Ortadoğu’da, yavaş yavaş ulusal sınırların kaybolduğu ve ulus devletlerin yok olmaya yüz tuttuğu çalkantılı bir döneme girilmektedir. 1.Dünya savaşının galipleri İngiltere ve Fransa’nın manda yönetimleri altında Ceziretü’l-Arab’da (Suudi Arabistan, Yemen Cumhuriyeti, Uman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Küveyt sınırları içinde kalan bölge) oluşturdukları suni ulus devletler, kurulduklarından bu yana, hem kendi halkları nazarında hem de çoğu Müslüman halklar nazarında sürekli meşruiyet problemleri yaşamışlardır. Hilafetin yıkılmasına sebebiyet vermeleri, dinen kutsal sayılan toprakları Müslüman olmayanların işgaline açmaları ve Ceziretü’l-Arab’ın parçalanmasına sebebiyet vermeleri dolayısıyla, hem kurucu hem de hali hazır yöneticiler kendi halkları tarafından sorgulanmaktadır.

Ortadoğu’daki bu gelişmeler ışığında, İslâm dünyasının parçalanmanın önüne geçmek üzere, Paris Barış Konferansı’na sunulan 23 Haziran 1919 Tarihli Osmanlı Muhtırası, bir kez daha hatırlanmayı hak etmektedir .

Mütareke sonrası barış arayışları

1.Dünya Savaşı’nın, Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu İttifak kuvvetlerinin mağlubiyeti ile sonuçlanması üzerine, mağlup devletlerin 1918 yılı içinde galip devletlerle imzaladıkları mütarekeler (silah bırakma) ile bu savaş sona erdirilmişti.

Her mütarekenin prensip olarak, bir barış antlaşmasına bağlanması gerekliliği dolayısıyla, 18 Ocak 1919’da Paris’te, Paris Konferansı adı verilen bir müzakere süreci başlatıldı. Konferansa, İttifak devletlerine karşı savaşmış veya savaş ilân etmiş 32 devlet katılmıştı. Ancak, bu konferansın gerçek hâkimleri ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’ydı. ABD Başkanı Wilson’un 8 Ocak 1918’de ilân ettiği 14 maddelik Wilson prensipleri çerçevesinde cereyan eden müzakereler sonucunda İtilâf Devletleri, Almanya ile 28 Haziran 1919’da Versailles, Avusturya ile Eylül 1919’da Saint Germain, Bulgaristan ile 27 Kasım 1919’da Neuilly ve Macaristan ile 4 Haziran 1920’da Trianon barış anlaşması imzaladılar. Diğer mağlup devletlerden farklı olarak, bizimle barış anlaşması imzalamak için, Osmanlı Devleti’nin ve Hilafetin ortadan kalkmasını altı yıl beklediler.

Paris Barış Konferansın iki asıl maksadı vardı. İlki, Kıta Avrupası’nın güvenliği için Almanya’yı etkisiz hale getirecek bir barış antlaşmasının hazırlanması ve Almanlara imzalatılmasıydı. İkincisi; Türklerin İstanbul’dan çıkarılması, İstanbul ve Boğazlar’ın uluslararası denetime verilmesi, Araplar, Kürtler ve Ermeniler için Osmanlı toprakları üzerinde manda rejimleri kurulmasıydı.

23 Haziran 1919 Tarihli Osmanlı Muhtırası

Defalarca müracaat etmesine rağmen Paris Barış Konferansı’na çağrılmayan Osmanlı Devleti, nihayet 30 Mayıs 1919’da bu Konferansa davet edildi. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline İslâm dünyasının (özellikle konferansta hazır bulunan Hintli delegelerin) gösterdiği şiddetli tepki, Osmanlı Hükûmeti’nin bu konferansa davet edilmesini sağlamıştı. Konferans’ta Osmanlı Devleti’ni temsil etmek üzere, Sadrazam Damad Ferid Paşa ile eski Sadrazam Tevfik Paşa delege, Maliye Nazırı Tevfik Bey ile Şura-yı Devlet Reisi Rıza Tevfik Beyler delege danışmanı olarak atandılar.

Konferansa katılan Sadrazam Damad Ferid Paşa önce, 17 Haziran’da, Paris Konferansı Onlar Konseyi’nde bir konuşma yaptı. Ardından, 23 Haziran’da, hükûmet tarafından hazırlanan ve Meclis-i Vükelâ tarafından kabul edilen resmi bir muhtırayı Konferansa sundu. Bu muhtırada Osmanlı Hükûmeti, savaş sonrası İmparatorluğun yeni teşkilatını açıklıyordu.

Muhtıranın başlangıcında; Osmanlı Devleti’nin 1.Dünya Savaşına girmesinin millet iradesi dışında olduğu belirtildikten sonra, Osmanlı Devleti’nin tarihi boyunca fikir ve vicdan hürriyetini gerçekleştirdiği, Paris Antlaşması (1856) ile Avrupa büyük devletlerinden birisi olarak tarihte yerini aldığı ifade ediliyor ve batılı devletlerin dostane yardımlarıyla, geçmişte olduğu gibi gelecekte de terakki ve tekâmül yoluna devam etmeyi ümit ettiği belirtiliyordu.

İmparatorluğun yeni teşkilatının açıklandığı Muhtıranın devamında, Türkiye’yi alâkadar eden meselenin üç ayrı cephesi olmasına rağmen, hal tarzına varılması cihetinden her üç cephenin de ayrılmaz bir bütün teşkil ettiği beyan ediliyordu:

“Bu cepheler aşağıdaki gibidir:

a) Avrupa’da Trakya

b) Asya’daki Türk kısımları

c) Arabistan

Binaenaleyh, Osmanlı delegasyonu Sulh Konferansı’na âtideki mülâhazaları arzetmekle şeref duyar.”

Âtide (muhtıranın devamında) yer alan mülahazalar 6 madde haline açıklanmıştır. Sırasıyla; Trakya, Küçük Asya, Kıyıya Yakın Adalar, Ermenistan, Arabistan ile Mısır ve Kıbrıs.

Muhtırada; Trakya sınırı, Edirne’nin kolayca bir taarruza maruz kalmaması için Gümülcine’den başlatılmış, Kıyıya Yakın Adaların tarihi ve iktisadi nokta-i nazardan geniş bir muhtariyet idaresi ile Osmanlı hâkimiyetine bırakılması talep edilmiş, Müttefik Devletlerin Erivan’da kurulan Ermeni Cumhuriyeti’ni tanıması halinde sınırların müzakere edileceği bildirilmiştir.

Bugünkü Ortadoğu’yu ilgilendiren, Küçük Asya, Arabistan, Mısır ve Kıbrıs’la ilgili yeni teşkilat talebi muhtırada aşağıdaki gibi yer almıştır.

Küçük Asya

“Türk toprakları, Asya’da kuzeyde, Karadeniz, doğuda, harpten evvel olduğu gibi, Türk-Rus ve Türk-İran hudutları, güneyde ise Halep’in Akdeniz’e kadar uzanan kısmının bir parçası dâhil, Musul ve Diyarbakır vilâyetleri ile hudutlanmıştır.”

Muhtıra’da güneydeki Türk toprakları olarak tarif edilen coğrafya; Kerkük livası’ndan başlayarak Musul, Re’sü’l-ayn ve Halep’den geçmek suretiyle Lazkiye’nin kuzeyindeki İbn-i Hani Burnu’nu içine alan bölgeydi.

Arabistan

“Türk Şehirlerinin güneyine düşen ve harbten evvel Osmanlı İmparatorluğu’nun ayrılmaz bir parçasını teşkil eden Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Irak ve diğer bütün vilâyetler, majeste Sultanın hâkimiyeti altında geniş bir muhtariyet idaresine sahip olacaklardır. Mukaddes yerlere (Mekke, Medine ve Kudüs’e) Sultan tarafından mümessiller tayin edilecek ve mahdut miktarda bir muhafız kıtası bulundurulacaktır. Mukaddes yerlere her sene sürre alayları gönderilmesi usulü, Halifeliğin eski imtiyazlarından birisi olmak sıfatıyle, mûtâd ve merasimle devam edecektir.

Vakıf iradlarının tevzii, mâzide olduğu gibi, hiç engele maruz bırakılmaksızın devam etmelidir. Bu vakıflar Osmanlı sultanları kısmen de şahıslar tarafından tesis edilmiş olup daima Halife tarafından idare edilmiştir. Bu sistem aynen devam etmelidir.

Her muhtar vilâyet valisi, Hicaz’ınki hariç, Sultan tarafından tâyin edilecektir. Hicaz için, burası ile fazla ilgisi bulunan devletle hususi teşkilât hususunda bir anlaşmaya varılabilir. Bütün Arap memleketlerinde, emaret veya muhtar vilâyetler topraklarında Osmanlı bayrağı dalgalanacaktır. Adâlet, Sultan namına icra edilecek ve paralarda Sultanın ismi, tura kullanılacaktır.”

Mısır ve Kıbrıs

“Osmanlı Hükûmeti Mısır ile Kıbrıs Adası hakkındaki siyasi statünün açıkça tebarüz ettirilmesi için münasip zamanda Britanya Hükûmeti ile müzakerelere girişmeğe hazırdır.” [1]

Muhtıranın devamında; yukarıda bahsedilen teşkilat kurulur kurulmaz müttefikler arası işgal kuvvetlerinin kısa bir zaman zarfında Osmanlı topraklarından çekilmesi istenmiş ve halkın İmparatorluğun parçalanmasını veya bölünmesini kabul etmediği, asırlardan beri kurulmuş olup takdis edilen Osmanlı birliğinden ayrılmak istemeyen halka hiçbir Hükûmetin muhalefet edemeyeceği ilan edilmiştir.

Meclis-i Vükelâ tarafından kabul edilen ve devletin yeni teşkilatını açıklayan bu muhtıra, İtilâf Devletleri temsilcileri tarafından şaşkınlık ve hiddetle karşılandı. Yenik ve ezik olarak huzura gelmesi beklenen Osmanlı Devleti, geri adım atmıyor, sadece 1914 savaş öncesi sınırlarını değil, Balkan savaşı öncesindeki Türk-Bulgar sınırını, 1877-1878 Türk-Rus savaşı öncesi Poti’ye kadar olan Elviye-i Selâse ile Ahıska ve Ahılkelek dâhil Kafkasya sınırını talep ediyordu.

İtilâf Devletleri, 25 Haziran’da, Osmanlı Muhtırası’na hakaret dolu karşı bir muhtıra yayınlayarak cevap verdiler. Muhtırada özetle; Osmanlı Devleti’nin kaderini belirleme yetkisinin, devlet içindeki halkların istek ve çıkarlarına uygun olarak, İtilâf Devletleri’ne ait olduğunu belirttiler ve Türkleri basit düşünceli, diğer halkları yönetmekten yoksun, bozuk ahlak ve entrikaya dayanan kötü gelenek sahibi olmakla suçladılar.

Muhtıra, Misâk-ı Millî Beyânnâmesine kaynaklık etmiştir

Çoğu zaman, hayalci ve realpolitike aykırı diye yaftalanan 23 Haziran 1919 tarihli muhtıra ve yeni devlet teşkilatı, 28 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından kabul edilen Misâk-ı Millî Beyânnâmesi’ne de kaynak teşkil etmiştir.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından kabul edilen Misâk-ı Millî Beyânnâmesi’nin devlet sınırlarını tayin eden hükümleri şöyledir:

  1. “Osmanlı Devleti’nin sadece Arap çoğunluğunun yaşadığı, 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin imzalanması sırasında işgal altında kalan kısımlarının mukadderatı ahalisinin serbestçe vereceği oylara göre belirleneceğinden adı geçen mütareke hattının içinde ve dışında dinen, ırken, emelen birleşmiş, karşılıklı sevgi ve fedakârlık hisleriyle dolu, örfî ve içtimaî haklarıyla mahallî şartlara tamamen riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple ayrılma kabul etmez bir bütündür.
  2. Ahalisi ilk serbest kaldığı zamanda genel oylarıyla anavatana katılmış olan elviye-i selâse (Kars, Ardahan, Batum) için gerektiğinde tekrar genel oya başvurulmasını kabul ederiz.
  3. Trakya barışına bağlanan Batı Trakya’nın hukukî durumunun tesbiti de orada yaşayanların serbestçe beyan edecekleri oylara göre belirlenmelidir.”

Çizilen Mîsâk-ı Millî Haritası’nda, İskenderiye-Port Said hizasına kadar olan bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak toprakları ile Adalar, Kıbrıs ve Batum yeni Türkiye’nin sınırları içinde yer alıyordu. Bu harita 23 Haziran 1919 tarihli muhtıra ile uyumluydu. Ne var ki, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması ile Batum Gürcistan’a bırakıldı, 20 Ekim’de imzalanan Ankara İtilâfnâmesi’yle de Suriye ve Lübnan Fransa’ya terk edildi.

Nihayet, Türkiye tarafından 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasıyla, Mîsâk-ı Millî sınırları içinde gösterilen Irak, Filistin, Kıbrıs, Ege adaları ve Batı Trakya yeni Türkiye Devleti sınırları dışında bırakıldı. Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesi ile Türkiye, bu antlaşmada belirlenen sınırları dışındaki topraklar üzerinde sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçti.

23 Haziran Muhtırası Mîsâk-ı Millî Beyannamesi’ne kaynaklık etmekle birlikte, Mîsâk-ı Millî Beyannamesi’nde Halifenin Arap coğrafyasında Hilafetten doğan hakları hiç bahis konusu edilmedi. Bu, mukaddes yerler (Mekke, Medine ve Kudüs) üzerindeki haklardan bir manada vazgeçildiğini gösteriyordu.

Hint Müslümanlarının isyan beyannameleri, 23 Haziran Muhtırâsının izlerini taşıyordu

Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamaya ve yok etmeye yönelik İtilaf Devletleri’nin politikaları en çok Hintli Müslümanlardan tepki gördü. Zira, 1. Dünya Savaşı’nın asıl galibi olan İngiliz ordularının önemli bir kısmı Hintlilerden oluşuyordu. Dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıtılmasından ve Hilafetin fonksiyonsuz hale getirilmesinden kendilerini de sorumlu görüyorlardı. Bunu engellemek için var güçleriyle İngiltere’ye baskı yapıyorlardı.

Hint Hilafet Konferansı’nın 15-17 Şubat 1920’de yapılan Bombay toplantısında kabul edilen Manifestosu, Osmanlı Devleti’nin 23 Haziran tarihli muhtırası ile birebir paralellik arz etmesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Manifesto’nun Argüman (Gerekçe) kısmında, manifestoda yer alan taleplerin dünya Müslümanlarının da talebi olduğu hususu şöyle ifade edilmiştir:

“Bu talepler, Hindistan Müslümanlarının dünyanın her yerindeki Müslümanlarla ortak duygularına ve dini esaslara dayanmaktadır. Hilafet, kutsal topraklar ve Ceziretü’l-Arab’a ilişkin bu talep, Kur’an veya hadisle desteklenirken, diğerleri diğer dini kaynaklarla beslenmektedir. Bu talebin kutsal topraklara ilişkin kısmı, ayrıca Majesteleri Hükûmeti namına Hindistan Hükûmetinin ilanı ile Fransa ve Rusya hükumetlerinin 2 Kasım 1914 tarihli kararıyla desteklenmektedir.” [2]

Manifesto’da Müslümanların talepleri şöyle açıklanmıştır:

“Hindistan Müslümanlarının Türkiye ile barış antlaşmasına ilişkin talepleri iki kısma ayrılabilir:

1-Hilafete ilişkin talepler

2-Ceziretü’l-Arap ve İslâm’ın kutsal topraklarına ilişkin talepler.

