Bir Vak’ayi Şerriye: 27 Mayıs

 

1960 yılının başından itibaren Menderes hükümeti ABD’ye ve NATO’ya körü körüne teslim olma politikasından vazgeçme, Sovyetler Birliği başta olmak üzere komşu ülkelerle karşılıklı güven ve işbirliğine dayalı politikalar geliştirme yönünde adımlar atmaya başlamıştı. Hükümet, ABD’den gizli olarak, 15 Temmuzda Başbakanın Sovyetler Birliği’ne bir ziyaret yapmasını planladı. Bu yeni eksen arayışı, hemen hepsi ABD’de askeri eğitim görmüş olan 38 darbeci subay tarafından düzenlenen 27 Mayıs askeri darbesi ile sona erdirildi ve hükümetiktidardan düşürüldü.

İhtilali yapan Milli Birlik Komitesi yayınlamış olduğu darbe bildirisinde, NATO ve CENTO’ya bağlılıklarını ilan etmiş, Cemal Gürsel darbenin hemen ertesi günü ABD Büyükelçisi Fletcher Warren ile yaptığı görüşmede, ABD ile müttefik olunduğunun ve Ankara’nın Amerikan politikasının kesinlikle değişmeyeceğinin güvencesini vermişti. ABD, darbeci subaylar eliyle Türkiye’nin eksen dışına kaymasını önlemiş, NATO, CENTO ve ABD’ye bağlılık açıklamaları darbecilerin 30 Mayıs 1960 tarihinde ABD tarafından tanınmasıyla ödüllendirilmişti.

Darbe sadece DP hükümetinin yıkılmasıyla sonuçlanmamıştı. Orduda, ABD-NATO ekseninin planlama ve finansmanı ile büyük bir tasfiye işlemi başlatılmıştı. 27 Mayıs darbesinden sonra 275 general ve amiralle, 7.000 albay, yarbay ve binbaşı rütbesindeki subay ordudan tasfiye edilmişti. ABD Büyükelçisi Warren’in 11 Ağustos 1960 tarihli raporuna göre, emekliye sevk edilen subaylar, generallerin % 90’ı, albayların % 55’i, yarbayların % 40’ı, binbaşıların da % 5’ydi. Emekli İnkılâp Subayları (EMİNSU) olarak bilinen bu tasfiye hareketinin finansmanı tamamen ABD’den temin edilmişti. Tasfiyenin amacı, 1952’de resmen NATO’ya üye olan Türk ordusunun hem teşkilât yapısı, hem de tarih ve düşman algısı bakımından NATO standartlarına uygun hale getirilememesi idi. Türkiye’nin NATO inisiyatifi dışına çıkmaması için, ordunun NATO konseptine bağlanması, Amerikan harp doktrinlerine göre biçimlendirilmesi gerekiyordu. Bu tasfiyeyle TSK, NATO standartlarına ve konseptine uygun olarak yeniden yapılandırılmaya başlandı. Geçen yüzyılın modernleşme çabalarının Alman hâkimiyetine teslim olmayla sonuçlandığı gibi, ABD-NATO eliyle modernleşme çabası da, bu güçlerin ülkede hâkimiyet kurmasıyla neticelenecekti.

27 Ma­yıs 1960’ta ihtilâl yapan cuntanın 1954 yılında kurulduğu bilinmektedir. Bu tarih, darbe gerekçesi olarak DP aleyhine öne sürülen hemen hiçbir iddianın vukuu bulmadığı bir dönemdi. 1946 yılına kadar gerek Meclis’te gerekse Bakanlar Kurulu’nda ağırlıklı olarak temsil edilen askeri kesim, çok partili sisteme geçildikten sonra, bu ağırlığını ve sistem üzerindeki mutlak kontrolünü kaybetmişti. Seçimler yoluyla işletilen demokratik sistem devam ettiği müddetçe, sistem üzerinde tekrar hâkimiyet kurmak, pozitivist düşüncenin hedefi olan “aydınlık” bir toplumu inşa etmek onlar için mümkün değildi. Cunta pusuya yatıp uygun konjonktürü beklemişti. 1960 yılında yapılan darbe, aynı dünya görüşünü paylaşan ve “zinde kuvvetler” olarak adlandırılan akademisyen, gazeteci, aydın, bürokrat, hukukçu işbirliği ile gerçekleştirilmişti. Yassıada muhakemelerinin sonucunda, DP iktidarının başbakanının, dışişleri bakanının ve maliye bakanının idama mahkûm edilmesi siyasi hafızada derin izler bırakmıştı. Bu idamlar, daha sonraki dönemlerde, askeri vesayet sistemi dışına çıkma eğilimi gösteren sivil siyaseti hizaya getirmek için sürekli hatırlatılacaktı.

Darbe gerçekleştikte bir süre sonra, Cuntacılar (Mil­li Bir­lik Ko­mi­te­si- MBK) arasında çatışma çıktı ve iktidarı sivillere devretmeye yanaşmayan 14’ler diğerleri tarafından yurt­dı­şı­na gön­de­ri­le­rek tas­fi­ye edil­di. Anayasa’da yapılan düzenlemelerle vesayet rejimini garanti altına alan Mil­li Bir­lik Ko­mi­te­si’nin seçimlere giderek iktidarı siyasi partilere devretme isteği, ordu içerisinde birtakım subayların tepki göstermesine neden oldu. İktidarı sivillere terk etme politikası, bazı üst düzey komutanların da desteklediği, “Si­lah­lı Kuv­vet­ler Bir­li­ği” (SKB) adında bir başka cunta yapısını ortaya çıkardı. Bu cuntaya göre devrim, seçimlere gitmek için değil toplumsal yapının değiştirilmesi ve Atatürkçülüğe dönüşü sağlamak için yapılmıştı, ancak bu hedefler henüz gerçekleştirilememişti. Bu düşüncedeki subaylar, 27 Mayıs’ın seçimlerle tasfiye edildiğini ve “Atatürkçülüğe değil İnönücülüğe dönüldüğünü” iddia ediyorlardı. Onlara göre; seçimler demagoji ve oportünizmle halkı aldatan siyasilerin sandıktan çıkması sonucunu doğuruyordu ve daima tutucu zihniyetin sahipleri iktidarı elde ediyordu, halkın yararına olan devrimleri yapacak kadroların yönetime geçmesi ancak sandık dışından, ihtilaller yoluyla mümkündü. Bu cunta mensuplarının 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerindeki iki darbe girişimi üst subay-siyasetçi işbirliği ile bastırıldı. Cuntanın liderlerinden Albay Talat Aydemir ile Binbaşı Fethi Gürcan idam edildi. Bu cuntayla ilişiği bulunan pek çok subay ordudan ihraç edildi. Ancak bu damar, sivil zinde kuvvetlerin de desteği ile TSK içinde kuvvetli şekilde temsil edilmeye devam etti.

27 Mayıs darbesinden sonra, subayları sivillerin yozlaştırıcı (!) etkisinden korumak için, hızla lojmanlaşma süreci başlatıldı. Subayların hayatı karargâh ile lojman, orduevleri ve tatil kampları arasına hapsedildi. Bu durumun ister istemez sivil-asker kesim arasında bir yabancılaşmaya sebep olduğu zaman içerisinde ortaya çıktı.

1908’den itibaren ülkeyi yönetmekte olan askeri yapı, çok partili siyasi hayata geçildikten sonra kaybetmiş olduğu mevzileri kendilerine tekrar kazandıracak ve devlet üzerinde vesayetlerini devam ettirecek bir takım kurumları 1961 Anayasası’na monte etti. 1961 Anayasası’nın 111. maddesiyle kurulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), bu amaca en iyi hizmet eden kurum oldu. Kurulduğundan itibaren MGK, istişârî fonksiyonunu aşan bir şekilde, ordunun iç siyasete müdahale zeminini hazırlayan ve toplantılarda sivillere askerin talimatlarının dikte edildiği yer olarak faaliyet gösterdi. Cumhuriyet kurulduktan sonra, dört bir tarafımızın düşmanla çevrili olduğu ve Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı propagandasının güçlü bir şekilde yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması, askerin sivil alanı tahakkümü altına alacak şekilde genişlemesini meşrulaştırıyordu. Buna içerideki irtica ve bölücülük tehdidi de ilave edildiğinde bu vesayet rejimine itiraz edecek bir sebep kalmıyordu. Zira, güvenlik sözkonusu olunca, demokrasi talepleri fanteziden öte anlam taşımıyordu. Nitekim, 28 Şubat’tan sonra “sözkonusu vatan ise gerisi teferruattır” sloganıyla, bu vesayet rejiminin bazı siviller tarafından içselleştirilmesi sağlanacak, demokrasi ve insan hakları talepleri teferruta indirilecekti.

Türkiye’nin ABD-NATO ekseni ile ilişkilerinde Kıbrıs en belirleyici faktör olageldi. Kıbrıs Rumlarının silahlanması ve adada yaşayan Türklere karşı katliama girişmeleri üzerine Türk hükümeti, 2 Haziran 1964 tarihinde Kıbrıs‘a çıkarma yapma kararını açıklamıştı. Bu karara ABD çok sert tepki gösterdi. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye oldukça kaba ve aşağılayıcı üslupla yazılmış bir mektup gönderdi. Mektupta; NATO müttefiklerinin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir harekât neticesinde ortaya çıkacak muhtemel bir Sovyet müdahalesine karşı NATO’nun Türkiye’yi müdafaa etmek mükellefiyetinin olmadığı, Birleşmiş Milletlerin Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki göstereceği, Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına muvafakat edilmeyeceği, Türkiye’nin ABD ile yeniden ve en geniş ölçüde istişâre etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğine dair Başkan Johnson’a teminat verilmediği takdirde, NATO Konseyi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acilen toplantıya çağrılacağı bildiriliyordu. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmişti.

Bu mektup, 1947’den 1964’e kadar devam eden Türk-Amerikan münasebetlerinde bir kırılmaya sebep olmuş, dış politikasını ABD’ye endeksleyen, güvenliğini NATO’ya terk eden Türkiye’yi şok etmişti. Sözkonusu mektup, 1960 yılında başlatılan fakat askeri bir darbeyle yarıda kalan Türk-Sovyet münasebetlerinin tekrar canlanmasına sebebiyet verdi. Türk-Amerikan ilişkilerinin iyice zayıfladığı bu dönemde, Sovyetlerin daveti üzerine Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in 30 Ekim 1964 tarihinde Moskova’yı ziyareti, Türk-Sovyet ilişkilerinde yeni bir dönemi başlattı. Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosigin’in 3 Temmuz 1965’de, haftalık Akis dergisine verdiği demeçte; “Biz politik sahada, ekonomik sahada, kültürel sahada işbirliği yapmalıyız… Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den hiç bir toprak talebi bulunmadığını size beyan ederim” sözleri, her iki ülke arasında yeni bir güven ve işbirliği havasının doğmasına zemin hazırlamıştı. Dostluk ilişkisi, 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Sovyetler Birliği’ni ziyareti ile doruk noktasına ulaştı. Bu dönemde İskenderun demir-çelik sanayi, İzmir’de Aliağa rafinerisi, Seydişehir alüminyum kompleksi gibi büyük sınai projeler Sovyet kredisi ve mühendisliği ile gerçekleştirilmişti.

Bir demir perde ülkesiyle geliştirilen bu ilişki, ABD’yi çok rahatsız etmiş, Türkiye ABD’nin kendisine çizmiş olduğu kırmızı çizgileri ihlal etmişti. 27 Mayıs darbesinden sonra hazırlanan 05 Ekim 1960 tarihli “ABD’nin Türkiye Politikası” konulu ABD Ulusal Güvenlik Raporunda, Türkiye’nin ABD çizgisi dışına çıkmasının ve Sovyetlerle bağımsız ilişki geliştirmesinin önüne geçilmesi politika olarak benimsenmişti. Sözkonusu raporda;

“ABD’nin ekonomik savunma politikasına uygun olarak, Sino-Sovyet bloku için gerekli stratejik mallarının ihracını sınırlandırma ve yasaklama konusunda Türkiye’yi zorlamak ve Türkiye’yi;

a) Belli bazı duyarlı alanlarda Sino-Sovyet blokunun yardımını kabul etmeme,

b) Bu bloka ekonomik bağlılık yaratacak şekilde Sino-Sovyet bloku ile ticari ilişkiler geliştirme ya da ABD çıkarlarını ciddi biçimde tehdide yönelik ilişkiler geliştirmeme konusunda uyarmak.” gerektiği belirtilmişti.

1967 yılından itibaren Türkiye’nin Ortadoğu politikaları da değişmiş, 1967 Arap-İsrail savaşı başlar başlamaz Türk hükümeti, Türkiye’deki Amerikan üslerinin Araplara karşı kullanılmayacağını ilan etmiş, İsrail’le savaşan Mısır, Ürdün ve Suriye’ye yiyecek ve giyecek malzemesi göndermiş, dış politikada İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi tezini savunmuş, Rabat’ta toplanan İslâm Zirvesi Konferansı’na Dışişleri Bakanı düzeyinde katılarak yıllar sonra İslâm Âlemiyle bir araya gelmişti.

Bu politikalar gerek ABD, gerekse NATO tarafından kabul edilmesi mümkün olmayan değişimlerdi. Sovyetlerle iyi ilişkilerin yükselişe geçtiği dönemde ülkede sol örgütler ve antikomünist milliyetçi örgütler türemeye başladı, daha önce karşılaşılmayan türden eylemler patlak verdi. 12 Mart 1971’de TSK tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokan parlamento ve hükümete muhtıra verdi. Demirel hükümeti istifa etti. Bu muhtıradan sonra, aralarında İstanbul, Ankara ve İzmir’in de bulunduğu 11 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Ülkede komünist avına çıkılarak geniş kapsamlı tutuklamalar yapıldı. Ordu içerisinde 9 Martçılar olarak bilinen sol bir askeri darbe yanlısı subay kadrosu tasfiye edildi. Sonuç olarak, Sovyetlerle kurulan iyi ilişkiler bir kez daha sona erdirildi.

İlerleyen dönemlerde, 12 Mart muhtırasını hazırlayan örgütlenmeleri ve eylemleri kontrgerillanın yaptığı iddia edildi. Kontrgerilla, Varşova Paktı’nın NATO üyesi ülkeleri işgali ihtimaline karşı cephe gerisinde direniş başlatmak amacıyla NATO tarafından kurulan gizli örgütlerdi. İddialara göre Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra bu örgütlenme Türkiye’de de yapılmış, 1952 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kurulan bu örgüt daha sonra, 1956 yılında Özel Harp Dairesi adını almıştı. Özel Harp Dairesi’nin ilk Lojistik Şube Müdürü olup, Özel Harp Dairesi’nde sekiz yıl görev yapan Albay İsmail Tansu, 09.10.2007 tarihli Sabah Gazetesi’ne verdiği röportajda, Özel Harp Dairesi’ni Amerikalıların teklifi üzerine kurduklarını, zaten Amerika’nın Toroslar’da kendi karargâhları olduğunu, burada CIA mensuplarının görev yaptığını açıklıyordu. Tansu’nun ifadesine göre, Ruslar işgal ettiğinde Türkiye hükümetinin dışarıda kurulacağı yer bile belliydi. Özel Harp Dairesi’ne alınan siviller, karargâhla irtibatlı olarak görev yapıyorlardı. Tansu, silah depoları ve yerlerini Amerikalılarla birlikte kontrol ettiklerini, kendilerinin Amerikalıların binasına gidip geldiklerini, onların da kendilerine geldiklerini açıklıyordu. İsmail Tansu, “Görüştüğümüz Amerikalıların hepsi CIA mensubuydu. Başlarında albay vardı. Bütün harekât işlerimiz ortaktı” diyordu.

12 Mart’la birlikte ordu içerisinde ikili bir Atatürkçülük yapısı ortaya çıkmıştı. Öteden beri, solculuğu Atatürkçü olmanın gereği olarak gören kesimlere karşı, komünist düşmanı olan cumhuriyetçi muhafazakâr/devletçi bir Atatürkçülük daha ortaya çıkmıştı. Son Atatürkçülük yorumunun taraftarları 12 Mart muhtırasını verdikten başka, 12 Eylül 1980’de bir de askeri darbe yapacaklardı. Atatürkçülük birbirine zıt kesimlerin düşünce ve faaliyetlerini meşrulaştırma aracı haline dönüşmüştü.

Amerika ile Dalgalı İlişkiler ve 12 Eylül Darbesi

15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un Yunanlı subaylar öncülüğünde bir darbeyle devrilmesi ve darbecilerin Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’ni ilan etmeleri Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a askeri müdahalesi sonucunu doğurdu. İki aşamada yapılan harekâtın sonunda, adanın % 38’i Türklerin kontrolüne geçti. CHP-MSP hükümeti Kıbrıs harekâtından önce de, 1971 yılında cuntacıların kurdurduğu Nihat Erim hükümetinin Amerikan taleplerine boyun eğerek koymuş olduğu haşhaş ekimi yasağını 1 Temmuz 1974’den itibaren kaldırmıştı. ABD, Türkiye’nin haşhaş ekimini serbest bırakmasına ve Kıbrıs’a müdahalesine silah ambargosu koyarak oldukça sert tepki göstermişti. 1975 Şubatından 1978 Eylülüne kadar süren ambargo iki ülke ilişkilerinde yeni bir kırılma yaratmıştı. Türkiye’nin ambargonun kaldırılması talebini reddeden Amerikan Temsilciler Meclisi kararına tepki olarak Türk hükümeti Amerika’ya verdiği bir nota ile, 3 Temmuz 1969 tarihli Türk Amerikan Savunma İşbirliği Anlaşmasını (Defense Cooperation Agreement-DCA), 26 Temmuz 1975 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırdığını ve Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin bu tarihten itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “kontrol ve gözetimi” altına gireceğini bildirmişti. Türkiye bu üs ve tesisleri kontrol ve gözetimi altına aldı. 1976 yılında yumuşayan ilişkiler sonucunda, 26 Mart 1976’da üsler konusunda yeni bir Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı.

Dışarıda Amerika ve Yunanistan’la sıkıntılı ilişkiler sürerken, yurt içinde anarşi ve terör tırmanışa geçmiş, ekonomik darboğaza girilmişti. 1970’li yılların sonuna yaklaşıldığında, toplumdaki ayrışmalar sağ-sol şeklindeki ideolojik farklılıklardan mezhep ve etnik köken çevresinde kümelenmelere ve çatışmalara dönüşmüştü. İlan edilen sıkıyönetime rağmen, günde ortalama 35 insanımız ölüyordu. Halk bu kanlı çatışmaların bitirilmesi için neredeyse darbe duasına çıkacak hale gelmişti. Ancak, bu duanın kabulü için beklemek gerekecekti. Dönemin Harp Akademileri Komutanı Bedrettin Demirel “Darbe şartlarının olgunlaşması için bir sene bekledik”, sözleriyle darbe şartlarının oluşması için nasıl pusuda beklediklerini ifşa edecekti.

Bu sırada uluslararası ilişkilerde çok önemli değişiklikler yaşanıyordu. 1979 yılında Asya’da yaşanan iki önemli olay, ABD’nin bu kıtadaki menfaatlerini alt-üst etmişti. Bunlardan birisi, Afganistan’da gerçekleştirilen komünist darbeyi müteakip 1979 Aralık ayında Sovyet Kızıl Ordusunun bu ülkeyi işgaliydi. Afganistan’ın işgali Sovyetler’e, Basra Körfezine, Ortadoğu petrollerine ve Hint Okyanusuna ulaşmanın yollarını açıyordu. Diğer önemli olay, İran’da ABD’nin büyük müttefiki şahlık rejimini sona erdiren Humeyni devrimiydi. Her iki olay da, Batı dünyasının enerji güvenliğini tehlikeye düşürecek, Batı Asya ve Orta Doğunun stratejik yapısında mühim değişmelere sebebiyet verecek değişikliklerdi.

ABD gerek Afganistan’da Ruslara karşı mücahitlerin yürüttüğü savaşa destek vermeleri için, gerekse İran Şii devrimini kuşatmaları bakımından iki Sünni ülkede, Türkiye ve Pakistan’da “Yeşil Kuşak” projesini uygulamaya koydu. Türkiye’de yeşil kuşak projesi, anarşi ve teröre karşı hükümete darbe yapan 12 Eylül cuntası tarafından tatbik edildi. ABD Dışişleri Türkiye masası şefi Paul Henze darbeyi “Our boys have done…” (Bizim çocuklar işi başardı), sözleriyle Washington’a bildirmiş, “our boys” darbecilerin müstear ismi gibi kullanılır olmuştu. “Yeşil Kuşak” projesinin uygulayıcısı Kenan Evren, darbe sonrası yaptığı konuşmalarda sürekli dine vurgu yapıyor, konuşmalarını ayet ve hadislerle referanslandırıyordu. 1982 darbe Anayasasının 24’üncü maddesiyle, orta öğretim kurumlarında din kültürü ve ahlak öğretimi zorunlu hale getirilmişti. Bu ilginç bir durumdu. Dini talepler karşısında “irticai kalkışma” refleksi ile hemen teyakkuz durumuna geçen asker sınıfının, okullara din ve ahlak dersi koydurması, aslında onun temsil etmekte olduğu pozitivist dünya görüşüne taban tabana zıttı.

Cunta “Yeşil Kuşak” projesine ışık yakmış, ama karşılığında, sivillerin hiyerarşik bir şekilde askerlere bağlandığı ve bu durumun 1982 Anayasası’yla hukuki bir meşruiyete kavuşturulduğu yeni bir “askeri vesayet rejimi” kurmuştu. Bu yeni rejim, merkezine milli güvenlik kavramının ve siyasetinin oturtulduğu bir “güvenlik devleti” şeklinde yapılandırılmıştı.

Turgut Özal ve Statükoyla Çatışma

Darbeden sonraki 1983-1993 yılları, Türk siyasi tarihine “Özallı Yıllar” olarak geçmişti. Turgut Özal’ın 12 Eylül Cuntasının hala iş başında olduğu Başbakanlık döneminde, ordu ile ilişkileri sıra dışı biçimde cereyan etmişti. 2 Temmuz 1987’de, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Üruğ’un Necdet Öztorun’a genelkurmay başkanlığı yolunu açmak için erken emekliliğini isteyerek istifa etmesini hükümete emr-i vâki olarak değerlendiren Başbakan Özal, Necdet Öztorun’un yerine Org. Necip Torumtay’ı atamıştı. Sözkonusu atama, 2000’li yıllara yönelik askeri hiyerarşi planlarını bozmuştu.

Başbakan Özal, 18 Haziran 1988 günü, ANAP’ın 2.Olağan Genel Kurulu’nda kontrgerilla elemanı olan Kartal Demirağ’ın saldırısına uğramış, bu olayla bağlantılı görülen dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu 1990 yılında emekliye sevk edilmişti.

Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle Körfez krizi patlak vermiş, Ortadoğu iyiden iyiye ısınmıştı. Turgut Özal, Irak’a müdahale konusunda ABD`ye tam destek veriyor, “bir koyup üç alacağız” sözleriyle ifade ettiği politikayla, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük`e Türk ordusunun da girmesini ve bu bölgenin Türkiye’ye federal şekilde bağlanması suretiyle Kürt probleminin bölgesel olarak çözülmesini tasarlıyordu. Geleneksel dış politikaya aykırı olan bu projeye karşı çıkan Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile görevinden emekliye ayrıldı. Özal’ın bu projesi de gerçekleşmedi.

Savaş sonrasında Kuzey Irak’ta, merkezi Irak hükümetinin saldırılarından Kürtleri korumak için kurulan ve ‘Çekiç Güç’ adı verilen uluslararası hava gücünün Türkiye’de konuşlandırılması, bölgede otorite boşluğuna sebep oldu. Bu boşluk, 2. Kongresi’nde Hakkâri, Van ve Siirt’te silahlı mücadele kararı alan ve 1984 Ağustos’unda Eruh ve Şemdinli ilçelerini basmak suretiyle Türkiye’de eylemlere başlayan PKK örgütünün güçlenmesine zemin sağladı. 1987-1992 yılları, örgütün kadın-çocuk ayrımı yapmadan sivillere yönelik kitlesel katliamlar yaptığı yıllardı.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Kürt sorununun silahla değil, demokratik yöntemlerle çözülmesi gerektiğine inanıyordu. Özal, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Kaya Toperi ve başyaveri kurmay Albay Arslan Güner’e hazırlattığı 10 sayfalık Kürt raporunu 13 Mart 1992 tarihli MGK’da gündeme getirmiş ve genel af da dâhil siyasi-sosyal çözümler ele alınmıştı. ANAP milletvekili Adnan Kahveci’nin hazırlayıp 1992 Mayıs’ında Cumhurbaşkanı’na sunduğu “Kürt sorunu nasıl çözülmez” başlıklı raporu da 27 Ağustos 1992 tarihli MGK toplantısının gündemine getirilmişti. Kürtlere demokratik hakların verilmesi konusunun devlet katında ele alınmaya başlamasından sonra Abdullah Öcalan’da, 16 Mart 1993 tarihinde Lübnan’ın Bar Elias kasabasında bir basın toplantısı yaparak tek taraflı olarak bir aylık ateşkes ilan etmişti. Sakin geçen bir aydan sonra Öcalan, 15 Nisan 1993 tarihinde Celal Talabani ile birlikte Lübnan’da yaptığı basın toplantısında, ateşkesin süresini iki ay daha uzattığını açıkladı. Ancak iki gün sonra Cumhurbaşkanı Özal öldü. Ardından, 24 Mayıs 1993’te Elazığ-Bingöl karayolunda silahsız 33 erin Şemdin Sakık’a bağlı PKK’lı grup tarafından şehit edilmesi, Kürt sorunun silahsız çözüme kavuşturulması politikalarının rafa kaldırılmasına neden olmuştu.

1993 yılı tam bir kaos ve ölüm yılıydı. PKK-Devlet ilişkisini irdeleyen bir kitap üzerinde çalışmakta olan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te suikaste uğramış, JİTEM’in kanun dışı faaliyetlerine karşı çıktığı öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis 17 Şubat 1993’te uçağına yapılan sabotaj sonucu şehit edilmişti. Kürt sorunun demokratik yoldan çözülmesine yönelik projelerin aktörlerinden olan Adnan Kahveci 5 Şubat 1993’te bir trafik kazasında, Cumhurbaşkanı Özal 17 Nisan 1993’te şüpheli şekilde ölmüşlerdi. Bu ölümleri, 22 Ekim 1993’te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesi, 4 Kasım 1993’te PKK’yla mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri mahkemede açıklayacağını söyleyen eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in duruşma için gittiği Ankara’da öldürülmesi izlemişti. Aynı yıl mezhep çatışması çıkarmak amaçlı provokasyonların da yapıldığı yıldı. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 37 Alevi yanarak can veriyor, sanki buna misilleme imiş gibi üç gün sonra, Başbağlar köyünde 33 Sünni katlediliyordu.

1993-1997 yıllarında Türkiye bir faili meçhul cinayetler kabristanına dönmüştü. Faili meçhul cinayetlerin 17.500 ‘ü aştığı söyleniyordu. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı emekli Koramiral Atilla Kıyat, 1993-1997 yılları arasında terörle mücadele adı altında işlenen faili meçhul cinayetlerin bir devlet politikası olduğunu, o dönem yüzbaşı ve üsteğmen rütbesinde olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini söylüyordu.

Türkiye’de kaosun hızla tırmandığı 1990’lı yıllar aynı zamanda, eski dünya düzeninin sona erdiği, yeni bir dünya düzeni arayışlarının başladığı yıllar da olmuştu. 29 Ağustos 1991’de Yüksek Sovyet kararı ile Sovyet Komünist Partisi’nin resmen kaldırılmasıyla soğuk savaş dönemi bitmiş, Sovyetler Birliği dağılma sürecine girmişti. Diğer Sovyet cumhuriyetleri gibi, Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Kazakistan da 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Soğuk savaşın bitmesi Türkiye’ye yeni işbirliği ve stratejik genişleme imkânları sunmuştu. Özal’ın “Adriyatikten Çin Seddine Türk Dünyası “ sloganı çerçevesinde, 1992 yılının başlarında Türkiye, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin hepsinde büyükelçilikler açmış, Türk Dünyası ile kucaklaşma dönemi başlamıştı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993’te 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türk dünyası gezisinden sonra vefat etmişti. Ne yazık ki, Özal’ın ölümüyle Türkiye tekrar kendi kabuğuna çekilecekti.

28 Şubat Post-Modern Darbe Süreci

Özal’ın ölümünden sonra, 16 Mayıs 1993 ‘te Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilmiş, 25 Haziran 1993’ten 25 Aralık 1995 seçimlerine kadar ülkeye DYP-SHP Koalisyonu hükümet etmişti. 1995 ‘de yapılan genel seçimlerden Refah Partisinin birinci parti olarak çıkması ve lideri Necmettin Erbakan başbakanlığı’nda RP-DYP koalisyonu kurulması, asker tarafından laik rejimin irtica tehdidi altında olduğu değerlendirmesine yol açtı ve hükümetin bir darbe ile uzaklaştırılması eğilimi güçlendi. Darbe taraftarlarına göre, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Soğuk Savaş bitmiş, komünizm tehlikesi ortadan kalkmıştı. Soğuk Savaş döneminin tehlike algısına uygun olarak 12 Eylül rejimi tarafından semirtilen dinci ve milliyetçi yapılanmaya artık ihtiyaç kalmamıştı. Milli Güvenlik Kurulu’nun asker üyeleri, “Komünizmle ve PKK ile savaş” adı altında ülkeyi ele geçiren irticâyı birinci tehlike olarak değerlendiriyorlardı. 28 Şubat 1997 ‘de demokrasiye balans ayarı çeken Orgeneral Çevik Bir Washington Post muhabirine verdiği demeçte, anti laik akımları yok etmeye birinci öncelik verdiklerini, laiklik karşıtı tehdidin 12 yıldır süren PKK tehdidinden daha ciddi duruma geldiğini söylüyordu.

Silahsız kuvvetler denilen işçi ve işveren örgütleri, yargı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve medya laik rejimi korumak için harekete geçirildi. Bu yıpratma kampanyasının ardından, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında hükümete askerlerin talepleri iletildi, Erbakan MGK kararlarını imzalamak zorunda kaldı. Ardından, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, “Ülkeyi iç savaşa sürüklediği” iddiasıyla RP’nin kapatılması için dava açtı. 10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi. Yargının askeri bürokrasinin ayağına giderek selama durduğu bu brifingle, yargının bile askeri vesayet sisteminin emri altında olduğu gösterildi. Erbakan 17 Haziran’da Başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Bu operasyon “post-modern darbe” olarak darbeler tarihimizde yerini alacaktı. 12 Eylül döneminde uygulanan islâmizasyon, yerini geleneksel laik restorasyona bırakmış, askeri vesayet sistemi zinde kuvvetleri cephe önüne sürerek kendisini yeniden tahkim etmişti.

Darbe öncesinde elleri asalı, Derviş Vahdeti görünümlü Acz-i Mendi gösterilerinin asker zihninde yaşatılan 31 Mart travmasını tahrik etmek için kurgulandığı, ekranlardan düşmeyen Ali Kalkancı-Fadime Şahin ilişkisinin JİTEM elemanı Sisi tarafından tezgâhlandığı sonradan ortaya çıkmıştı. İşin ilginci, kurguya dayalı irtica tehlikesinin paşalar tarafından, 40 bin kişinin ölümüne sebep olan bölücü bir terör örgütünden daha tehlikeli bulunmasıydı. Bu post-modern darbenin enteresan uygulamalarından birisi de, Genelkurmay’ın irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmaları ilan etmesi ve bunlara ambargo koymasıydı. 28 Şubat darbesiyle ordu, her müdahalesinde desteğini gördüğü laik burjuvazi lehine pozisyon almıştı. Bu süreçte bankalardan yaklaşık 50 milyar doların hortumlandığı tespit edilmiş, devlet içi boşaltılan bankalara el koymak zorunda kalmıştı.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 20 Haziran 1997 tarihinde hükümeti kurmakla ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ı görevlendirdi. Yılmaz, ANAP-DSP-DTP ile azınlık hükümet i kurdu, CHP de dışarıdan destekledi. Başbakan Mesut Yılmaz hakkında verilen gensoru önergesinin, 25 Kasım 1998 tarihinde kabul edilmesi üzerine, hükümet düşürüldü. Yerine 17 Ocak 1999 tarihinde Ecevit’in azınlık hükümeti kuruldu. 16 Şubat 1999’da Kenya’nın başkenti Nairobi’de yakalanan Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesini oya çevirmek isteyen Ecevit seçim kararı aldı. Seçime giden Ecevit’in kafası karışıktı, yakın çevresine Amerika’nın bize Apo’yu niye verdiğini anlayamadığını söylüyordu. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra, Ecevit başbakanlığında DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti kuruldu.

Kenya’nın başkenti Nairobi’de yakalanıp Türkiye’ye getirilen Öcalan, 29 Mart 1999 tarihinde İmralı’da Avukatı Hasip Kaplan’la yaptığı görüşmede, “Buraya gelmemle barış görüşmeleri hızlandı. Barış ve kardeşlik sürecine gidiliyor. Devlet buna yönelik. Ben de tüm gücümle bunu istiyorum. Savaş buraya kadardı. Bundan sonra demokratik çözüm. Yetkililer bundan sonra da sürece yardımcı olacak. Bütün Kürtlerin dostluğunu kazanan Türkiye güçlenecektir.” diyordu. Abdullah Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilmesinin ardından, PKK 1999 yılında ‘ateşkes’ ilan etmişti. Hakkında verilen idam kararı ertelenen Öcalan, 2004 yılına kadar vitrinde pek görünmeyecekti.

1 Mart Tezkeresi, Ardından Köklü Dönüşümler

3 Kasım 2002’de yapılan erken genel seçimlerde, Milli görüş çizgisinden ayrılarak 2001’de kurulan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP % 34 oyla 1. parti olurken, bir önceki seçimde baraj dışı kalan CHP % 19’la 2. olmuştu. Halkın içine sindiremediği 28 Şubat döneminin işbirlikçi partileri DSP, MHP, ANAP ile bu sürecin mağdurları FP ve DYP baraj altında kalmıştı. 2001 yılında yaşanan ağır ekonomik kriz bu sonuçta etkili olmuştu.

AKP hükümetinin ilk büyük imtihanı 1 Mart Tezkeresiyle oldu. 20 Mart 2003’te, ABD ve İngiltere önderliğinde oluşturulan koalisyon ordusu “Irak’ı Özgürleştirmek” için bu ülkeyi işgal etmişlerdi. ABD’nin Irak’a müdahalesi öncesinde, bu işgale destek vermek üzere, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Yabancı Ülkelere Gönderilmesi ve Yabancı Silahlı Kuvvetlerin Türkiye’de Bulunması İçin Hükümet’e Yetki Verilmesine İlişkin Başbakanlık Tezkeresi” 25 Şubat 2003’de TBMM’ne sunuldu. Bu tezkere 1 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından reddedildi. Tezkerenin reddedilmesi Amerikalılarda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bu tezkerenin geçeceği varsayımıyla planlama yapan ABD, Irak işgali sırasında Türk hava sahasını, liman ve topraklarını en önemlisi İncirlik Hava Üssü’nü kullanamaması dolayısıyla ağır bir maliyete katlanmıştı.

4 Temmuz 2003 ‘günü, 100 kadar Amerikan askeri ile Barzani’ye bağlı bir gurup peşmergenin, Süleymaniye’de bulunan Türk özel tim bürosuna baskın düzenleyerek askerlerin başına çuval geçirmesi ve tutuklamaları, Türk-ABD ilişkilerinde tamir edilemez bir kırılmaya yol açtı. Bu baskın kamuoyunda 1 Mart tezkeresinin intikamı olarak değerlendirildi. Bu olay, iki ülke ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Stratejik ortaklık lafları artık anlamını yitirmişti.

2000 yılından sonra, Avrupa Birliği’ne üyelik hedefine yönelik politikalar hız kazanmıştı. Sivil-ordu ilişkilerini AB üyesi ülkelerdeki uygulamalarla uyumlu hale getirmek amacıyla, 2001 yılından itibaren bazı düzenlemeler yapılmaya başlandı. 2001 yılında Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) hukuki çerçevesinde bir dizi esaslı değişiklik gerçekleştirildi. Anayasanın 118’inci maddesinde, Ekim 2001’de yapılan değişiklik doğrultusunda çıkartılan bir kanunla, MGK’nın istişâri niteliği teyit edilip, MGK’daki sivil üye sayısı artırıldı. MGK Kanununda yapılan başka bir değişiklik ile, “Milli Güvenlik Kurulu, tespit ettiği görüş, tedbir ve esasları Bakanlar Kuruluna bildirir” hükmü yürürlükten kaldırıldı.

2003 Temmuz ayında kabul edilen 7’nci uyum paketi ile, MGK’nın görev, işleyiş ve yapısına ilişkin bazı köklü değişiklikler daha yapıldı. MGK Kanununda yapılan bu değişikliklerle, MGK Genel Sekreterinin sahip olduğu geniş yürütme ve denetleme yetkileri, MGK Genel Sekreterine tanınmış olan Cumhurbaşkanı ve Başbakan adına MGK tavsiyelerinin uygulanmasını izleme yetkisi, MGK’ya sivil kurum ve kuruluşlara sınırsız erişim yetkisi veren diğer hükümler de yürürlükten kaldırıldı. Bir diğer değişiklik ile MGK Genel Sekreterinin, Silahlı Kuvvetler mensupları arasından atanması zorunluluğu kaldırıldı, MGK’nın, toplanma sıklığına ilişkin hüküm değiştirilerek olağan toplantısını ayda bir yerine iki ayda bir yapması öngörüldü.

Askeri vesayet rejiminin mekanizmalarını ve bin yıl süreceği ilan edilen 28 Şubat sürecini ortadan kaldırmaya yönelik bu hukuki düzenlemeler, cunta eğilimli askerlerde rahatsızlığa sebebiyet vermişti. Sonradan ortaya çıkan belgelerden, 2004 yılından itibaren, hükümete karşı darbe yapmak üzere bazı örgütlenmelerin yapıldığı ortaya çıktı. Ayışığı, Sarıkız, Balyoz, Eldiven, Yakamoz, Kafes gibi adlarla planlanan darbe yapılanmaları, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün prim vermemesi dolayısıyla sonuç alamamıştı. Ergenekon adı verilen bir sivil-asker yapılanmasının şemsiyesi altında dizayn edildiği iddia edilen bu darbe hazırlıkları hakkında davalar açılmış olup, hukuki süreç halen devam etmektedir.

İlginçtir, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra ateşkes kararı alan PKK da 2004 Haziran’ında bu kararını bozarak saldırıya geçmişti. Öcalan’ın avukatlarından Mahmut Şakar, 24 Mayıs 2004 tarihinde İmralı’da gerçekleşen görüşmede, Öcalan’ın “Arkadaşlara söyle savaşabiliyorlarsa savaşsınlar” mesajını Haziran 2004’te toplanan Kongra-Gel’in ikinci kongresine götürmüş, bu kongreden savaş kararı çıkartmıştı. Askeri bir cezaevinde tecrit edilmiş bulunan Abdullah Öcalan’ın PKK’nın kontrolünü tekrar ele alması ve örgütü çatışmaya sevk etmesi manidardı.

2007 yılına gelindiğinde, askeri vesayet rejimi ölmediğini ve hala ayakta durduğunu göstermek üzere, yayınladığı bir muhtıra ile cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale etti. Genelkurmay Başkanlığı resmi sitesinde yayınlanan ve “27 Nisan Bildirisi” olarak adlandırılan bu muhtırada; Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorunun laikliğin tartışılması konusuna odaklandığı, bu durumun Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlendiği, TSK’nın bu tartışmalarda taraf ve laikliğin kesin savunucusu olduğu, gerektiğinde tavır ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacağı ilan edilerek, sivil hükümet tehdit edilmişti. Bu muhtıranın ilk defa bir hükümet tarafından karşı bildiriyle reddedilmesiyle, asker-sivil ilişkisinde yeni bir ilişki biçimi doğmuştu.

Yeni Dünya Düzeni

Soğuk Savaş döneminin bitmesinin ardından enerji güvenliği, ekonomik güvenlik ve ulusal güvenliğin sağlanması ittifakın yeni hedefleri olarak ortaya konmuş, NATO sadece Atlantik bölgesinin savunmasını ve güvenliğini üstlenen bir örgüt olmaktan çıkmış, küresel bir güvenlik örgütüne dönüşmeye başlamıştı. Yeni dünyanın uluslararası tehdit algılaması; devletler arası saldırganlık, terörizm, nükleer-kimyasal- biyolojik silahların yaygınlaşması, devlet içi istikrarsızlıklar ve iç savaş, ulus aşırı suçlar, sosyo-ekonomik tehditler olarak belirlenmişti. Bu tehdit algılamasını benimseyen NATO, yeni tehditlere karşı oluşan güvenlik mimarisinde, hem coğrafi hem de fonksiyonel anlamda bir genişlemeye giderek, uluslararası bir şemsiye örgüte dönüştü.

11 Eylül 2001 tarihinde, El-Kaide Örgütü’nün yaptığı iddia edilen terör saldırısı, bütün dünyayı dehşete düşürmüş, İslami terör küresel tehditte birinci sırayı almıştı. Bu terör saldırısıyla, yönetimi elinde bulunduran neo-con yapılanmasının dünyanın jandarmalığı misyonuna sıcak bakmayan Amerikan halkı, ABD’nin yeni küresel rolünü ifa etmesi için lüzumlu olan finans ve asker kaynağını vermeye hazır hale gelmişti. ABD Başkanı George W. Bush terörizmle savaş kampanyası başlattı. Terörle mücadele kampanyasına başta İngiltere olmak üzere pek çok devlet destek verdi. Bu kampanya neticesinde NATO’nun 5. maddesi işletildi. 11 Eylül 2001 saldırılarını gerekçe gösteren başkan Bush, önce Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgâl etti.

İlk başlarda, jeo-stratejik önemini sürekli gündemde tutan Türkiye’nin, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Avrupa güvenliği içindeki öneminin azalacağı düşünülüyordu. Ama gelişmeler bunu doğrulamadı. Aksine, bütün güvenlik algılarını kuzeyden gelecek tehlikeye göre biçimlendiren ve dış politika tercihlerini bu yönde yapan Türkiye, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, içinde bulunduğu coğrafyada ve çevresinde çok yönlü politikalar izleme seçeneklerine ve yeni işbirliği imkânlarına kavuştu. Bir yandan, içeride AB ile uyumlu olarak ihtiyacı olan demokratik reformları gerçekleştirirken diğer yandan Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu, Balkanlar başta olmak üzere, çevresiyle ve tarihi hinterlandı ile ekonomik-siyasi ilişkiler geliştirme imkânına kavuştu. Bir yandan komşu ülkelerle ikili güvenlik anlaşmaları yapmak, diğer taraftan küresel tehditlere karşı uluslararası işbirliği yapmak suretiyle, bulunduğu bölgede karşılıklı bir güven ortamının sağlanmasına katkıda bulunmaya başladı.

Sonuç

Yazımızda, Türk ordusunun profesyonel ordudan, modern kitle ordusuna dönüşümü, tarihi süreç içerisinde ele alınmıştır. Tarihte askerlik sistemindeki değişiklikler, aynı zamanda yeni bir devlet anlayışı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bu değişim, toplumun kendi dinamiklerinin ürünü olmasa bile, ister istemez mevcut devleti yapısını dönüştürecek ideolojisini de birlikte getirmektedir. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin mecburi askerlik sistemine geçişi tabii olarak, imparatorluk modelinin çökmesini ve milli devlete dönüşmesini zorunlu kılmıştır. Türkiye’de geçilmesi düşünülen profesyonel askerlik modelinin de, bu tarihi tecrübe göz önünde bulundurularak ele alınması gerekmektedir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir asker partisi olarak ortaya çıkışı ve 1908’den itibaren Osmanlı devletinde gerçek söz sahibi iktidarı temsil etmesi, Cumhuriyet’in ittihatçı orijinli kurucularının da aynı mirası devralıp, sürdürmelerine yol açmıştır. Osmanlı Devleti döneminde Harp okullarında etkisi altında kaldıkları pozitivist ideolojiyi benimsemiş bulunan lider kadro, kurulan cumhuriyete yeni bir toplum yaratmak için devrimler yapmış, “Kemalizm” ideolojisi ismiyle, bu ideolojiyi topluma empoze etmeye çalışmıştır. Mecburi askerlik sistemi bu anlamada, resmi ideolojiyi yaygınlaştırma ve askeri vesayet rejimine itaati sağlama aracı olarak hizmet etmiştir.

Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra, demokratik sistemde ağırlığını devam ettiremeyen militarist anlayış, bu ağırlığını darbeler yoluyla devam ettirmiş ve yaptırdığı darbe anayasaları ile askeri vesayet sistemini hukuki meşruiyete kavuşturmaya çalışmıştır. Vesayet sistemi kendisini yeniden tahkim edeceği zaman, her dönemin konjonktürüne uygun iç tehditler bulmakta zorluk çekmemiş, ihtiyaç duyduğunda kendi halkına karşı kontrgerilla yöntemlerine başvurmaktan çekinmemiştir. Gerektiğinde üretilen ya da tahrik edilen bu iç tehditler, toplumun bölünmesine, acılar çekilmesine yol açmıştır. Toplumun gelişmişlik seviyesi ve çektiği acılar, askeri vesayet sistemini devam ettirmek için yapılacak manipülasyonlara tahammül etmeye artık müsait değildir.

Askerler, halkın yozlaştırıcı(!) etkisinden korunmak üzere, halka karışmadan lojman, ordu evi, askeri tatil kamplarında kendilerini muhafaza etmişlerdir. Yeni askerlik modellerinin tartışıldığı şu günlerde, eğitim kalitesi yükselmiş, dış dünyayı tanıyan ve zenginleşmekte olan Türk halkıyla artık barışmanın ve karışmanın zamanı gelmiştir. 19’uncu yüzyıl ürünü olan pozitivist aydınlanmacı görüş, günümüzün küresel anlayışının çok gerisinde kalmış olup, toplumu geçmiş yüz yıl ideolojisine göre biçimlendirmek artık imkansız hale gelmiştir.

TSK’nın “Milletin ordusu” olduğu söyleminin slogan düzeyinden çıkartılarak, halkla yabancılaşmaya sebebiyet veren uygulamaların terk edilmesi şarttır. Kuruluş gayesi güvenlik sağlamaya hizmet etmek olan bir kısım askerlerin, halkın bir kesimini iç tehdit olarak görmekten vazgeçmesi, var olan iç problemlerin çözümünü diyalog çerçevesinde, sosyo-ekonomik tedbirlerle halletmek üzere sivil yöntemlere bırakması ve iç tehditler için enerjisini tüketmemesi gerekmektedir.

Uluslararası alanda, NATO ittifak sistemine ve onun konseptine muhafazakâr şekilde bağlanmak, sivil siyasetin geliştirdiği alternatif dış politikalara olumsuz bakılmasına, ABD-NATO ekseni dışına çıktıklarından endişe edilen hükümetlerin darbe ya da muhtıralar ile iktidardan uzaklaştırılmasına sebep olmuştur. Düşman ve tehdit algılamasının sadece müttefikleri tarafından tespit edildiği bir bakış açısından, kendi tarihi tecrübesinin oluşturduğu bölgesel işbirliği ve sorumluluklarının da göz önünde bulundurulduğu, küresel tehditlere duyarlı yeni bir vizyon geliştirilmesi ve bu vizyonun ihtiyacı olan askeri bir yapılanmaya gidilmesi lüzumludur.

(Sinan TAVUKCU, Araştırmacı – Yazar)

Yararlanılan Kaynaklar:

Akın, Mustafa Şeref; “Profesyonel Ordu Ve Türk Silahlı Kuvvetleri”, Kitap Dostu Yayınları, İstanbul-2008.

Bozdemir, Mevlüt ; “Türk Ordusunun Tarihsel Kaynakları”, A.Ü.S.B.F. Yayını, Ankara-1982.

Demirel, Tanel; “2000’li Yıllarda Asker ve Siyaset-Kontrollü Değişim ile Statüko Arasında Türk Ordusu”, SETA Analiz Dergisi, Sayı: 18, Şubat 2010.

Gürkan, İhsan; “Türkiye’de Askerlik Kurumu ve Askerler”, İÜİFD Dergisi, 1992/93, s.323-329

Hür, Ayşe; “Millet-i Müsellaha’nın Doğuşu”, 12.10.2008 tarihli Taraf Gazetesi.

Işıklar, Dr. Celâl; “Günümüz Türkiye’sinde Ordunun Askeralma Sisteminin Korunması Meselesi ve Millî Devlet (Ulus-Devlet) Anlayışı ile İlgisi “, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. Xıı, Y. 2008, Sa. 1-2

İnalcık, Halil; “Osmanlı Devrinde Türk Ordusu” , Türk Kültürü Dergisi, S.118, Y.X, Ağustos 1972.

Karpat, Kemal H.; “İslamın Siyasallaşması” , İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul-2009.

Koloğlu, Orhan; “Osmanlı Devleti’nde ‘Asker Millet’ Anlayışının Oluşması”, Tarih ve Toplum Dergisi, 32/192, Aralık 1999, s.24-47.

Murphey, Rhoads; “Osmanlı’da Ordu ve Savaş: 1500-1700” , Homer Kitabevi, İstanbul-2007.

Ortaylı, İlber ; “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” , İletişim Yayınları, İstanbul- 2002.

Şen, Serdar; “Silahlı Kuvvetler ve Modernizm”, Nokta Kitap Yayınları, İstanbul- 2005.

Tavukcu, Sinan; “27 Mayıs Darbesi, TSK’ ya Yönelik Bir Operasyon muydu?”

http://www.haber10.com/makale/15672/
Uyar, Mesut – Gök Hayrullah; “Modern Alman Ordusunun Temelini Teşkil Eden Prusya Askerî Sisteminin Kuruluşu ve Olgunlaşması (1640 – 1871)” , http://koltukgenerali.blogspot.com/2007/05/5.html

Yurdakul, İbrahim; “Osmanlı Ordularının Asker İhtiyacının Karşılanmasında Yeni Bir Yöntem: Kur’a Sistemi (1839-1914)” ; Eskiçağ’dan Modern Çağ’a Ordular shf.433-442, Kitabevi Yayınları, İstanbul-2009.

Zürcher, Erik Jan; “Devletin Silâhlanması: Ortadoğu’da Ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik (1775-1925)”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

*Bu yazı 27 Ekim 2010 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar