IŞİD’in 6 Haziran günü Musul’a girmesi ve Türkiye’nin Musul başkonsolosluğunu basarak, başkonsolos ile birlikte konsolosluk personelini rehin alması, ardından Irak’a taşıma yapan Türk vatandaşı tır şoförlerini kaçırması, Irak’ı birdenbire Türkiye’nin gündemine oturttu.

Arkasından bu gelişmeleri anlamaya çalışan pek çok analiz yapıldı. IŞİD’i merkeze alarak, Irak’ta olan biteni anlamak için yapılan değerlendirmelerin pek çoğunda; bunun bir İngiltere-Suudi Arabistan girişimi olduğundan İran-Esed operasyonu olduğuna,  Türkiye’nin enerji konusundaki projelerini engellemeye yönelik bir hamle olduğundan Kürtlere yönelik bir saldırı olduğuna varıncaya kadar, birbiriyle çelişen pek çok yorum yapıldı. Ama bu analizlerin hemen pek çoğu, Irak gerçeklerinden uzak değerlendirmelerdi.

Musul ve çevresinde yaşanan olayların dinamikleri

Sünnî Arapların Irak’ta sistem dışına itilmelerine, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgali neden oldu. İşgalden sonra, Saddam dönemi Baas rejiminin Şiilere ve Kürtlere yönelik baskıcı idaresinin faturası bütün Sünnilere çıkarıldı. 2012 yılı itibariyle 32 milyon olarak tahmin edilen Irak nüfusunun yaklaşık yüzde 25’ini teşkil eden Sünnî Araplar sistemden ve yönetimden dışlandılar.

ABD’nin 2003 Mayıs başında savaşın sona erdiğini açıklamasından sonra, 13 Temmuz 2003’te kurulan Geçici Yönetim Konseyi’nin 25 üyeliğinden sadece 5’i Sünnî Araplara verildi. İşgal sonrası Irak’ını, eski dönemin mağdurları olan Şii Araplar ve Kürtler federal devlet esasına göre birlikte inşa etmeye başladılar.  15 Ekim 2005 tarihinde referandum ile kabul edilen Irak Anayasası’nı hazırlama komisyonunda hiçbir Sünnîye yer verilmedi.

Sünnî Araplar, sistemden dışlanmaya tabii olarak tepki verdiler ve Ocak 2005’te yapılan ilk seçimleri boykot ettiler. Seçime, 14 milyon seçmenin sadece 8.5 milyonu katıldı. Sünnîlerin boykotu nedeniyle seçimlere katılım oranı %58’de kaldı. Seçim sonucunda, 275 sandalyeli mecliste Arap Sünnîler sadece altı milletvekilliği elde etmişlerdi.

Anayasa’nın kabulünden sonra, 15 Aralık 2005 tarihinde yapılan ikinci genel seçimde, Türkiye’nin yoğun girişimiyle, Sünnîler seçime katılmaya ikna edildiler. Seçimlerde Sünni Araplar; Irak Uyum Cephesinden 44, Irak Ulusal Listesinden 25, Irak Ulusal Diyalog Listesinden 11 milletvekili çıkararak, meclise dâhil oldular. Seçim neticesinde, 2007 yılında hükûmeti kurma görevini alan Nuri el Maliki, Şii ve Kürtlerin ağırlıkta olduğu bir hükûmet teşkil etti.

Nuri el Maliki, bu iktidar döneminde Şiilerin bir kısmının bile tahammüllerini aşan otoriter bir yönetim sergiledi. 2007-2008 yılları, şiddetli Şii- Sünnî çatışmalarının yaşandığı, kaos yılları olarak geçti.

7 Mart 2010 tarihinde, Irak Meclisi’nin 325 temsilcisini seçmek üzere üçüncü defa genel seçim yapıldı.  Türkiye’nin de destek vermesiyle Sünnî Araplar, eski Baasçılar ve milliyetçi Araplarla birlikte Irak Türkmen Cephesi’nin içinde yer aldığı, Iyad Allavi önderliğindeki El Irakiye Listesi ile seçime girdi. Seçimlerin sonucunda, El Irakiye Listesi 91 milletvekili ile birinci parti olurken onu 89 milletvekili ile Maliki’nin Kanun Devleti Koalisyonu, 70 milletvekili ile Şii Irak Ulusal İttifakı ve 45 milletvekili ile Kürdistan İttifakı takip etti.

Hükûmet kurma pazarlıkları 9 aydan fazla sürdü. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2010 Kasım başında önce Erbil’e ardından da Bağdat’a giderek Iraklı siyasi liderlerle tek tek görüşmesinin de etkisiyle, “Erbil Mutabakatı” adı verilen bir uzlaşma ile Celal Talabani’nin Cumhurbaşkanı olarak kalması, Meclis Başkanlığı’na Sünnî Usama El Nuceyfi’nin seçilmesi ve Nuri el Maliki’nin Başbakanlığı alması hususunda uzlaşmaya varıldı. Seçimde ikinci olan Kanun Devlet Koalisyonu ile üçüncü olan Irak Ulusal İttifakı’nın, Ulusal İttifak adı altında birleşmesinden sonra, bu Şii ittifakı 159 sandalyeyle mecliste çoğunluğu sağladı. Ulusal İttifak, Kürdistan İttifakı ve Irak Ulusal Hareketi (El Irakiye Listesi)’nin katıldığı bir koalisyonla 21 Aralık 2010 tarihinde hükûmet kuruldu.

Ancak Maliki hükûmetinin uygulamaları, Irak’taki ayrışmayı körüklemeye devam etti. Bu ayrışmanın ve halklar arasında yükselen çatışmanın esas nedenleri aşağıda anlatılmaya çalışılacaktır.

Mezhepçi uygulamalar

Maliki’nin, üniter bir Irak ve Irak milliyetçiliği eksenli söylemine rağmen, başında bulunduğu hükûmetler döneminde özellikle güvenlik güçleri, enerji, yargı başta olmak üzere devlet bürokrasinin Şiileştirilmesi ve mezhepçi kadrolaşmalara gidilmesi Sünnî Araplarda dışlanmışlık duygusunu büyük ölçüde artırdı. Ayrılıkçı politikaları protesto gösterilerine sertlikle müdahale edilmesi, Sünnî Arapların merkezî hükûmete olan bağlılığını iyice zayıflattı.

Mart 2011’de Suriye’de başlayan Esad rejimi ile sivil halk arasındaki iç savaşta, Maliki yönetiminin Beşar Esad’a destek vermesi ve İran’la birlikte bir mezhep ittifakı çerçevesinde hareket etmesi, hem Sünnî Arapları hem de Kürtleri ciddi biçimde rahatsız etti.

Federal sistem

İşgal sonrası yürürlüğe konulan Irak anayasası, federal bir devlet yapısı öngörüyordu. Anayasada; bir veya daha fazla sayıda vilayetin anayasada belirtildiği şekilde talep etmesi durumunda referandumla bir bölge oluşturma hakkına sahip olduğu, bu Anayasanın kurulacak yeni bölgeleri tanıyacağı hükmü yer alıyordu. Anayasal yapının da teşviki ile, Irak’ta etnik ve mezhep kimliklerinin şekillendirdiği coğrafyalarda, federal bölge talepleri ortaya çıkmaya başladı ve yerel siyasete etnik ve mezhep kimlikleri hâkim oldu. Musul, Anbar ve Selahaddin’de Sünniler, Basra, Meysan, Zikar, Babil, Necef, Kerbela, Kadısiye, Muthanna ve Vasit’te Şiilerin hâkim olduğu yerel yönetimler teşekkül etti. Kürtler, zaten kendi bölgelerinde özerkliğe kavuşmuşlardı. Aşiretler, Irak’ta siyaseti belirleyen temel yapılar haline geldi.

Federalist taleplerin arttığı ortamda, Maliki’nin üniter yapıyı koruma adına uyguladığı sert yönetim, ayrışmayı iyice körükledi.

Petrol paylaşımı

Irak Anayasası’nın 112. maddesinde yer alan, “Federal Hükûmet, mevcut yataklardan çıkarılan petrol ve doğal gaz yönetimini Bölge Hükûmetleri ve Vilayetlerle birlikte yapar.” hükmü, Kürtler ve Sünnî Araplar ile merkezi hükûmet arasında ihtilaf konusu haline geldi. Kürtler ve Sünnî Araplar, “mevcut yataklar” ifadesinin, yeni açılacak petrol ve doğalgaz rezervlerini kapsamadığını, dolayısıyla, yeni yataklardan elde edilecek gelirlerden merkezi hükûmetin pay alma hakkı olmadığını iddia ettiler. Kürt Federe Devleti’nin, yaptığı uluslararası anlaşmalar ile, çıkarılan petrolün uluslararası piyasaya sevki için Türkiye ile müşterek yeni boru hatları inşa etmeye kalkması Merkezi hükûmetin tepkisine neden oldu. Anayasa hükmüne rağmen, merkezi hükûmetin Bölgesel Kürt Yönetimine bağlı peşmergelere bütçeden pay vermemekte direnmesi gerginliği iyice artırdı. Ve Kürtlerle Şii Araplar arasındaki 2003’ten itibaren kurulan ittifak sona erdi.

Öte yandan, Sünnî ve Kürt bölgelerindeki yöneticiler, merkezi yönetimin mezhepçi sâiklerle Sünnî ve Kürt bölgelerinde petrol arama ve üretim çalışmaları yapmadığını, zenginleşmelerinin istenmediğini iddia ettiler.  Sünnîlerin ağırlıklı olarak yaşadığı orta ve batı Irak bölgelerinin petrol bakımından zayıf olması, Sünnîlerin endişesini daha da artırdı.

Ayrışmaya giden yol

Nuri El-Maliki’nin uygulamalarından memnun olmayan Iyad Allavi liderliğindeki Irakiye listesi ve Sadr grubu hükûmet içi muhalefete başladı. Ülkedeki hoşnutsuzluk, gerek Sünnî gerekse Şiiler arasında federasyon eğilimlerini artırdı. Irak Meclis Başkanı Usame El Nuceyfi Musul’da Sünnîler için özel bir bölge talep etti.  Sünnî Arapların çoğunluğu oluşturduğu Selahattin Vilayeti Meclisi 27 Ekim 2011 tarihinde federalizm oylaması yaptı ve oy çokluğuyla bu konuyu referanduma taşıma kararı alındı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin, ABD askerinin Irak’tan çekilmesinin üstünden 24 saat geçmeden, Maliki yönetimi tarafından hakkında yurtdışına çıkma yasağı getirilmesi ve tutuklatılmak istenmesinin ardından Haşimi’nin önce Erbil’e, sonra Ankara’ya sığınması ile Irak’ta, Sünnî-Şii çatışmasına dönüşecek yeni bir sürecin önü açılmış oldu.

Maliki yönetimine yönelik Sünnî ve Kürt muhalefetine Sadr Hareketi lideri Mukteda Es-Sadr’da katıldı. Kürtler ve Sünnî Arapların ittifak görüşmeleri çerçevesinde, Tarık El-Haşimi ile Mesut Barzani 19 Nisan 2012 tarihinde İstanbul’da bir araya geldiler. Türkiye’deki görüşmenin hemen ardından, 28 Nisan 2012 tarihinde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Irak Parlamentosu Başkanı Usame El-Nuceyfi, El-Irakiye listesi lideri Iyad Allavi ve Mukteda Es-Sadr birlikte “beşli toplantı” düzenlendiler. Maliki hükûmetinden güvenoyunun çekilmesi ve Maliki’nin üçüncü dönemde yeniden başbakan olmamasının müzakere edildiği toplantının sonunda, Talabani dışındaki tüm taraflar 8 maddelik bir plan üzerinde anlaşmaya vardılar.

Nuri El- Maliki’nin, aşırı güç gösterisine dayalı siyasetinin bir devamı olarak, 2012 yılının son çeyreğinde, “ihtilaflı bölgeler” olarak adlandırılan Kerkük, Selahaddin ve Diyala’da görev yapmak üzere, doğrudan kendisine bağlı “Dicle Operasyonlar Komutanlığı” kurması, Kürtleri ve Sünnî Arapları çileden çıkarmaya yetti. Maliki ordusu ile peşmergeler çatıştı.

20 Aralık 2012’de Irakiye Listesi’nin Sünnî liderlerinden Maliye Bakanı Rafi İsavi’nin Felluce’deki evine ve Bağdat’taki ofisine “anti terör” kapsamında baskın yapılarak, 150’ye yakın korumasının tutuklanması ilişkileri iyice gerdi. Sünnîleri sindirmeye yönelik olarak algılanan bu operasyon, Musul, Anbar, Diyala ve Kerkük’te Maliki aleyhtarı çok büyük gösterilere sebep oldu.

2013 Nisan ayının sonunda, Kerkük’e bağlı Havice ilçesinde Irak Ordusu’nun protestoculara ateş açması sonucu 50’nin üstünde Sünnî protestocu hayatını kaybetti. Bu katliamın tetiklediği gösteriler sırasında, Mayıs ayında 1045 kişi öldü.

28 Aralık 2013 tarihinde, Sünni Milletvekili Ahmet Alvani hakkında, teröre destek verdiği ve Sünnîlerin hükümet karşıtı protesto gösterilerini yönlendirdiği iddiasıyla tutuklanması için Nuri El- Maliki’ye bağlı özel timler tarafından Anbar’da düzenlenen operasyonda, Alvani’nin kardeşi ve korumalarının öldürülmesi ve kendisinin tutuklanması, Sünnî Arapları ayağa kaldırdı. 40 Sünni Arap milletvekili milletvekilliğinden istifa etti. Bu son olay, 2014’te yaşanacak olan gelişmelerin habercisiydi.

Harekete geçen IŞİD Anbar’a girdi, Felluce ile Ramadi’nin kontrolünü ele geçirdi. Daha önce ABD işgal ordusuna karşı savaşmış olan Sünnî Arap aşiretler de, “Aşiret Devrimciler Askeri Meclisi” çatısı altında merkezi hükumete karşı örgütlendiler.

Kaosun devam etmekte olduğu Irak’ta, 2005 ve 2010 seçimlerinin aksine, Türkiye’nin Sünnî Araplar nezdinde insiyatif kullanmadığı 30 Nisan 2014 Irak genel seçimlerine Sünnî guruplar parçalanmış olarak girdiler ve başarı elde edemediler. Nuri Maliki önderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu, 92 milletvekili kazanarak seçimlerde birinci olarak çıktı. Maliki’nin Şii bir çoğunluk hükumeti kuracağının ortaya çıkması, Sünnîlerde büyük rahatsızlık yarattı. Ve nihayet, 6 Haziran günü IŞİD’in Musul’a girmesi ve Irak ordusunun savaşmadan çekilmesiyle, Irak’ta yeni bir döneme girilmiş oldu.

Felluce ve Ramadi’de başlayan, Musul ile devam eden isyanın IŞİD’e bağlanmasına, Irak’ın önde gelen liderleri itiraz ettiler. Irak eski cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık El Haşimi’ye göre bu, Şii Maliki yönetimine karşı bir Sünnî başkaldırısıydı.

Nitekim, Irak’ın en büyük aşireti konumunda olan ve Anbar eyaletini kontrol eden Duleymilerin lideri Ali Hatem El Süleymani, Londra’da yayımlanan Şarkül Evsat gazetesine verdiği röportajda, Irak’taki Sünni isyanın ardındaki gerçek faktörün IŞİD değil; Duleymi, Şammar, Tikriti ve Duri gibi Sünni aşiretlerin oluşturduğu koalisyonun olduğunu, bu isyanın Irak Başbakanı Nuri Maliki’ye karşı kollektif bir aşiret devrimi olduğunu iddia etmiştir. Irak’ta en iyi çözümün bölünme olacağını vurgulayan Ali Hatem El Süleymani, IŞİD’in Bağdat’a doğru ilerlemesinin merkezi hükümete karşı Sünni ayaklanmasının bir parçası olduğunu vurguladıktan sonra, ‘Aşiret devrimcileri bu devrimin baş aktörleridir. Irak bölünmeye doğru gidiyor. İki seçenek var ya Irak kan gölüne dönecek ya da her topluluk kendini yönetecek’ demiştir.

Cemaat el-Tevhid vel-Cihad’dan Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’e

Batılılarca “The Islamic State in Iraq and the Levant (ISIS)” olarak adlandırılan Irak Şam İslam Devleti (IŞID), “Cemaat el-Tevhid vel-Cihad“ adıyla 2003 yılında, Ebu Musa Zerkavi tarafından Irak’ta kuruldu. Irak’ta bir yandan Sünnîler ile ABD işgal güçleri, diğer yandan Sünnîler ve Şiiler arasında çatışmanın devam ettiği sırada Bakuba’yı merkez olarak belirleyen örgüt, Babil, Ambar, Kerkük, Diyala ve Selahaddin gibi sünni şehirlerde taraftar buldu ve teşkilatlandı. Cemaat el-Tevhid vel-Cihad örgütü, bu dönemde Irak’ta savaşan 16 farklı direniş örgütünden birisi olarak ortaya çıktı.

Ekim 2004’te El Kaide’ye bağlanan örgüt “Tanzim Kaidat el-Cihad fi Bilad el-Rafidayn” adını aldı ve artık “Irak el Kaidesi” olarak adlandırılmaya başlandı. El-Anbar Vilayeti başta olmak üzere ülkenin bazı önem­li Sünni bölgelerinden ABD ve Irak güvenlik güçlerine karşı ciddi mukavemette bulunarak kendisinden söz ettirdi. Örgüt, Ocak 2006’da başka mücahit guruplarla birleşerek “Mücahidin Şûra Konseyi”ne dönüştü. 7 Haziran 2006’da Irak’ta ABD tarafından düzenlenen askeri bir operasyonla Ebu Musa Zerkavi öldürüldü. Yerine Ebu Hamza el Muhacir geçti. Aynı yıl Ekim 2006’da, “Irak İslam Devleti”ni ilan ettiler.

Eski Irak Baas Ordusu’nda general olan Hacı Bekir’in örgüte katılmasından sonra, eski baasçı askerlerde örgüte dahil oldular ve savaş gücünü yükselttiler.

2010 Nisan’ında, ABD ve Irak güçleri, Sisar bölgesinde Irak İslam Devleti örgütünün liderleri Ebu Ömer el Bağdadi ve Ebu Hamza el Muhacir’in kaldıkları eve ortak bir operasyon düzenledi. Operasyonda her ikisi de öldürüldü. 1971 Samarra doğumlu Prof. Ebu Bekir El Bağdadi örgütün yeni lideri oldu.

Irak İslam Devleti, Suriye’de Fatih Ebu Muhammed el-Cevlani liderliğinde el-Nusra Cephesi kurarak Esad rejimine karşı savaşmaya başladı. Ancak, el-Nusra Cephesi’nin başarıları ve bir Suriye örgütüne dönüşmesi Irak İslam Devleti lider kadrolarında rahatsızlık yarattı. Ve biat tartışmaları el-Nusra’yı böldü.

 

Irak İslam Devleti, 2013 yılında, “Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)” adını aldı. IŞİD’e bağlı güçlerin Suriye’de Esad yönetimiyle savaşmak yerine muhalif güçlerle çatışmaya girmesi ve sadece alan hakimiyetini hedeflemesi,  Suriye’de ele geçirdiği petrol alanlarından Baas ordusuna benzin satması, IŞİD’in bilinen kimliğinin sorgulanmasına ve muhalif güçlerin kendisine güvensizlik duymasına neden oldu.

Velhasıl, Irak’ın Sünnî bölgelerinde yaşanan hadiselerin bir Sünnî aşiret isyanı mı, IŞİD’in bölgede devletleşme projesi mi olduğu, toz bulutu dağıldığında görülecektir.

SDE Dergi – Temmuz 2014 sayısı

Kategoriler: Yazılar