Hilafete ilişkin talep Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş başındaki haliyle korunmasından oluşmaktadır. Bunun istisnası, her ne kadar Türklerin kötü muamele ettiği iddiaları ispatlanamamışsa da, gayrimüslim ulusların istedikleri takdirde, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bağımsız devlet onuruyla bağdaşacak şekilde garanti altına alınmış bir özerk yönetime sahip olmalarıdır.

İkinci talep ise, Ceziretü’l-Arab, yani Müslüman dini makamlar tarafından belirlenen bölge ve İslâm’ın kutsal topraklarının muhafızlığına ilişkindir.

Arabistan; Akdeniz, Kızıldeniz, Hint Okyanusu, İran Körfezi, Dicle ve Fırat ile sınırlanan bölgedir. Kutsal topraklar ise üç kutsal şehir, Mekke, Medine ve Kudüs ile kutsal mabetler yani Necef, Kerbela, Samarra, Kazımiye ve Bağdat’ı kapsamaktadır.

Aslında bu talep ilkine dâhil edilebilir; ancak kutsal toprakların muhafızlığı, İslâm’ın kuruluşundan bu yana hilafetin kontrolü altında olması nedeniyle ondan farklıdır. Osmanlı ülkesinin sınırları değişmişse de, bu bölgenin sınırları hiç değişmemiştir. Bu talep, gerçek bir Arap bağımsız yönetimini de dışlamaz. Ama konuyu bilenlerin, ardındaki hakikatsizliği görebildiği mevcut düzenlemeyi dışlar. Bu talebin, her ne kadar halifenin bağımsızlığını kabul etseler bile, Şerif Hüseyin ve Emir Faysal tarafından yapıldığı söylenen taleple çatıştığı bilinmektedir.”

Başta Hint Müslümanları olmak üzere, dünya Müslümanlarının hilafeti muhafaza çabalarına karşın, TBMM 3 Mart 1924’te kendi eliyle hilafeti ilga etti. Lozan Barış Antlaşması’nı İngiltere’nin 16 Temmuz 1924 tarihinde imzalamasından sonra, 6 yıl süren mütareke süreci sona erdi.

Sonuç

Her ne kadar Türkiye’de bu hassasiyet kaybolmuş olsa da; Müslümanların geneli bakımından kutsal toprakların sahipliği, yani kutsal şehirler (Mekke, Medine ve Kudüs) ile kutsal mekânların (Necef, Kerbela, Samarra, Kazımiye ve Bağdat) sahipliği önem taşımakta, bu yerlerin gayrimüslimlerin işgali altında olmaması dini bir vecibe olarak görülmektedir.

Tarih boyu hilafet yönetimi altında bulundurulan ve korunan kutsal toprakların dağınıklığı, mezheplerin çatışma alanı haline gelmesi ve gayrimüslim güçlerin işgali altında bulundurulmaya devam etmesi halkların yönetime itirazlarının ve çatışmaların kaynağı haline gelecektir. Bu nedenle, kutsal şehirlerin ve kutsal mekânların tek otorite altında birleştirilmesine ilişkin taleplerin yükselmesi sürpriz sayılmamalıdır.

23 Haziran 1919 Muhtırası, savaşta yenilmiş, bitkin düşmüş, aşağılanmış devletin Müslümanların dağınıklığına ve kutsal toprakların manda adı altında gayrimüslim işgaline uğramasına rıza göstermeme iradesini ortaya koyması ve diretmesi, daha önemlisi Devletimizin tabii sınırlarını işaret etmek bakımından devlet hafızasına bırakılan bir vasiyet olarak değerlendirildiğinde tarihi öneme haiz bir belgedir.

[1] Celâl Bayar, Ben de Yazdım, VII, İstanbul 1969, s.2325-2329 (Belge 122)

[2] H.Kemal Aziz, Hilafet Hareketi Hindistan 1915-1933, Mahya Yayıncılık tarafından yayına hazırlanan kitap taslağı Bölüm 20.

*Not: Stratejik Düşünce Dergisinin (Ekim 2014) 59’uncu sayısında yayımlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar