Yazımızın birinci bölümünde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2014 yılını “Filistin Halkıyla Dayanışma Uluslararası Yılı” ilan etmiş olması dolayısıyla, 2014 yılında iki devletli çözüm çabalarının yoğunlaşacağına dikkat çekmiş, Filistin meselesini çözmeye yönelik müzakerelerin tarihini ele alarak, El-Aksa intifadasına kadar olan süreci değerlendirmiştik.

Yazımızın bu bölümünde, El-Aksa intifadasından sonraki gelişmeler ve barış müzakerelerinin geleceği konu edilecektir.

Arap Barış Girişimi

İntifadanın devam ettiği süre içindeki çatışma ve saldırılarda Filistin tarafından 1238, İsrail tarafından 366 olmak üzere toplam 1604 kişi öldü.

2 Aralık 2001’de Kudüs’te ve Hayfa’da meydana gelen dört patlamada 26 kişi öldü, 220 kişi yaralandı. Saldırıyı Hamas üstlendi. İsrail hükümeti, Arafat’ı saldırıdan sorumlu tuttu.  Ertesi gün İsrail, Gazze’ye ve Batı Şeria’ya saldırdı. Batı Şeria’da birçok eve füze isabet ederken, Gazze’deki hedef Arafat oldu. İsrail Güvenlik Kabinesi, 13 Aralık’ta Arafat’la tüm ilişkilerini kesme kararı aldı ve Arafat’ı saldırı dalgasının doğrudan sorumlusu olmakla suçladı.

İntifadanın dünya kamuoyunda meydana getirdiği etki ve Filistin’in gündemden inmemesi sebebiyle, çatışmaları sona erdirme ve bir barış imkânı bulma yolunda çabalar yoğunlaştı. İki Devletli çözümü öngören barış planı ilk defa, şümullü olarak, Suudi Arabistan Kralı Abdullah tarafından 2002 yılında Beyrut’ta Arap Birliği zirvesine sunuldu ve Arap Birliği tarafından benimsendi. Bundan sonra bu plan “Arap Barış Girişimi” olarak isimlendirildi.

Arap Barış Girişimi; İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesini, BM Güvenlik Konseyi’nin 194 sayılı kararı çerçevesinde Filistinli mülteciler sorununa adil bir çözüm bulunulmasını, 1967 sınırlarında kurulacak ve başkenti Doğu Kudüs olacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmekteydi. Bu barış planına göre Filistin tarafı, Yahudi bölgesinin ve Batı Duvarı’nın Ağlama Duvarı kısmının hâkimiyetini İsrail’e devredecek, eski şehrin kalan kısmındaki hâkimiyetini koruyacaktır.  Yine bu plana göre; kurulacak Filistin devleti savunma amaçlı olarak silahlanabilecek, kendi hava sahası ve karasularına sahip olacak, bunun karşılığında Arap ülkeleri Arap-İsrail çatışmasını bitmiş kabul edecekler ve kapsayıcı bir barış süreci çerçevesinde İsrail ile normal ilişkiler kuracaklardır.

Arap Barış Girişimi’nin öngördüğü toprakların paylaşılması, Kudüs’ün statüsü, mültecilerin dönüşü, tam bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına ilişkin bu plan gündeme geldiğinde, İsrail tarafından kabul görmedi. 1967’de işgal edilen tüm topraklardan İsrail’in çekilmesini öngören maddenin İsrail’in milli güvenliğini tehlikeye atacağı, mülteci meselesinin Arap Girişimi doğrultusunda çözülmesi halinde demografik olarak devletin Yahudi karakterinin bozulacağı gerekçesiyle bu plana itiraz ettiler. Yine, 1980 yılında kabul ettikleri Kudüs Yasası ile Kudüs’ün bir bütün olarak İsrail’in ebedi başkenti olduğunu, bu nedenle Kudüs’ün statüsünün tartışılamayacağını iddia ettiler. Arap ülkeleri ile ilişkilerin normalleşmesi konusunda ise, İsrail’in varlığına muhalif İslamcı hükumetlerin iktidarı ele geçirmeleri ihtimaline karşı, güven ortamının oluşabilmesi için zamana ihtiyaç olduğunu öne sürdüler.

2003 Dörtlü Görüşmeleri

Ortadoğu Dörtlüsü (ABD, Rusya, AB ve BM) 30 Nisan 2003 tarihinde, 2005 yılına kadar Ortadoğu’daki çatışmaya iki devlet prensibi çerçevesinde son vermeyi amaçlayan bir yol haritasını açıkladı. “İsrail- Filistin Çatışmasına İki Devletli Bir Çözüm İçin Performansa Dayalı Yol Haritası”, Madrid Konferansında ortaya sürülen “barış karşılığı toprak” ilkesi esas alınarak ve taraflar ile Arap Barış Girişimi’nin daha önce anlaşmaya varmış olduğu Güvenlik Konseyi’nin 242 (1967), 338 (1973) ve 1397 (2002) sayılı kararlarına dayanan ve ölçülebilir adımların uygulanacağı üç aşamalı bir plandı.

ABD yönetimi, yeni bir Filistin başbakanı atanana kadar planı yayınlamayacağı konusunda ısrar etmiş ve Arafat’ı Mahmud Abbas’ı başbakan olarak atamaya icbar etmişti. Nitekim, düzeltilmiş Yol haritası  30 Nisan 2003’te Abbas’ın meclisten güvenoyu almasının ardından aynı gün, taraflara sunuldu.

Yol Haritası’nın hayata geçirilmesi ile alakalı olarak ilk görüşme 3-4 Haziran 2003 tarihinde Mısır’ın Şarm el-Şeyh kasabasında W.Bush ile Filistin’in yeni başbakanı Mahmut Abbas, Mısır, Ürdün, Bahreyn ve Suudi Arabistan arasında gerçekleşmiş, bu görüşmede Suriye ve Lübnan dışlanmıştır. 5 Haziran’da ise Ürdün’ün Akabe kentinde yapılan toplantıya W.Bush, Ariel Şaron, Mahmud Abbas ve Kral Abdullah katılmıştır. Arafat’ın yerine sürece Mahmud Abbas’ın monte edilmesiyle başlayan süreci müteakip yapılan bu zirvelerde Filistin direnişini tasfiye etmek ve bu süreçte Arap devletlerinden destek almak hedeflenmişti.

2007 Annapolis Konferansı

27 Kasım 2007’de, Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’ın ev sa­hipliğinde Annapolis’te kırkı aşkın ülke temsilcisinin katılımıyla bir konferans düzenlendi. İsrail’i tanımayan Suriye ve Suudi Arabistan gibi pekçok Arap ülkesi de ilk defa, bu kadar yüksek düzeyli bir toplantıda, İsrailli yetkililerle aynı ortamda bulunmayı kabul etti.

Bu konferansta konuşan ABD Başkanı George W. Bush, Filistin ve İsrail’in barış görüşmelerini derhal yeniden başlatacağını ve 2008 yılının sonuna kadar, Kudüs’ün sahipliği, mültecilerin yurtlarına dönmesi, sınırın çizilmesi ve yerleşim merkezlerinin geleceği gibi çekirdek sorunlar üzerinde barış anlaşmasına varmaya çalışacaklarını ilan etti. Konferans’tan sonra İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile Filistin Devleti Başkanı Mahmud Abbas, konferans­ta çizilen yol haritasını ve ayrıntılarını yaptıkları direkt görüşmelerde ele aldılar.

İsrail yine kuralı değiştirmedi, barış sürecinin inisiyatifi dışına çıktığı her dönemde olduğu gibi bu defada süreci sabote etti.  27 Aralık 2008 tarihinde başlayan ve 22 gün süren bir Gazze saldırısı yaptı. Saldırıları sonucu, 347’si çocuk 1.393 Filistinli hayatını kaybetti, 19.400’den fazla Filistinli de yaralandı. Dünya gündemini sarsan İsrail’in Gazze saldırıları ile Annapolis süreci çökmüş oldu. 2006 Kasım’ından 2008 Eylül’üne kadar İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Mahmud Abbas ile 36 kez bir araya gelmesine rağmen bu görüşmelerden beklenen sonuç alınamadı.

Gazze saldırısı, Annapolis Konferansı’nın ardından Filistin-İsrail problemine aracılık etme konusunda inisiyatif alan Türkiye’nin İsrail’le ilişkisinin tamamen değişmesine sebep oldu ve yerini sertleşen politikalara bıraktı. Türkiye, 2006 yılında meşru seçimleri kazandığı halde, terörist suçlaması ile iktidardan uzaklaştırılan Hamas’ın Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabulü ve Hamas ile Fetih arasındaki problemlerin çözümü için gayret ediyordu. Gazze bombardımanını takip eden 2009’daki Davos zirvesi ile birlikte İsrail ile ilişkiler kopma noktasına geldi. Mayıs 2010’da gerçekleşen Mavi Marmara saldırısı, ilişkileri tamiri imkansız bir noktaya taşıdı. Türkiye bu yeni dönemde, önde gelen ülkelerin İsrail’e sağladığı dokunulmazlık zırhının Filistin meselesini çözümsüzlüğe mahkûm ettiğini seslendirmeye başladı.

Bölge ülkelerinde başlayan Arap baharı ile birlikte, Türkiye’nin İsrail karşısındaki politikası ve duruşu Arap halkları tarafından da desteklenmeye başladı. Ekonomik krizlerle başı dertte olan batı ülkelerinin kendi içlerine dönmeleriyle İsrail yalnızlaşmıştı.

Obama’nın Ortadoğu Barış Planı

ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında başlattığı “Ortadoğu Barış Planı” konusunda Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell’i görevlendirdi ve ardından 4 Haziran 2009 tarihinde tüm İslam dünyasına mesaj vermek için Kahire’ye gitti, burada bir konuşma yaptı. Konuşmasında İsrail ile ülkesi arasında güçlü bağların bulunduğunu ve İsrail’in Yahudi anavatanı özleminin haklı olduğunu dile getirdikten sonra İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimleri genişletmesine karşı olduğunu, bunların uluslararası hukuka aykırı olduğunu, genişlemenin durması gerektiğini vurguladı, Amerika’nın, Filistinlilerin devlet özlemine duyarsız kalamayacağını belirtti.

Ancak, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinin inşası konusundaki vazgeçmez tutumu ve Hamas ve El-Fetih arasındaki anlaşmazlık, Obama’nın Ortadoğu barışına yönelik girişimlerinin tıkanmasına neden oldu.

İsrail Barış Girişimi

2011 yılına gelindiğinde, İsrail’in önde gelen siyasetçi ve devlet adamlarından yaklaşık 40 kişilik bir grup Araplarla barış için yeni bir girişim başlattılar. Aralarında Mossad ve Şin Bet (İsrail iç güvenlik teşkilatı) eski başkanları ve askerlerin yer aldığı grup, İsrail’in uluslararası kamuoyunda yalnızlaştırıldığını ve barışa karşı olarak gösterildiğini, İsrail’in bir barış inisiyatifi göstermesinin vaktinin geldiğini açıklayarak, Arap Ligi tarafından 2002 ve 2007 yıllarında hazırlanan “Arap Barış İnisiyatifi”nden esinlenerek “İsrail Barış İnisiyatifi” adlı bir belgeyi 31 Mart 2011 tarihinde imzaladılar.

Belge; esas olarak 1967 sınırlarına dönülmesini, başkenti “Doğu Kudüs” olan, Batı Şeria’nın hemen hemen hepsine ve Gazze’ye hâkim bir Filistin Devleti kurulmasını, İsrail’in Golan Tepeleri’nden çekilmesi planını teklif ediyordu. Bu planda, Batı Şeria’da en fazla %7’lik bir toprak değişimi teklif ediliyor, söz konuşu değiş tokuşta Kudüs’teki Yahudi mahallelerin İsrail tarafında, Arap mahallerinin de Filistin tarafında kalması, Mescid-i Aksa’yı bulunduran tepenin hiçbir ülkeye ait olmaması öngörülüyor, Ağlama Duvarı ve Eski Şehrin Yahudi mahallesini bulunduran kısımları İsrail’e bırakılıyordu. Her iki devletin güvenliği için bölgesel güvenlik mekanizmaları ile ekonomik işbirliği projeleri öngörüyordu.

Belgede; mülteciler konusunda, Filistinli mültecilerin ancak yeni Filistin Devleti’ne göç etmesi durumunda mültecilere maddi tazminat verilmesi teklif ediliyor, Filistin Devleti’nin Filistinli bir ulus-devlet, İsrail’in de Yahudiler için, içinde barındırdığı Arap azınlığın Yahudilerle eşit haklara sahip olduğu bir ulus-devlet olması benimseniyordu.

2012 Gazze saldırısı

İsrail, 14 Kasım 2012’de Gazze’ye yönelik bir saldırı başlattı. “Savunma Sütunu” adı verilen ve 7 gün süren saldırının sonunda Türkiye-Mısır-Katar üçlüsünün çabaları sonucunda 21 Kasım 2012 tarihi itibari ile ateşkes sağlandı. Bu saldırılarda yaklaşık yarısı çocuk, yaşlı ve kadın olmak üzere 167 Filistinli hayatını kaybetmiş, 1200’den fazla Filistinli de yaralanmıştı.

Bu saldırı, Filistin Devleti’nin BM’deki statüsünü “gözlemciden” “üye olmayan gözlemci devlete” taşıyacak 29 Kasım’daki Genel Kurul oylaması öncesine denk gelmesi bakımından dikkat çekiciydi. Diğer taraftan Tunus, Libya, Mısır ve diğer Müslüman ülkelerde Müslüman Kardeşler ve benzeri İslami hareketlerin iktidara gelmesi sebebiyle güvenlik endişesi duyan İsrail’in bu saldırıyı gözdağı amaçlı yaptığı kanaati yaygınlaştı.

Nitekim, saldırının hemen ardından İsrail’i kınayan Mısır, büyükelçisini bu ülkeden çektiği gibi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’de BM Güvenlik Konseyi’ni ve Arap Birliği’ni acil toplantıya çağırmış ve Gazze’yi yalnız bırakmayacaklarını söylemişti. Yine Gazze’ye giden Tunus Dışişleri Bakanı Refik Abdülselam’ın “İsrail dünyanın ve aynı zamanda Arap ülkelerinin değiştiğini ve köprünün altından çok sular aktığını bilmelidir. İsrail kuvvet kullanmaya devam edemez, uluslararası hukukun üstünde değildir ve ayrıcalıklı bir konumu yoktur. İsrail’i kınıyoruz” demişti. Mısır, Arap Birliği’ni de harekete geçirmiş, Birlik 17 Kasım’da Dışişleri Bakanları düzeyinde acil olarak toplanmış ancak kınama dışında bir karar alamamıştı. Özellikle Türkiye’nin tenkidleri karşısında Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil el-Arabi başkanlığında Mısır, Tunus, Fas, Irak, Sudan, Lübnan, Filistin yönetimi, Kuveyt ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarından oluşan Arap Birliği heyeti 20 Kasım’da Gazze’yi ziyaret etmişti.

Yeniden başlayan görüşmeler

Üç yıldır İsrail ve Filistin arasında tamamen duran görüşmeler, 2013 yılının Temmuz ayında tekrar başladı. Bölgede mekik diplomasisi yürüten ABD Dışişleri bakanı John Kerry’nin girişimiyle, 29 Nisan 2014 tarihine kadar nihai statü anlaşması için dokuz aylık bir müzakere süreci planlandı.

Barış sürecinin en zorlu konusunun Yahudi yerleşim yerleri meselesi olacağı açıktır. 1980’de İsrail meclisinin kabul ettiği yasa ile de Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak ilan eden İsrail, halen Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ni uluslararası hukuka aykırı olarak işgali altında tutmaya devam etmektedir.

 

BM Güvenlik Konseyi 22 Mart 1979’da aldığı 446 sayılı kararla, Yahudi yerleşimlerinin hukuki geçerliliğinin olmadığını ilan etmiş ve İsrail’i 1967’den itibaren işgal altında tuttuğu topraklara kendi nüfusunu yerleştirmekten, toprakların yasal statüsünü, fiziki coğrafyasını ve demografik yapısını değiştirmekten men etmiştir. BM Güvenlik Konseyi, 1980 yılında aldığı 465 sayılı kararla İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında yer alan Yahudi yerleşimlerinin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini, dolayısıyla yasa dışı olduğunu tekraren ilan etmiştir.

1996’dan 2000’e Filistin toprakları

Kaynak:  İsrail Siyasetini Anlama Kılavuzu, Ufuk Ulutaş, Selin M. Bölme, Gülşah Neslihan Demir, Furkan Torlak, Saliha Ziya SETA Yayınları XIX, Aralık 2012, shf.181

Uluslararası hukukun yasaklamasına rağmen işgal topraklarında Yahudi yerleşim yerleri kurulmaya ısrarla devam edilmiştir. 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren Filistinlilerin özel mülkiyeti niteliğindeki arazilere gerek İsrail devleti gerekse bizzat Yahudi yerleşimciler tarafından zorla ve şiddet kullanılarak el konulmaya başlanmıştır. Doğu Kudüs dâhil Batı Şeria bölgesinde bulunan yerleşim birimlerinde ikamet eden Yahudi yerleşimcilerin nüfusu hâlihazırda 600,000’ i geçmiş durumdadır.  İsrail Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te yerleşim yerleri inşasına devam ederek bir yandan Filistin’in tarım arazilerini ve su kaynaklarını kendi kontrolüne alıp Filistinlileri ekonomik olarak kendisine bağımlı kılmayı bir yandan da gelecekte kurulabilecek bir Filistin devletinin temelini oluşturacak bu toprakları denetim altında tutmayı hedeflemiştir.

 

Sonuç

2013 yılı Haziran başıyla birlikte, başta Türkiye olmak üzere Arap Baharı’nın etkilediği Mısır, Tunus ve Libya’da İslamcı-muhafazakâr hükumetlerin devrilmesine yönelik bir sürecin başlatıldığı görülmektedir.

İsrail’in 2012 Gazze saldırısı sırasında ona karşı ittifak kuran ve birlikte hareket eden bu yönetimlerin birer birer ortadan kaldırılmak istenmesi, ABD neoconları ve İsrail’in planlaması dâhilinde yürütülen ve bölgenin siyasi haritasının yeniden dizayn edilmesini hedefleyen bir proje olarak değerlendirilmektedir.

Nitekim, Mısır’da, seçilmiş Müslüman Kardeşler iktidarının askeri bir darbeyle devrilmesinden sonra Camp David çizgisinin temsilcisi odakları tekrar işbaşına geçmiştir. Türkiye’de de 2013 yılında Gezi Olayları ile başlayan iktidar karşıtı gösteriler 17 Aralık’ta yeni bir boyut kazanmış, bu defa devlet içindeki “paralel devlet” adı verilen unsurlar aracılığıyla hükumetin seçimleri kaybetmesine yönelik bürokratik hamleler peşpeşe gelmiştir. Başbakanın “Dost-modern darbe” diye tabir ettiği bu darbe teşebbüsüne destek verenlerin ortak şikâyeti, AK Parti hükumetinin İsrail’i eleştiren politikaları olmuştur. Tunus ve Libya’da da siyaseti kaos içinde tutma ameliyesi başarıyla yürütülmektedir.

İsrail ve işbirliği içinde hareket ettiği ABD neoconları, 2014 yılında İslamcı iktidarları uzaklaştırmak, Hamas’ı müzakereler dışında tutmak suretiyle, Mahmud Abbas yönetimiyle birlikte 2014 Filistin Halkıyla Dayanışma Uluslararası Yılı’nda arzularına uygun şekilde Filistin meselesini çözmek istemektedirler.

Ancak, halkların iradesine rağmen bölge devletlerinin siyasetini tayin etmeye yönelik bu teşebbüslerin kalıcı bir barış tesis etme kabiliyetinin olmayacağı açıktır.

SD 52.sayı Mart 2014

 

 

 

Kategoriler: Yazılar