nın doğasının değiştirilmesiydi. Kutsal Rûh’un Oğul’dan gelmesi Oğul’u Kutsal Rûh’tan daha üstün bir konuma getirirdi, buda Tesliste mevcut üçlü dengeyi bozmaktaydı.

Filioque konusunda Katolikler ve ile Ortodokslar arasındaki anlaşmazlık, kiliselerin bölünme sebeplerinden olduğu gibi daha sonraki dönemlerde birleşme görüşmelerinde de bu inancın kabulü Katolik kilisesinin dayattığı en önemli konuların başında geldi.

Kiliseler arasındaki kopuşun, ileride anlatacağımız siyasi sebepleri de olmakla birlikte, iman ve ibadet konularındaki temel ayrılık sebepleri şöyleydi:

-Roma kilisesinden farklı olarak Doğu kilisesi A’raf ve endüljansın bulunmadığına inanıyordu,
-Roma Kilisesinde Papanın yanılmazlığına inanılırken Doğu kilisesinde sadece Ekümenik Konsüllerin yanılmazlığına inanılmaktaydı,
-Ortodokslar vaftizi bütün bedeni suya daldırarak yaparken Katolikler beden su serpme suretiyle yapıyorlardı,
-Ortodokslar vaftizden hemen sonra çocukları kutsal yağ ile yağlarken Katolikler çocuklara 7 ila 10 arasında iken bu işlemi yapıyordu,
-Ortodokslar Rabbin Sofrasını ekmek ve şarapla yaparken Katolikler bunu yalnızca şaraba bulandırılmış kutsal ekmekle icra ediyorlardı,
-Ortodokslar bazı Hıristiyan kutlamalarını Katoliklerden ayrı tarihlerde kutluyorlardı,
-Katolik rahip ve rahibeler evlenemezken Ortodoks inancında evlilik serbestti,
-Ortodokslar kiliselerde Katolikler gibi heykel bulundurmuyorlardı,

Protestanlığın Ortaya Çıkışı

Papalık, Tanrının dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki kılıcı da papaya verdiğini, dünyevî kılıcı krallara papanın eliyle verdiği için papanın krallardan üstün olduğunu, papanın krallara taç giydirme yetkisi gibi azletme yetkisine de sahip bulunduğunu iddia ediyorlardı. Papalığın bu otoritesine karşı gelen kralların sıklıkla aforoz edildiği, kralları baş eğdirmek için savaşlar düzenlediği, Katolik kilisesinin din adına engizisyon ile insanlara zulmettiği, günahları bağışlamak için endülijans kağıtları sattıkları bir dönemde halk kiliseden iyice soğumuştu. Avrupa nüfusunun yarısını kıran veba, ağır vergiler, din savaşları, köylü isyanları altında ezilen Avrupa halkları içinde bulundukları şartlara tahammül edemez hale gelmişlerdi. XIV. yüzyılda ortaya çıkan Rönesans ve hümanist düşünce akımının yaygınlaşması ile kilisede reform yapılması, kilisenin insanların hayatlarından el çekmesi talepleri yükselmeye başladı.

Bu sırada, Kutsal Roma-Germen imparatorluğu Avrupa’daki en büyük devletti ve bünyesinde irili ufaklı üç yüzden fazla prenslik bulunmaktaydı. XVI. yüzyıl başlarında prensler imparatordan bağımsız bir şekilde hareket etmeye başlamışlardı.

İşte bu atmosferde Almanya’da Martin Luther 1517 yılında yayınladığı 95 maddelik bildiri ile Papa’nın mutlak otoritesine karşı çıktı ve dinde reform çağrısı yaptı. Luther’in reform çağrısı şu üç Latince sloganla özetlenmekteydi: Sola scriptura, sola fides, sola gratia.

Sola scriptura: Kilisenin doktrin, ibadet/uygulama ve ahlaki kuralları sadece kutsal kitaba dayandırması gerektiği ve kutsal kitap dışında başka bir kaynağın otoritesinin kabul edilmeyeceği,
Sola fides: Kurtuluşun iyi bir hayat yaşamak veya iyi amellerde bulunmakla değil, kişinin Îsâ-Mesih’e mutlak imanıyla olacağı.
Sola gratia: Kurtuluşun kazanılan bir şey değil, Tanrı’nın inayetiyle elde edilen bir hediye olduğu.

Martin Luther

Luther esas olarak; iman ve tövbede kişi ile Tanrı arasında herhangi bir otoritenin olmaması gerektiğini, herkesin kutsal kitabı okuyup anlayabileceğini, dinde tek otoritenin kutsal metin olduğunu iddia ediyordu.

Reform Talepleri ve Reform Kiliseleri

Luther, öncülük ettiği Reform Hareketleri ile Avrupa’da o zamana kadar tek mezhep olan Katolikliğin bölünmesine, Reform Kiliseleri adı verilen yeni oluşumların doğmasına yol açtı.

Lutheryan Kilisesi (Almanya, Avusturya, İskandinavya),
Presbiteryan Kilisesi (İsviçre, Fransa, Hollanda ve İskoçya),
Anglikan Kilisesi (İngiltere ve hâkim olduğu topraklarda)

ayrı dini merkezler olarak ortaya çıktı.

Luther 1521’de kilise tarafından aforoz edildi.

1530’da Papanın otoritesine karşı çıkan Alman papazları, Alman prenslerin de desteği ile yeni bir ayrılık hareketi başlattılar. Papanın, Luther’i ve kendilerini aforoz ettiğine dair kâğıdı yakarak protesto ettikleri için, kendilerine “Protestan” denildi. Böylece Protestanlık ortaya çıktı.

İngiltere Kralı VIII. Henry ile Papa VII. Clement (1523-1534) arasında yaşanan sürtüşme, İngiltere’nin Papalıkla bağlarını tamamen kopararak kendi milli kiliselerini kurmalarıyla sonuçlandı.

1534 yılında İngiliz Meclisi’nde kabul edilen Üstünlük Kanunu (Act of Supremacy) ile VIII. Henry kendisini İngiltere Kilisesi’nin başı ilan etti. Papanın yetkilerinin bir kısmı Canterbury Başpiskoposuna diğer bir kısmı ise İngiltere kralına devredildi. Böylelikle İngiltere kralları, “Îsâ’nın Kanunu” unvanını taşıma, Anglikan Kilisesi adına doktrin tayin etme ve herhangi bir görüşü heretik ilan etme gibi önemli haklar elde ettiler.

Protestanların Katolik ve Ortodokslardan İnanç Farklılıkları

Kutsal Kitap ve İznik İnanç Bildirgesi Ortodokslar, Katolikler ve Protestanların birleştiği iki temel kaynaktır. İman esasları bakımından; İlk günaha (orijinal günah), Teslise (Baba- Oğul- Kutsal Ruh), İsa Mesih’in Tanrı’nın beden almış hali olduğuna, inananların günahları için dünyaya gelip, çarmıhta ölüp, üç gün sonra dirilip, göğe yükseldiğine ve gelecekte yargılamak için tekrar geleceğine iman konusunda kabulleri müşterektir.

Bununla birlikte Protestanlar ile Katolik ve Ortodokslar arasında iman ve ibadet konularında temel ayrılıklar bulunmaktadır.

Protestanlar, aşağıda sayılan inanışları ile Katolik ve Ortodoksluktan ayrılırlar;

-Katolik ve Ortodokslar Kilise gelenekleriyle Kutsal Kitap arasında bir tezat belirdiğinde kiliseyi ve kilise geleneğini izlemeyi tercih ederken Protestanlar yetkinin sadece Kutsal Kitap’ta olduğuna ve kilisenin yetkisi bulunmadığına inanırlar,
-Hz. Meryem’in günahsız, sonsuz bakire ve göğe alındığına dair inancın doğru olmadığını kabul ederler,
-Petrus’un Katoliklerin iddiasının tersine Roma’da papalık veya rahiplik yaptığının meçhul olduğunu savunurlar,
-Papa’nın yanılmazlığının söz konusu olamayacağına,
-Vaftizin gerekli olmadığına,
-Ekmek-şarap ayininin sembolik olduğuna,
-A’rafın ve endüljansın bulunmadığına inanırlar,
-Kutsal Kitap’ın yalnızca kilise tarafından anlaşılıp yorumlanabileceği düşüncesinin yanlış olduğuna, Kutsal Ruh’un yardımıyla Kutsal Kitap’ı okuyanların onun kurtuluş mesajını kolaylıkla anlayabileceğine inanırlar,
-1546’da apokrifler olarak adlanan 14 kitapçığın Tanrı sözüymüş gibi Kutsal Kitap’a eklenmesinin kabul edilemeyeceğini savunurlar,
-İbadetlerin ana dilde yapılabileceğine,
-Kutsal Kitabın yerli dillere tercüme edilebileceğine inanırlar,
-Îsâ Mesih, azizler, kutsal kitap resimlerinin kutsiyeti olmadığını,
-Rahiplerin evlenmesinde bir beis bulunmadığını iddia ederler.

Papalığın Protestanlığa Cevabı

Papalığın ortaya çıkan reform hareketleri ve kiliseye yönelik eleştirilerine cevap vermek üzere topladığı konsiller16’ıncı yüzyıl Reform devri konsilleri olarak anıldı. Esas olarak uzun süren iki konsil toplandı. Bunlar; V. Latran Konsili (1512-1517) ve Trente Konsili (1545-1563)’ydi.

16.yy.’ın başından itibaren Hümanizm, Rönesans gibi akımlar ile Reform gibi dini hareketlerin Avrupa’yı derinden etkilediği bir dönemde Katolik Kilisesi, yeni gelişmelere ayak uydurma ve hem doktrin hem de teşkilat yapısı bakımından güncelleme (Aggiornamento) yapma ihtiyacını hissetti.

Bunun için İtalya’nın Trent şehrinde 1545 tarihinde başlayıp 1563’e kadar devam eden Trent Konsili’ni toplandı. Konsil’de sapkınlığın ortadan kaldırılması, XVI. yüzyılda çıkan yenilikçi hareketlere yaptırım uygulanması ve reformların devam etmesine yönelik sert kararlar alındı.

Bu kararlarla;

1521’de Luther görüşlerinde ısrar ettiği için aforoz edildi,
-Protestan Reformu’nun Kitâb-ı Mukaddes’i yegâne otorite (sola scriptura) kabul etmesi yönündeki kararına karşı Katolik Kilisesinin geleneğine, onun temsilcisi olan Kilise kararlarına vurgu yapıldı,
-Katolik Kilisesi’nin ayin dili Latince olarak tespit edildi.
-Latince dışında bir dile ayin yapılması, Kitâb-ı Mukaddes’in Latince dışında bir dile tercümesini yasaklandı,
-Kilise’nin merkezi yönetimi ve Papa’nın mutlak otoritesine vurgu yapıldı, Konsil babaları, kutsal doktrin, gelenek ve asli suç (le Peche Original), bu suçtan temizlenme konularındaki dogmatik kararlar alındı,
-Ayin uygulaması, azizler kültü ve sakramenti konusundaki Katolik doktrini belirlendi.

Gallikanizm ve Roma Katolik Kilisesi

Fransız halkının Katolikliğe derinden bağlılığı yüzünden Fransa’da Luthervari bir din reform ortaya çıkmadı. Bunun yerine, Roma Katolik kilisesinin Fransa’ya müdahalesini sınırlanmaya çalışan “Gallikanizm” akımı ortaya çıktı.

Kral XIV.Louis’in 1682 yılında Gallikan kilisesinin ilkelerini içeren dört maddelik fermanına göre; kiliseye ait iki kılıç öğretisi reddedilerek dünyevî konularda kiliseye değil krala tabi oldukları, rûhanî konularda konsil kararlarının papanın üzerinde olduğu, Gallikan ilkelerinden dönülemeyeceği, yerel kilise onaylamadığı takdirde îtikâdi konularda papanın vereceği kararların “değişmez olmadığı” açıklandı.

I. Vatikan Konsili’nde alınan Papanın Yanılmazlığı Kararı

I. Vatikan Konsili (1869-1870) 8 Aralık 1869’da Papa IX. Pius’un davetiyle ve 700 piskoposun katılımıyla Vatikan’da toplandı. Doğu Ortodoks ve Protestan Kiliseleri Konsile davet edilmelerine rağmen katılmayı kabul etmediler.

Toplantının esas amacı, Hristiyan toplumunda ve kilise çevrelerinde gittikçe yaygınlaşmaya başlayan natüralizm, rasyonalizm ve liberalizm gibi düşünce akımlarına karşı gerekli önlemleri almak ve kilisenin görüşünü ortaya koymaktı.

Panteizm, materyalizm, rasyonalizm, vahiy ve iman konularında kilisenin tutumunu ortaya koyan “Dei Filius” oy birliğiyle kabul edildi.

Konsil’de Papa’nın yanılmazlığı (infaillibilite) prensibi kabul edildi, yanılmazlık vasfının Papaya kurtarıcı Îsâ tarafından verildiği karara bağlandı. Papanın yanılmazlığı prensibi Katolik inanç esaslarına dahil edildi.

Bu, liberal piskoposların tepkisini çekti ve Roma’yı terk etmelerine neden oldu.

II. Vatikan Konsili ve Hristiyanların Birliği’nin Sağlanması Misyonu

1870 yılında toplanan I. Vatikan Konsili’nden bu yana bütün bir dünyada büyük değişiklikler vuku bulmuştu. Milyonlarca kişinin can verdiği iki dünya savaşı yaşanmış, Birleşmiş Milletler teşkilatı kurulmuş, kolonyalizm büyük ölçüde sona ermiş, pek çok devlet bağımsızlığını kazanmış, Moskova ve Pekin eksenli komünizm ortaya çıkmış, soğuk savaş dönemine giren dünya iki kutba ayrılmış, Batı blokunun söz sahibi ABD olmuştu. Artan ABD hegemonyasına paralel olarak Ekümenik Protestanlık hızla taraftar buluyordu.

Ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler, insan hakları, demokrasi ve özgürlük talepleri her yerde yükselmişti.

Papa XXIII. Jean, 25 Ocak 1959’da, Kilise’nin kendi iç problemlerinin ve Hıristiyanların bölünmüşlüğünün giderilmesi, ana kiliseden ayrılan cemaatlerin tekrar birleşmesi ve kilisenin temel öğretilerini çağın gerekleriyle uzlaştırmaya çalışmak amacıyla bir genel konsilin toplanacağı kararını ilan etti. Bu yeni bir “Aggiornamento” çağrısıydı.

11 Ekim 1962’de toplanan Konsil 2.427 piskoposun katılımı ile açıldı. Katolik olmayan kilise ve toplulukların da temsilcileri davet edildi, Kudüs Patrikhanesi ve Rum Kilisesinin heyet göndermeyi reddettiği Konsilde, Rus Patrikhanesi dahil Katolik olmayan kilise ve topluluklar doksan üç delegeyle temsil edildi.

Modernleşme, diğer kiliselere karşı yumuşama ve diyalog dönemini başlattı. Konsil 1962-1965 yılları arasında toplantılarını devam ettirdi ve 8 Aralık 1965’te çalışmalarını tamamladı.

II. Vatikan Konsilin’de 4 yasa (constitutions), 3 bildiri (déclarations) ve 9 kararname (décrets) olmak üzere 16 doküman yayınlandı.

Konsilde alınan kararlarda;

-Trento Konsili’nde Katolik Kilisesi’nin ayin dilinin Latince olacağına dair kararı değiştirildi, ayinlerin ulusal dillerde yapılmasına izin verildi.
-Dei Verbum yasası ile Kutsal Kitap Hristiyan imanının merkezine yerleştirildi. Kitabı-ı Mukaddes’in her Hristiyan tarafından okunması, araştırılması, çeşitli dillere tercüme edilmesi desteklendi.
-Papa’nın icraatlarını Piskoposlar Kurulu ile istişare ederek yürütmesi karara bağlandı. Bu, maksatla ‘Piskoposlar Sinodu’ adıyla bir teşkilat kuruldu.
-Kilisenin misyonunu gerçekleştirmede cemaati ile birliktelik vurgulandı. Kilise içerisindeki din adamı sınıfına mensup olmayan ‘laiklerin’ Kiliseye hizmette aktif katılımlarının sağlanması hedeflendi.
-Gerçeği sadece Katolik Kilisesi’nin temsil ettiğine olan inançtan vazgeçilmeden Katolik inancıyla çelişmeyen diğer Hıristiyan Kilise mensuplarıyla da diyalog ve ortak dualar edilmesine izin verildi.
-Herhangi bir cemaatte Îsâ’ya iman edenlerin ayrılık günahı ile suçlanamayacağı açıklandı.
– Konsilde alınan ekümenizm kararı sonrası Hıristiyanların birliği için bir “Sekreterya (Hıristiyan Birliği Sekretaryası)” kuruldu.
-Îsâ’ya inanan ve geçerli bir şekilde vaftiz olanların tam olmasa da Katolik Kilisesi ile birlik içinde sayılacağı açıklanarak Ortodoks Kiliseler için “ayrı kardeşler” tabiri kullanıldı.
-Din özgürlüğü temel bir esas olarak kabul edildi. Herkesin özgürce hakikati aramakla yükümlü olduğu, inandığı hakikatin gereklerini özgürce yerine getirme hakkı bulunduğu kabul edildi.
-Katolik Kilisesi dışında kurtuluşun olmayacağını kabul eden Katolik Kilisesi, Hristiyanlık dışındaki dinlerle diyalog yapılmasını tavsiye etti.

İkinci Vatikan Konsili’nin son gününde, Papa 6. Pavlus ile Ortodoks Fener Patriği Athenagoras’ın temsilcisi metropolit ortak bir deklarasyon yayınlayarak 1054 yılında Roma Kilisesi ve İstanbul Patrikliğinin afaroz kararlarını karşılıklı olarak iptal ettiklerini açıkladılar.

Moskova Patriği I. Alexy (Simansky) 28 Aralık 1965 tarihli telgrafı ile aforozun kaldırılmasının Konstantinopolis Yerel Kilisesi’nin Roma Kilisesi’ne yönelik bir kararı olduğunu ve evrensel manada teolojik bir önemi olmadığını, Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin ayrılığının çok derin olduğunu ve şu anda bunun üstesinden gelmek için uygun bir zeminin bulunmadığını bildirdi.

II. Vatikan Konsili’ne Katolik Eleştiriler

II.Vatikan Konsili’nde alınan kararlar muhafazakâr Katolikler tarafından eleştiriye uğradı.

Pastoral ve dogmatik olmayan doğası nedeniyle Konsil belgelerinin Katolikler üzerinde bağlayıcılığı olmadığını iddia ettiler. Eleştiriler genel olarak şöyleydi:

-Konsilin odağına Tanrı ​​değil insan konuldu.
-Hristiyanlığın modern hayata uydurulması amacıyla toplanan II. Vatikan Konsili’nde alınan kararlardan sonra, daha önce Kilise tarafından mahkûm edilen liberalizm, din özgürlüğü Katolikler tarafından da benimsenmeye başlandı.
-Roma Katolikliği ve liberalizmin uzlaşması ile Katolikler hayat tarzı bakımından adeta Protestanlaştı.
-II. Vatikan Konsilinden sonra dindarlık azaldı, dine karşı kayıtsızlık arttı, Katolikler sekülerleşti ve kiliselerin boşalmasına sebep oldu.
-Verilen tavizler nedeniyle, kadınların rahip olması, eşcinsel evliliklerin meşru görülmesi gibi konularda Katolik Kilisesi büyük bir baskı altına girdi.

Protestanlık İçinde Aykırı Bir Çizgi Olarak Evanjelikler

Hristiyan teolojisine göre Rableri olan İsa, Yahudiler tarafından çarmıha gerilmiş ve işkence edilerek öldürülmüştür. Bu nedenle Hristiyanlar Yahudileri sevmezler.

Ancak, Evanjelikler (Siyonist-Hristiyanlar) dinî düşünce ve siyasi görüşleriyle diğer Hristiyanlardan ayrılmaktadır. Evanjeliklere göre; gerçek kral olan Mesih İsa’nın kıyametten önce dünyaya gelmesi için Tanrı’nın Yahudilerle ilgili planı gereği, Yahudilerin vaat edilmiş topraklarda Büyük İsrail’i kurmaları ve dünyaya egemen olmaları şarttır. Bunun için İsa’nın yeryüzüne gelişini kolaylaştırmak üzere Yahudilere Arz-ı Mevud’da Siyonist devlet kurmaları için Hristiyanların yardım etmeleri ve dünyayı zorla bir kargaşa ve savaş ortamına sürüklemeleri (tanrıyı kıyamete zorlamaları) gerektiğine inanırlar.

Bu şartlar gerçekleştiğinde yeryüzüne inen İsa, Tanrı’nın dünya üzerindeki krallığının başına geçecek, kendisine inanmayanlarla savaşacak ve Yahudiler ile Evanjelik Hristiyanlar dışındaki herkesi yaşanacak “Armageddon Savaşı” ile yok edecektir. Eski Ahite inanan Evanjelikler, bu savaşın iyiler (Evangelist ve Siyonistler) ve kötüler (Müslümanlar) arasındaki yaşanacağını iddia ederler.

Bu inanca sahip Kilise mensupları yoğun olarak Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada ve bu ülkelerin sömürgelerinde yaşamaktadırlar. Evanjelikler özellikle ABD’nin iç ve dış politikasında söz sahibi olmayı başardıklarından dünya siyasetinde oldukça etkilidirler.

1846 yılında, dünya çapında evanjelikleri birleştirmeyi amaçlayan Dünya Evanjelik Birliği (WEA), kuruldu. Günümüzde bu küresel organizasyonun yaklaşık 600 milyon mensubu olduğu iddia edilmektedir.

Katolikliği Ürküten “Pentekostalizm

Müntesiplerinin 300 milyonu bulduğu söylenen Pentekostalizm ilk olarak 1900’lü yılların başında ABD’de Protestan/Evangelist Hristiyanlığın bir kolu olarak ortaya çıktı.

Pentekostalistlerin en temel inanışı, Tanrı’nın kurumlarla yani kiliselerle değil bireylerle doğrudan iletişime geçtiği inancıdır. Pentekostalist rahipler, Hristiyanlığa girişin ve yeniden doğuşun vaftizle değil, Kutsal Ruh’un kişinin kalbine dolması ile gerçekleşeceğine inanıyor ve manevi özgürlüğe sürekli vurgu yapıyorlar. Bu yönüyle Katolik ve Ortodokslardan ayrılıyorlar.

Pentekostalizm, ölümden sonra cennete kavuşmanın yanı sıra, bu inanca sahip olanlara Tanrının dünyada da sağlıklı ve müreffeh bir hayatı yaşatacağını, zenginlik vereceğini iddia ediyor. Pentekostalist papazlar bunun dışa vurumu olarak lüks hayat yaşıyorlar.

Pentekostalist rahipler, Kutsal Ruh’un kalplerine dolmasıyla havariler gibi olduklarına, semavi olduğuna inanılan (sıradan insanların bilmediği) dillerde konuşabilme, mucizevi bir şekilde iyileştirme, şifa verme ve kötü ruhlardan kurtarma yeteneklerine kavuştuklarını iddia ediyorlar.

Bolluk ve bereket öğretisi, hareketin özellikle sosyo-ekonomik bakımdan zayıf olan Latin Amerika, Afrika ve Asya halkları arasında yayılmasına ve ana akım kiliselere sıçramasına neden oldu. Özellikle Latin Amerika’da her yıl artan şekilde, “Proselitizm” olarak adlandırılan, Katolik Hıristiyanlıktan Pentekostal Hıristiyanlığa geçiş görülmektedir. Pentekostalizmin Katolik Kiliselerinden mensup devşirmesinin ciddi boyutlara ulaşması Katolik kilisesini ciddi endişe ve tedbir almaya sevk etmektedir.

Pentekostalistler ibadetlerini toplu olarak veya evlerde küçük gruplar hâlinde bir araya gelerek modern çalgılar eşliğinde şarkılar/ilahiler söyleyip ellerini çırparak icra ediyorlar.

Temel misyonu yeryüzünde yaşayan herkesi Hıristiyanlaştırmak olan Pentekostalizme göre, Tanrıyla iletişime geçip bireysel dönüşümünü gerçekleştiren her birey, ilahi bir misyonla görevlendirildiğine inanır ve Tanrı Krallığını tesis etmek için çalışır.

Afrika’da Pentekostal Hıristiyanlık, Hıristiyanlık ile geleneksel Afrika inanışlarının mecz edildiği, kötü ruhları kovan büyücülerin yerini papazların aldığı bir inanış biçimi olarak taraftar buluyor. Geleneksel kabile bağları, kabile şefine itaatin yerine Kiliseye ve kilise rahiplerine bağlılığı ikame ediyorlar. Pentekostalistler Müslümanları topraklardan kovulması gereken şeytani güçler olarak görüyorlar.

2-KİLİSELER ARASINDA YÖNETİM ANLAYIŞINDAN KAYNAKLANAN AYRILIKLAR

Roma İmparatorluğu’nun bölünmesinden önce Hıristiyan topluluklar üç piskoposluk tarafından idare ediliyordu: Roma piskoposluğu Batı, İskenderiye piskoposluğu Mısır, Antakya piskoposluğu ise Doğu Hıristiyanları üzerinde hâkimdi.

375 yılında toplanan 1.İznik Konsili’nde imparator kilisenin başı konumunun elde etti.

İmparator I.Theodosios’un topladığı ve hiçbir Romalı temsilci çağrılmadığı 381 tarihli 1.İstanbul Konsili’nde Roma’dan sonra ikinci yetkili merciin İstanbul olduğu ilân edildi. Bu karar Romalı yetkililerce şiddetle eleştirildi.

Doğu Kiliselerinin Tercihi “Pentharchie”

451 yılında toplanan Kadıköy Konsili’nde İstanbul ve Kudüs de dinî merkezler olarak kabul edildi. Bu merkezlerin piskoposlarının kilisedeki statüleri belirlendi. Piskoposluk sıralaması şöyle tesbit edildi; Roma, İstanbul, İskenderiye, Antakya, Kudüs.

Böylece kilisede “Pentharchie” diye adlandırılan beşli yönetim anlayışı ortaya çıktı.

İstanbul piskoposluğu, Küçük Asya ve Yunanistan’dan sorumlu piskoposluk hâline getirilirken Kudüs piskoposluğu, Filistin ile sınırlı tarihi ve sembolik bir piskoposluktu.

Konsil’de Roma, Aziz Petrus ve Aziz Pavlus gibi havârilerin vatanı olduğu için öncelikli kutsal şehir sayıldı ve Roma başpiskoposu (papa) Aziz Petrus’un halefi kabul edildi. 381 İstanbul Konsili’nin İstanbul’a atfettiği ikinci kilise olma sırası tasdik edilerek, bazı piskoposlukların doğrudan oraya bağlanması kararı alındı.

Kadıköy Konsili’nde kabul edilen beş patriklik (Pentharchie) yönetim sistemi Papalığın otoritesini parçalamıştı. Papalık delegeleri ve Papa Leon bu kararı protesto etti.

Batı Hıristiyanları, Roma papasının “Petrus’un Vekili” sıfatıyla diğer bütün Hristiyanlara karşı mutlak üstünlüğe sahip olduğunu kabul ederken Doğu Hıristiyanları, kilise otoritesini piskoposlar tarafından paylaşılmış olarak kabul ediyor, yönetim ve çatışma çözümü için piskopos meclislerini (konsiller ve sinodlar) yetkili görüyorlardı. Hıristiyanlığın beş merkezi Roma, İstanbul, Kudüs, Antakya ve İskenderiye eşit yetkiye sahipti.

Devlet Dini: “Sezaro-Papizm”

Doğu Roma’da İmparator Jüstinyen (ö. 565) döneminde kilise, devletin tam otoritesi altına girdi. Jüstinyen ideolojisine göre kilise imparatorluğun rûhu, hükümet ise onun bedeni olarak kabul edildi. Bu anlayışa göre, imparator kilisenin üzerindeydi ve her türden din işlerine müdahil olma hakkına sahipti. Zamanla kilise-devlet uyumuna dayanan Sezaro-papizm Ortodoks dünyada hâkim anlayış olarak kabul gördü.

İstanbul Patriği IV. Jean, 588 yılında kendisine ve kendisinden sonra gelecek Patriklere “Ekümenik (Evrensel) Patrik” ünvanını verdi. Batı Roma’nın yıkılmasından sonra himayesiz kalan Papalık bu ünvanı kullanmaktan vazgeçmesini istemesine rağmen Patrik tarafından bu talep kabul edilmedi.

Batı ve Doğu Kiliselerin Nüfuz Mücadelesi

637’de Antakya, 638’de Kudüs ve 642’de Mısır’ın İslam egemenliği altına girmesinden sonra buralardaki üç piskoposluk Hristiyanlar üzerinde etki ve gücünü kaybetti ve bir bakıma sembolik hale geldiler. Bundan sonra, 1453 yılından İstanbul’un fethine kadar Roma ve İstanbul patriklikleri iki dini otorite merkezi olarak kaldılar.

Gerek Roma Kilisesi gerekse Doğu Ortodoks kilisesi nüfuzlarını yayma ve müntesiplerini çoğaltma mücadelesine girdiler. Öncelikli rekabet alanı Doğu Avrupa ve Slavların yaşadıkları coğrafya oldu. Romanya ve Polonya başta olmak üzere birçok Doğu Avrupa ülkesi Katolikliği benimserken Ortodoks Kilisesi Bulgarları, Rusları Ortodoks yapmayı başardı. Rus Kiev Derebeyliği’nin Knyaz Vladimir döneminde (988 yılı) Ortodoksluğu resmi din olarak benimsemeleriyle Kiev’de İstanbul’a bağlı Ortodoks Metropolitliği kuruldu.

Rus Ortodoks Kilisesi, yaklaşık bin yıl boyunca Papalık ve İstanbul Patrikliğine karşı başına buyruk bir çizgi takip etmeyi sürdürecekti.

1054 Kiliselerin Birbirini Afarozu (Schisma)

İstanbul Patriği I. Cerularius’un, Papa IX. Leo’ya yazdığı mektupta alışılmadık şekilde “baba” diye hitap etmek yerine “kardeş” ifadesini kullanması ve kendini “ekümenik” olarak tanımlaması kiliseler arasında krize sebep oldu.

Papalık, Patriğin kendisini Papa ile eşit görmesinden kaynaklanan problemleri halletmek üzere İstanbul patriğine bir heyet gönderdi. Heyetin başındaki Kardinal Humbert’in Papa Leo’nun Patrikten kendisine boyun eğmesini isteyen mektubunu vermesi, görüşmeler sırasında Patrik’e tepeden bakması sebebiyle taraflar arasında görüşmeler kesildi.

Bu duruma tepki olarak Kardinal, 15 Temmuz 1054’te Ayasofya’ya girerek Patriği afaroz eden belgeyi bıraktı. İstanbul Patriği de bir konsil toplayarak kendisini afaroz edenleri afaroz etti. Böylece, Hristiyanlık, Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi olarak kesin biçimde ikiye bölündü.

1054 büyük ayrışma

Roma Katolik Kilisesi’nin başı Papanın bütün Hristiyan aleminin yegâne otoritesi ve evrensel Hıristiyan inancının tek temsilcisi olma iddiasının Patrik tarafından kabul edilmemesi Papalık afarozunun esas sebebiydi.

Kiliseler arasındaki kopuşun geçmişe dayanan pek çok sebebi vardı. Roma Kilisesi ile Doğu Kilisesi arasında yukarıda bahsettiğimiz teolojik farklılıkların yanısıra Hristiyanların nasıl yönetileceği hususu ile yazımızın bir sonraki bölümünde anlatacağımız Papalığın Bizans aleyhine düşmanlarına siyasi destekler vermesi, 800 yılında Papa’nın Charlemagne’ı “Roma imparatorluğunun varisi ve Kutsal Roma imparatoru” ilan etmesi, Katolik Frankların İstanbul’u ele geçirip unutulmaz zulümler yapması bunların başlıcalarıydı.

4.Haçlı Seferi ve Batı Kilisesinin Doğu Kilisesine tecavüzü

Papalığın topladığı Clermont Konsili’nde alınan kararlar gereğince düzenlenen Haçlı seferlerinin dördüncüsünde (1204) İstanbul’a gelen Latinler; Bizans İmparatoru’nu gözlerini oyarak öldürdüler, şehri yakıp yağmaladılar, Ortodoks kiliselerini basıp rahibelere tecavüz ettiler, İkonaları tahrip ettiler, Konstantinopolis’in kutsal hazinelerini İtalya’ya kaçırdılar, Ortodoks patriğini görevinden alıp yerine Katolik bir papaz tayin ettiler, işgal boyunca Ayasofya‘daki büyük Bizans Kilisesi’ni Latin katedrali olarak kullandılar.

57 yıl süren bu işgal boyunca işlenen zulümler Ortodokslar tarafından unutulmadı, Batı ve Doğu Kiliselerini birbirinden koparıp düşman hale getirdi.

Rus Ortodoks Kilisesi’nin ortaya çıkması

1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra İstanbul Patrikliğinin sönmesiyle, Rus Ortodoks Kilisesi artan Rus Çarlığı gücünü arkasına alarak boşluğu doldurmaya başladı.

988 yılında Rus Kiev Derebeyi Knyaz Vladimir’in Ortodoksluğu resmi din olarak kabul etmesiyle, Ruslar Ortodoksluğu benimsemişlerdi. Kiev’de İstanbul’a bağlı Ortodoks Metropolitliği kuruldu.

4.Haçlı seferinde 1204 yılında Latinlerin İstanbul’u işgali sırasında Ortodoks patrikliğine Katolik bir papazı tayin eden Papalık, Ortodoks alemini dolaylı olarak Katolik Kilisesi’ne bağlamak istemişti. Ancak Kiev Derebeyliği patrik üzerinden Papalık otoritesine bağlanmayı reddetti.

1439’da toplanan Floransa Konsili’nin İstanbul Patrikliği ile birleşme kararı Rus Ortodoks Kilise piskoposlar konseyinde kınandı, tepki olarak Grek asıllı patriğin yerine Rus asıllı İvon Metropolit olarak seçildi. Rus Kilisesi, İstanbul’u devre dışı bırakarak kendi metropolitlerini tayin etme suretiyle İstanbul Patriği’nin otoritesine bağlılığının kalmadığını göstermiş oldu.

1453’te İstanbul Patrikliğinin Türk hâkimiyetine girmesinden sonra Rus Ortodoks kilisesi daha özerk bir yapıya kavuştu.

Güçlenerek İmparatorluk haline gelen Rus Çarlığı, Papalığın Hristiyanlığın tek otorite olması iddiasını reddetmeye devam etti.

Moskova Büyük Knezi III’üncü İvan’ın Bizans prensesi Sofya Paleolog’la 1472’de evlenmesi ile Moskova’nın “III’üncü Roma’nın varisi ve halefi” olduğuna ilişkin dini ve siyasi bir akide geliştirildi.

Müslüman Oltınorda Devleti’nin 1502’de yıkılmasıyla Knezlik Moskova Devleti’ne dönüştü. Moskova Devleti, Roma devlet felsefesini benimsedi ve devlet Mesihçi bir misyona büründü. Rusya’nın İstanbul’a ve Bizans topraklarına sahip olması gerektiği inancı devletin siyasi hedefi oldu.

Paleolog hanedanının aile arması olan çift başlı kartal bu evlilikten itibaren Rus çarlarının ve imparatorlarının kişisel amblemi haline geldi. III’üncü İvan ve ardılları kendilerini “Rus Çarı” olarak isimlendirdiler.

Papa X. Leo, 1518 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı haçlı seferi ilan etti ve Rusya’nın da desteğini almak için Çar III. Vasili İvanovich’e elçi göndererek Floransa Anlaşması’nı kabul etmesi ve Osmanlı karşıtı ittifakta yer alması teklifinde bulundu. Çar III. Vasili, ittifaka olumlu baktığını ancak inanç konusunda Ortodoks geleneğine bağlı kalacağını ve Papa’nın üstünlüğünü kabul etmeyeceğini bildirdi.

1581 yılında Moskova’ya gönderilen papalık elçisi, Osmanlıya karşı oluşturulması muhtemel haçlı ittifakının içerisine Rusların da dâhil olmasını, papanın öncülüğünü kabul etmesi halinde Çar’a sadece Kiev değil İstanbul tahtının da verileceğini taahhüt etti, ancak Vatikan istediği sonucu alamadı.

1588 yılında İstanbul Patriği II. Jeremias Moskova’yı ziyaret ettikten sonra Moskova Patrikliği ihdas edildi ve Patriklik makamına Rus Ortodoks Kilisesi Metropoliti İov tayin edildi. 1590 yılında İstanbul Patrikliğinin öncülüğünde toplanan Ortodoks Patrikler Meclisi, Moskova Kilisesi’ni beşinci patriklik olarak onayladı. Kudüs ve Antakya Patriklerinin resmen onaylaması ise 1593 yılını buldu.

1589 yılı itibarıyla patriklik statüsüne yükseltilen Rus Ortodoks Kilisesi, 1700’de patrik Adrian’ın ölümüne kadar “patriklik sistemi”yle yönetildi. Moskova Patrikleri, halkın nazarında ikinci hükümdar, hatta halk nezdinde Mesih’in yeryüzündeki gölgesi olarak çardan daha üstün kabul edildiler.

Rus devleti, Ortodoks Kilisesi ile münasebetlerini devlet politikalarının temeline yerleştirdi, Kilise Rus devlet politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak hareket etti. Bu rolü karşılığında Rus Ortodoks Kilisesi diğer din ve inançlar karşısında üstünlük sahibi kılındı, zamanla toprak mülkiyeti bakımından Rusya içinde en zengin yapı haline geldi.

Rus Ortodoks Kilisesi, Papa’yı sadece Roma’nın patriği olarak kabul etti, Roma patrikliğinin diğer patriklikler üzerinde yargılama veya yönetme değil şeref önceliği bulunduğunu ileri sürmeye devam etti. Papalık, XVI. yüzyıldan itibaren Rus yöneticileri kendisine bağlama politikasından vazgeçerek doğrudan Rus Ortodoks tebaaya yönelik misyonerlik faaliyetlerini yoğunlaştırdı.

Çar I’inci Petro(1682-1725), gerçekleştirdiği reformlarla Rus Kilisesini İngiliz Kilisesi’ne benzer bir yöntemle kontrolü altına aldı. Patriklik sistemini sonlandırıp yerine “Kutsal Sinod” sistemini tesis etti.

Petro, yaptığı kilise reformlarıyla XVIII. Yüzyıldan itibaren iki yüz sene boyunca kilisenin devletin kontrolüne girdiği ve devlete politik olarak hizmet edeceği bir süreci başlattı.

İmparatorluğa hâkim inanç sistemi, diğer inançlara tahammülsüz bir Ortodoksluk oldu. Rus Ortodoks Kilisesi, imparatorluk sınırları içerisinde kalan halk ve milletlere yönelik yoğun bir misyonerlik faaliyeti yürüterek halkı zorla Hristiyanlaştırdı. Patriklik Rusya dışında da misyonerlik faaliyetleri yürütmeye başladı.

1905 Meşrutiyet döneminde Çar tarafından yayınlanan “Dini Hoşgörü Beyannamesi’ ile Ortodoks kilisesinin diğer inanç sistemlerine eşit statüde olduğu, din değiştirmenin serbest olduğu açıklandı. Böylece, Rus Ortodoks Kilisesi diğer din ve inançlar karşısında üstünlük konumunu kaybetti.

Balkanlarda Ortodoks Milli Kiliselerin Ortaya Çıkışı ve İstanbul Patrikliği’nden Kopuş

Fâtih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethettikten sonra Patrikhâneyi yeniden yapılandırmıştı.

Moskova Patrikliği himayesi dışında kalan bütün Ortodoks kiliseleri, Osmanlı devleti hakimiyeti alanındaydı. Millet sistemine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda Rum milleti, Ermeni milleti ve Yahudi milleti olmak üzere üç gayrimüslim millet bulunuyordu. Rum milleti, Rumların yanı sıra tüm Ortodoks Hıristiyanları; Sırp, Romen, Bulgar, Ulah, Ortodoks Arnavut ve Arapları da kapsamaktaydı. İstanbul Patriği, bütün bu Ortodoks etnik toplulukları dini bakımdan yönetme hakkına sahipti.

Milliyetçilik akımının yükselmesinden etkilenen Bulgarlar ve Sırplar, Rum Patrikhanesinden ayrılarak milli kiliselerini kurma talebinde bulundular. Rum Patrikhanesi’nin karşı çıkmasına rağmen Osmanlı devleti 11 Mart 1870 tarihinde “Bulgar Eksarhlığı”nın kuruluşunu açıklayan bir ferman yayınladı. Böylece bin yıl Rum Patrikhanesi’nin yönetimi altındaki Bulgar kilisesi bağımsız kilise haline geldi. Ne var ki, 1870 Fermanı Makedon kiliselerini Eksarhlığın yetki alanının dışında bırakmıştı. Sırpların da bağımsız kilise kurma talepleri ortaya çıkınca Makedonya’da Rum cemaati ile Sırp ve Bulgar cemaatleri arasında çatışmalar başladı.

Rus Çarlığı ve Moskova Patrikliği, Rumların (yani İstanbul Patrikhanesi’nin) karşısında bağımsızlık isteyen Bulgar ve Sırp yanında yer aldı.

Osmanlı devleti, 3 Temmuz 1910 tarihinde çıkardığı Kiliseler Kanunu ile çatışmalara sebep olan kilise ve mektepler meselesini çözmeye çalıştı. Diğer Ortodoks cemaatlere göre üstün bir statüde bulunan Rum cemaati ve Patriklik, kanuna şiddetle muhalefet etti. Neticede, aralarındaki meselenin çözülmesinden sonra Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan kendi aralarındaki çatışmaları sona erdirerek Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ittifakı kurdular.

Lozan Anlaşması ve İstanbul Patrikliğinin yeni statüsü

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin mağlûp olmasından sonra Patrikhâne açıktan açığa Türkiye aleyhine çalışmaya başladı. Patrik, 9 Mart 1918’de yayımladığı bildiride artık Ortodoksların Osmanlı vatandaşı olmadıklarını, Patrikhâne ile Osmanlı hükümeti arasındaki ilişkilerin kesildiğini açıkladı ve İtilâf devletlerine hitaben de bütün Türkiye’nin işgal edilmesini istedi.

Yunan askerlerinin Türk topraklarını işgal etmelerine destek vermek üzere Patrikhâne bünyesinde Mavri Mira Cemiyeti gibi çete örgütleri kuruldu, bu örgütler Müslüman halkı katletmeye başladı.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda Patrikhâne, Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi olarak adlandırıldı. Patrikhâne bir devlet kurumu ve başındaki patrik de devlet memuru sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kanunlarına tâbi kabul edildi. Patrikle birlikte öteki ruhbanlara Türk vatandaşı olma zorunluluğu getirildi. Ekümenik vasfını kaybeden patrikhane sadece İstanbul sınırları içinde oturan Rum asıllı Ortodoks Türk vatandaşlarının dinî hizmetlerini görmekle yükümlü bir kilise haline geldi.

Bolşevik Devriminden Sonra Rus Kilisesi-Devlet İlişkileri

Moskova Patrikliğine dönecek olursak, Ekim 1917 Bolşevik devriminden hemen sonra Sovyet hükümeti “Kilisenin devletten ve okulların da Kiliseden ayrıldığını” bildiren kararname yayınlayarak kiliseyi devletten uzaklaştırdı ve Hristiyanlığı sert biçimde tasfiye etmeye yöneldi. 1921-1923 yılları arasında yaşanan olaylarda 2 bin 691 rahip, 1962 keşiş ve 3 bin 447 rahibenin idam edilmesi, 1929 yılından itibaren kiliselerin çanlarının sökülmesi Hristiyanlığın rejimden sökülüp atıldığını gösteren olaylardır.

Mevcut Ortodoks Kiliseleri

Halen, Ortodoks (Doğu) Kilisesi’ni oluşturan 14 (bağımsız) 2 otonom (özerk) ve bir yarı otonom coğrafi bölge kilisesi vardır. Bu kiliselerin her birinin eşit olduğu, bunlar arasında altlık-üstlük ilişkisinin bulunmadığı, hiçbirinin diğeri üzerinde yetki ve söz sahibi olmadığı kabul edilir. Fener Rum Patrikhanesi, ayinlerde “eşitler arası birinci” olarak anılır. Ayinlerde sayıldıkları sıraya göre 14 otosefal kilise; İstanbul Patrikliği, İskenderiye Patrikliği, Antakya Patrikliği, Kudüs Patrikliği, Rusya Patrikliği, Belgrat Patrikliği, Romanya Patrikliği, Bulgar Patrikliği, Tiflis Patrikliği, Kıbrıs Başpiskoposluğu, Atina Başpiskoposluğu, Polonya Metropolitliği, Arnavutluk Başpiskoposluğu, Çekoslovakya Başpiskoposluğu’dur. Ukrayna ve Amerika’daki Ortodoks Kilisesinin otosefalliği tartışmalıdır.

Fener Rum Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi arasında yetki alanı (otosefallik verme) hususunda derin çatışmalar yaşanmaktadır. Fener, kendi yetki alanını 1686 öncesi sınırlarında kabul ederek Moskova Patrikhanesi’nin Ukrayna, Beyaz Rusya, Orta Asya ve Rusya’nın bir kısmı üzerindeki hakkını tanınmamaktadır. Buna mukabil, Moskova Patrikhanesi de Fener-Rum Patrikhanesi’nin Batı Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki bütün diaspora kiliseleri üzerindeki egemenlik iddiasını reddetmekte ve sadece Antalya ile Efes’ten ibaret olmak üzere Asya, Trakya ve Pontus bölgeleriyle sınırlı bir yetki alanının bulunduğunu savunmaktadır.

Kiliselere otosefallik vermek tamamen kiliselerin uluslararası siyasette aldıkları pozisyona göre şekillenmektedir. Nitekim, 2018 yılında Ukrayna (Kiev) Ortodoks Kilisesi’ne otosefallik veren Fener Rum Patriği Bartholomeos, 2017’de de Makedonya Ortodoks Kilisesinin Bulgar Ortodoks Kilisesi’nden kendisinin “Ana Kilisesi” olması ve otosefallik vermesi talebine tepki göstererek “Tüm Balkan uluslarının Ana Kilisesi Konstantinopolis’tir (İstanbul)” açıklaması ile bağımsızlığına izin vermedi. Fener, Makedonya ismine ve devletine karşı olan Yunanistan’ın devlet politikasının yanında yer almayı tercih etti ve çifte standart uygulamaktan çekinmedi.

*Bu yazı, 26 Ocak 2023 tarihinde SDE web sitesinde yayınlanmıştır.

Yazının ikinci bölümünü okumak için tıklayınız.

Kategoriler: Yazılar