Birinci Dünya Savaşı’nda Mezopotamya’yı işgal eden İngilizlerin kılavuzu Gertrude Bell adlı bir arkeolog-tarihçi idi. Gertrude Bell, bölge coğrafyası ve bu bölgede yaşayan halklar hakkındaki derin bilgisini İngiliz işgal kuvvetlerinin hizmetine sunmasının yanında, savaşın nihayetinde, Irak’ın komşu devletleri (Türkiye, İran, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez Devletleri) ile sınırlarını bizzat çizmek suretiyle, bölgenin kaderine mührünü vurmuştur.

Bu yazımızda, Gertrude Bell’in Irak’ın işgalinden Manda hükumetinin kurulduğu döneme kadar olan gözlem ve tespitlerini kaleme alarak İngiliz Parlementosu’na sunduğu 147 sayfalık bir resmi rapor bahse konu edilecektir. Söz konusu rapor,  “Mezopotamya’da 1915-1920 Sivil Yönetimi” adı altında, Vedii İlmen tarafından tercüme edilerek, 2004 yılında Yaba yayınları tarafından yayımlanmıştır.

Gertrude Bell Kimdir?

Kitaba geçmeden önce, Gertrude Bell’in hayatına kısaca göz atmakta fayda vardır. Gertrude Bell 14 Haziran 1868’de İngiltere’nin Durham County şehrinde dünyaya gelmiştir. Zengin ve soylu bir ailenin kızı olan Bell, orta öğrenimini özel eğitimle tamamladıktan sonra, Oxford Üniversitesi tarih bölümüne kayıt oldu. Okulu birincilikle bitiren Gertrude Bell, aynı zamanda Oxford Üniversitesinde Tarih eğitimi alan ilk bayan öğrenci olmuştu.

Okuldan mezun olduktan sonra seyahat etmeye karar veren Gertrude Bell, 1897-1898 ve 1902-1903 yıllarında olmak üzere iki kez dünya turuna çıktı. 1899 yılında Kudüs’e yaptığı ziyaretten sonra Araplara karşı büyük bir ilgi duymaya başladı. Bell Ortadoğu’da ilk yolculuğunu İstanbul’a yapmıştı. Daha sonra Tahran’a geçen Bell, burada büyükelçilik rezidansını bir “ana kamp” gibi kullanarak oradan Mısır’a, Ürdün’e, Suriye’ye geziler gerçekleştirdi. Bu seyahatler sırasında hem dilini geliştiriyor, hem de arkeolojik yerlerin bulunmasında ve korunmasında yerel yönetimlere yardımcı oluyordu. Gertrude Bell gittiği yerlerde gördüklerini günlüklerine yazıyor, çizdiği haritaları İngiliz Kraliyet Coğrafya Merkezi’ne gönderiyor, batılılara çöl hayatını anlatan yazılar yazıyordu. Araplar ona “Çölün Kızı” isini verdiler. Çok iyi Arapça, Farsça ve Türkçe bilen Bell, bu ziyaretlerde kadınlığını da kullanarak o zamanlar Osmanlı’nın kontrolünde olan Kudüs’te, Suriye’de ve Irak’ta yerel halk ve tüccarlarla güçlü dostluklar da kurmuştu.

1913’te İngiltere’ye döndüğünde artık herkes Gertrude Bell’i bir Ortadoğu uzmanı olarak tanıyordu.  Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken İngiliz hükümeti bilgilerinden faydalanmak için Bell’i İngiliz istihbarat Servisi’ne davet etti. Ondan Suriye, Irak ve Arabistan hakkında öğrendiği her şeyi bir rapor haline getirip derhal yetkililere sunması istendi. Raporu  5 Eylül 1914’te, Kahire’deki askeri harekat dairesi şefinin aracılığıyla, Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey’e iletildi. Gertrude Bell raporunda;

“Genel olarak Irak’ın Türkiye ile savaşmamızı istemediğini ve böyle bir durumda pasif kalmayı seçeceğini söyleyebilirim. Ama orada Türkler büyük bir olasılıkla dikkatlerini bizim korumamız altındaki Arap reislere çevireceklerdir. Buysa, gözünü Basralı Seyit Talip’e, Kuveyt Şeyhine ve güçlü bir önder olan Bin Suud’a çevirmis olan Arap Birliği yanlılarının kesinlikle hoşuna gitmeyecektir. Seyit Talip sahtekârın teki bizden hiçbir destek görmedi, ama tüccarlarımızla arası çok iyi. Kuveyt’in yaşaması bizden alacağı yardıma bağlı. Şeyh’de bunu çok iyi biliyor. Bin Suud bizden daha kesin bir onay almayıp tarafımızdan kabul görmeyi şiddetle arzuluyor; bir müttefik olarak onu denetlemek çok daha kolay olacaktır. Bana kalırsa Türkleri Körfezde adam akıllı bunaltabiliriz.” diyordu.

Raporu Londra’daki Savaş Dairesinde, Dışişleri Bakanlığında ve Kahire’deki Askeri İstihbarat Bürosunda dikkatle incelenmişti. Hükümet Osmanlı’ya karşı izleyeceği politikayı henüz kararlaştıramamışken, Gertrude Bell onlara Arapları örgütleyip Türklere karşı ayaklandırmayı teklif ediyordu.

Gertrude Bell, 1915’in Kasım ayında İngiliz İstihbaratına katıldı. Ortadoğu bölümünde çalışmaya başladı. Teşkilatta artık “Queen of Desert (Çöl Kraliçesi)” olarak tanınıyordu. İngiltere’nin bölgedeki çıkarları için çeşitli faaliyetlerde bulunan Bell, İngilizlerin Orta Doğu politikasının kurucusu ve planlayıcılarından birisi olmuştu.

1.Dünya Savaşı sırasında, Mezopotamya bölgesindeki Arap kabilelerini Türklere karşı kışkırtma ve İngiliz işgal kuvvetlerinin yanında yer almaya ikna etmek için faaliyetinde bulunan Bell, 1918 yılında Savaş Bakanlığı’nın sınırların açık seçik belirlenmesini kendisinden istemesi üzerine, Mezopotamya ve İran haritaları üzerinde çalışarak ilk defa Irak’ın hudut çizgilerini oluşturdu. 1919 yılında yapılan Paris Konferansı’na delege olarak katıldı ve buradaki müzakerelerde Lawrence’le birlikte, Irak devletinin sınırlarının belirlenmesi için çalıştı. Her ikisi, Paris konferansında tanıştıkları Mek­ke Şe­ri­fi Hü­se­yin’in oğ­lu Fay­sal’ın Irak için aradıkları yönetici olduğuna karar verdiler. 1921’deki Kahire Konferansı’nda Churchill’i de ikna ederek, 23 Ağustos 1921’de İngiltere’nin himayesinde Irak Kralı olmasını sağladılar.

Konferans sonrasında yeni bir devlet ilan edilmişti ama yeni ülkenin siyasi sınırları henüz çizilmemişti. İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın isteği üzerine Gertrude Bell, İran, Türkiye, Suriye, Kuveyt ve Mezopotamya haritalarını inceleyerek, büyük bir dikkatle sınırları çekti. Musul, Bağdat ve Basra vilayetlerini Irak topraklarına katmak için özen gösterdi. Gertrude Bell, sadece harita çizmekle kalmamış, ülkeyi kimin yöneteceğini, hükümet şeklini, yasalarını ve anayasal tercihlerini de belirlemede etkili olmuştu. Ortadoğu’nun bugünkü sınırları onun marifetiyle biçimlendirilmişti. Ona takılan “Irak’ın Taçsız Kraliçesi” ismi, yeni Irak Devletinin gerçek yöneticisinin kim olduğunu veciz biçimde açıklamaktadır.

Irak’ın İngilizler himayesinde bir devlet halini almasıyla, kendisinin siyasi kariyerinin sonuna geldiğini hisseden Gertrude Bell, gerçek mesleği olan arkeolojiye döndü. Irak’ın ilk eski eserler genel müdürlüğüne tayin edilerek, üç yıl bu görevde bulundu. Bağdat’ta 1923’te bir müze kumaya başladı. Daha sonra tamamlanan Bağdat Müzesi’nin başına geçti.

Yapayalnız bir hayat yaşayan Bell, 12 Temmuz 1926’da, 58 yaşındayken aşırı dozda uyku ilacı alarak intihar etti. Bağdat’ta gömüldü. Gertrude Bell arkasında, anne babasına yazdığı 1600 mektup, seyahatleri sırasında tuttuğu 16 günlük bırakmıştır. 1900-1918 tarihlerinde çekmiş olduğu 7000 fotoğraflık arşivi, Ortadoğu’nun tarihi bakımından eşsiz belgelerdir.

Gertrude Bell’in Gözüyle Irak’ın İşgali

Gertrude Bell’in “Mezopotamya’da 1915-1920 Sivil Yönetimi” adlı raporunda, 1915-1920 döneminde İngiliz işgal yönetiminin Mezopotamya’da yaşadıkları canlı bir şahidin gözüyle anlatılmaktadır. Gertrude Bell’in Osmanlı yönetiminin adli ve idari sistemi, vergi sistemi, toprak düzeni hakkında sahip olduğu ayrıntılı bilgiler hayranlık vericidir. Bell aşiretlerin yapısı, birbirleriyle ilişkileri, sunni-şii inançlarıyla ilgili olarak da fevkalade malûmata sahiptir.

Gertrude Bell hatıralarına, İngiltere’nin Bağdat temsilcisi J.G. Lorimer’in “Political Diary” dergisinin 1910 Mart sayısına yazmış olduğu makalede yer alan Mezopotamya’daki Osmanlı yönetimine dair görüşlerinden söz ederek başlar. Lorimer’e göre; Osmanlı yönetimi hiçbir bakımdan Irak’a uygun değildir, İstanbul’un Batı Türkiye için ince hesaplanmış kanunlarının Irak’a yeterli olması ve yerli yöneticilerle uygulanması mümkün değildir. Irak, Osmanlı imparatorluğu’na bağlı bir parça değil, eklentidir. Türklerin Mezopotamya’da başarısız olduklarını anlamaları gerekir.

Gertrude Bell’in Osmanlı Devleti ve Mezopotamya’ya bakışı, J.G. Lorimer’in yukarıda açıkladığı fikirlerinin tesirinde şekillenmiştir. O, Bağdat’a gelmeden önce, Türkiye’nin bu kadar kırtasiyeci, memurlarının bu kadar kör ve düşüncesiz olduğuna ve Türk egemenliğinin ne kadar az fiziksel güce dayandığına dair bir düşüncesi olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte, Türk sivil yönetiminin gerçekleşmesi imkânsız görevlerini yakınmadan ve inatla kanun maddesine göre uygulamasına ve iskelet ordunun düzeni kurmakta direnmesine hayranlık duymaktadır.

Bell, 1908 yılından itibaren iktidarı ele geçiren İttihad ve Terakki yönetiminin eski yönetimin kötülüklerini abarttığını, gerçekleşmeyecek vaadlerde bulunduklarını, özgürlük ve eşitlik söylemlerinin Araplar ve Kürtler arasında yankı bulduğunu, Mezopotamya halkının yerel özerklik taleplerini körüklediğini belirtmektedir. Ona göre, İttihad ve Terakki yönetiminde, Mezopotamya kentleri olan Basra, Bağdat ve Musul’da karışıklıklar son haddine varmıştı. Geçmiş yıllarda İngiliz konsolosluk yetkilileri, İngiltere’nin ülkenin kontrolünü eline geçirerek dayanılmaz karışıklığa son vermesi konusundaki yerel zenginlerin ve aşiret beylerinin can sıkıcı isteklerine alışmışlardı.

Hindistan yolunun güvenliği için Kızıldeniz ve Basra körfezini kontrol etmek isteyen İngiltere, Almanların açık denizlere ineceğinden korkuyordu. Basra Körfezi’ndeki İngiliz deniz çıkarları Hint Hükûmeti bakımından çok önemliydi. Getrude Bell hatıratında bu durumu, körfezde kendilerine kaçınamayacakları sorumluluklar yüklediği, sözleriyle ifade ediyordu. İngiltere, Maskat sultanıyla, Körfez şeyhleriyle ve Bahreyn adasıyla ilişkiler kurmuş, körfez kıyılarında hüküm süren aşiret liderleriyle menfaatlerini birleştirmişti.  1913’te denize kadar yerleri ele geçiren Necd hâkimi İbn-i Suud İngilizlerin kendisini tanımlarını ve desteklemelerini istiyordu. Bell, Osmanlı tecavüzünden hep korkan Kuveyt şeyhine koruma güvencesi verdiklerini, Arap olduğu halde İran uyruğundan olan Muhammara şeyhinin hem sultana hem de şaha karşı olan durumunu desteklemek için kendilerinden yardım istediğini açıklıyordu. Gertrude Bell hatıralarında;

“29 Ekim 1914’te Osmanlı’ya savaş ilan ettiğimizde bu bağlaşıklıklar çok değer kazandı. Körfez’deki başkanlara Osmanlı’yla olan kopmanın nedenini anlatmak birinci derecede önemli olmuştu. Buna dayanarak Majesteleri hükûmetinin temsilcisi 31 Ekim’de, Körfez başkanlarına bir açıklama yayınlayarak Türkiye’nin Almanların zorlamasıyla savaşa kendi zararına girdiğini ve artık Osmanlı’nın varlığının korunmasının imkânsızlığını anlattı. İngiltere’nin koruyuculuğu altına girmiş başkanlara, İngiltere’nin hiçbir eyleminin onların özgürlüklerini ve dinini tehdit etmeyeceğine dair güvence verildi. Onlardan istenilen ise, bölgelerindeki düzenin ve sükûnetin korunması ve tebaalarından akılsızların İngiliz çıkarlarını bozacak eylemlere kalkışmalarını önlemek olacaktır. Bu yolu tutarak onları saran belalardan daha güçlü ve özgür çıkacaklardır. 1 Kasım’da, Irak’taki kutsal yerleri konu edinen daha geniş açıklamalı ikinci bir bildirge yayınlandı.

Bu güvencelerle Körfez’deki aşiret liderleri tatmin oldular. Bütün savaş süresince onlardan bir düşmanlık görmedik. Şeyh Muhammara, Kuveyt şeyhi ve Necd hâkimi gibi liderlerin sarsılmaz dostluğu hem İngiltere hem de Arap amacı bakımından, önceden kestirilemeyecek kadar değerli oldu.”

Gertrude Bell Jön Türk yönetiminin, Osmanlı’nın Mezopotamya’daki geleneksel gevşek yönetimine karşın, katı merkeziyetçi uygulamalara yönelmesinin, ana dil olarak Türkçeyi dayatan yaklaşımlarının Araplar arasında hoşnutsuzluğu körüklediğini, 1908 ihtilalinin vaadleriyle ortaya çıkan etnik ve siyasi örgütlenmelerin yasak edilmesi nedeniyle, bu örgütlerin yeraltına çekildiklerini fark etmişti. Osmanlı Devleti ile savaşmakta olan İngiltere’nin, Türklere karşı Arap milliyetçilerinden müttefikler olarak istifade edebileceğini düşünüyordu. Gertrude, bir Arap isyanı ile, körfezde Türklerin işinin güçleşeceğine inanıyordu.  Askeri istihbarat doğru Arapları bulabilirse, Türklere karşı güçlü bir isyan başlatabilirdi. Padişahın etkili halifelik kozuna karşı, Hazreti Muhammed’in soyundan gelen ve Mekke’nin muhafızı olan Şerif Hüseyin’in desteklenmesi ve dini bir lider olarak Arap Birliği’nin başına getirilmesini düşünüyordu. Onun projesine göre Şerif Hüseyin’in İngilizlerin desteğiyle Türklere saldırması sağlanacak, bu yardıma karşılık olarak, kendisine savaştan sonra bir Arap Krallığı vaad edilecekti.

Hint-İngiliz kuvvetleri 15 Ekim 1914’te ilk önce Bahreyn’i işgal ettikten sonra, 6 Kasım 1914’te Şat-ül Arab ağzındaki Fao Kalesi’ni alarak bölgede savaşa girdiler. Halife’nin cihat çağrısına icabet eden Necef ve Kerbela’daki şii müçtehidler Muhammara şeyhini İngilizlere karşı çıkmaya ve cihada katılmaya davet ettiler. Ancak Şeyh, İran tebaası olduğu gerekçesiyle bu çağrıyı reddetti. Şii kuvvetler Şat-ül Arab’da İngiliz ordusuyla savaştılarsa da mağlup oldular.

Fao kalesinin alınmasından sonra İngiliz Baş Siyasi yetkilisi Sir Percy Cox  yayımladığı bildiride, “Herkes bilsin ki, ırmak kıyılarında yerleşik Araplar dostça davrandıkça, Türk güçlerinin yerleşmesine izin vermedikçe, silahlı gezmedikçe korkacakları bir şey yoktur. Ne onlara, ne taşınmazlarına bir saldırı olmayacaktır.” sözleriyle, hem tehdit, hem de taahhütte bulunuyordu.

İngilizler Basra’yı ele geçirdikten sonra, Zübeyir şehrine girdiler. Zübeyir şeyhi İbrahim İngiliz siyasi yetkililerinin gözü kulağı gibi davranıyordu. Sir Percy Cox yayımladığı yeni bir bildiride, “Bu bölgede Türk yönetimi kalmamıştır. Bundan böyle İngiliz bayrağı altında özgürlükle, adaletle din ve din dışı işlerinizi çözebileceksiniz. Zafer kazanmış birliklerime kesin emir verdim. Görevlerini halkı dikkate alarak ve dostça yapacaklardır. Siz de onlara aynı anlayışı gösterin.”

Daha sonra 9 Aralık ’ta Kurna işgal edildi. Gerek Kurna, gerekse Basra ile Kurna arasındaki Hartha şeyhi İngiliz hükûmetinin hizmetine girmişlerdi. 1 Ocak 1915 ’ta Basralı altı zengin, İngiliz Kralına gönderdikleri telgrafta, kendilerini İngiliz bayrağı altına koyan durumu protesto etmişlerdi. Bell’e göre, 1915 baharında İngiliz bayrağının varlığı ciddi olarak tehdit altındaydı. Necef’in en büyük müçtehidinin oğlu Muhammed Kazım Yazdı’nın cihat çağrısıyla toplanan Şammar aşireti, Sadun Paşa komutasındaki Araplar, bazı aşiret askerleri ile, 1.000 kişilik Kürt ordusu ve 6.000 civarındaki Türk Birliği Süleyman Askeri komutasında toplanarak Şu’ayba’da İngilizlerle savaştılar. Savaşı Türkler kaybetti ve yenilgiyi hazmedemeyen yaralı Süleyman Askeri Bey intihar etti. Çekilen Türk askerleri, Ali Bey (Çetinkaya), komutasında, Nasıriye’de İngilizlere karşı girdikleri savaşta zafer kazandılar.  Ancak, daha sonra üstün İngiliz kuvvetleri karşısında çekilmek zorunda kaldılar. Şu’ayba saldırısının tekrarını önlemek isteyen İngilizler Amara ve Nasıriye’yi de ele geçirerek Basra’nın tamamını kontrol altına aldılar. Bütün işgal boyunca, Basra, Bağdat ve Musul bölgelerinde yaşayan aşiretlerin duruma göre pozisyon alan politikalarına karşı, Uceymî Sadun Paşa Osmanlıları terk etmemiş ve sadakatini sürdürmüştü. İngilizlerin ona Irak tahtını vaad etmeleri bile onu çizgisinden vazgeçirememişti. Gertrude Bell, Uceymî Sadun Paşa’nın kendilerine yanaşmaması ve Türklerle olan dostluk ve işbirliğini sürdürmesi sebebiyle, hatıratının başından sonuna kadar ondan nefretle bahsetmektedir.

İngilizler Basra’yı işgal ettikten sonra, kalıcılıklarını göstermek üzere, yeni bir yönetim kurmaya giriştiler. Ancak bu çok güç bir işti. İşgal edilmiş bölgelerde sivil yönetim kurmaktaki ilk güçlük, birkaç Arap memur dışında bütün Türk memurların son belgeleri ve kayıtları alarak kaçmış olmalarıydı. Tapu kayıtları dışında işe yarar belge bırakmamışlardı. Bell içinde bulundukları durumu;

“Düşman güçlerinin bu kadar yakında bulunuşu halkta bir güvensizlik duygusu yaratıyordu. Dolayısıyla da bize yardımda ve vergileri ödemede çekingen davranıyorlardı. Türklerin ayrılmadan önce zorla aldıkları vergiler dolayısıyla yönetim bir karışıklığa düştü. Bir taraftan Bağdat’la, diğer taraftan Hindistan ve Avrupa’yla ticaretin durması ve buna ek olarak kötü bir hurma mevsimi geçirilmesi halkı parasız ve kredisiz bıraktı. Sivil adaletin yönetimi askıda kaldı.  Borç ve kiraların tahsili uzlaşma dışında imkânsızdı. Bu nedenle geçici bir gelir ve mali yönetim kurmak gerekiyordu. Sonunda halkın alışmış olduğu Türk yönetimini korumak, anacak yolsuzlukları kaldırmak ve randımanı yükseltmek gerektiğine karar verildi.” sözleriyle ifade ediyordu.

Az sayıda memurla bu iş yapılmaya çalışıldı. Türkçe tutulmakta olan kayıtlar ve belgeler Arapçaya çevrilmeye başlandı. Bütün bu ekonomik ve idari olumsuzluklara rağmen, hemen Basra dışında bulunan Türk ordusunun olumsuz propagandasını etkisiz kılmak için, Basra’da çarşılar dolu hale getirilmiş, sokaklarda güvenlik tesis edilmişti. İngiliz işgal sisteminde İngiliz askeri yetkililerin gümrükler dışında, parasal ve gelir konularında düzenleme yetkileri bulunmuyordu. Düzen kurmak için Hindistan’dan Gelirler Genel Müdürü Henry Dobbs getirildi. Amara ve Nasıriye’ye askeri valiler ve onların altına siyasal memurlar ve gelir yönetimi için yardımcı siyasal memurlar atandı. Yardımcı siyasal memurlar Baş Siyasal Memura bağlıydı. İngilizler hakimiyetlerini tescil ettirmek üzere, Osmanlı lirası yerine Hindistan’dan getirdikleri Hint rupisini tedavüle soktular.

İngilizler Osmanlı vergi ve gelir sisteminde değişiklikler yaptılar. Vakıf ve gümrükleri ayrı birimler olarak yapılandırdılar. İngilizler vakıfların gelirini bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya başladılar. Osmanlı idaresi döneminde birkaç türlü vakıf idaresi vardı. Bunlar maksadına uygun olarak yönetilmemiş,  mahalli vakıf heyetleri merkeze yaranmak için, toplanan gelirin büyük bir kısmını İstanbul’daki Evkaf Nezareti’ne (Vakıflar Bakanlığı’na) aktarmışlardı. Kuruluş gayesine uygun olarak, sunni camii personelinin maaşlarına, var olan camilerin ve vakfa ait binaların tamirlerine ve vakıflardaki memurların maaşlarına harcanması gereken gelirler bu amaca sarf edilmemişti. Bu aksaklığı gören İngilizler, vakıf gelirlerini amacına uygun kullanarak yerli halkın sempatisini kazanmayı başardılar. İngilizler toplanan vakıf gelirlerinden hem personel maaşlarını ödemeye başladılar, hem de metruk hale gelen camii ve vakıf binalarını onardılar.

Ağustos 1915’te, Osmanlı yargılama sistemini kaldırıp, “Hint Özel Ceza Kanunu” nu uygulamaya koydular. Kırsal kesimde “Aşiret Uzlaşma yasası” uygulanmaya başlandı. Buna göre, bir uzlaşmazlık çıktığında siyasal memur işi aşiret geleneğine göre seçilmiş şeyhlerin veya hakemlerin olduğu bir meclise gönderiyordu. Kararları siyasal memurlar onaylıyordu. Eğitim dilini Arapça, ikinci dili İngilizce olarak belirlediler. İlkokul öğretmeni ihtiyacını karşılama işini Basra’daki Amerikan Misyon Okulu’na verdiler ve parasal yardım yaptılar. Yerli hristiyan okullarına da eğitimlerini İngilizce yapmak şartıyla para yardımı yaptılar. Şa’bana aşiretinden alınan kişiler koruma görevlisi olarak istihdam edildiler. İngiliz çavuşların eğittiği Şa’banalar zamanla Dicle kıyılarındaki karakollara yerleştirildiler. İngilizler Basra’da kurdukları bir devlet basımevinde basılan Arapça ve Farsça günlük gazete ile Türk karşıtı haberler yayımlamaya başladılar. Gertrude Bell, “Tıbbi hizmetler, adalet yönetiminde birlik, iltizamın yavaş kaldırılması, vergi adaleti, cami ve köyün imarı ile birlikte aşiretlerin hoş tutulması yoluyla Türk ve Alman propagandası etkili olarak karşılandı.” sözleriyle, yapılan faaliyetlerin propaganda boyutunu dile getiriyordu.

Irak’ta Bağdat ve Basra gibi büyük kentlerin dışında aşiret düzeni sürmekteydi. Bu aşiretler bazen gevşek guruplar veya konfederasyon durumunda, bazen rasgele müttefiklik ilişkileri kurarak yaşıyorlardı. Hemen hepsi arasında yılardır devam etmekte olan kan davaları mevcuttu. Mezopotamya’daki aşiret halkları içinde bedevi ile yerleşik toprak işleyen arasındaki her aşama görülebilmekteydi. Basra’dan Kurna’ya kadar aşiret düzeni hemen hemen kalkmışken, Kurna’dan Bağdat’a kadar Dicle kıyılarında Abul Muhammed, Ben-i Lam, Ben-i Rabia gibi önemli aşiretler yaşıyordu. Fırat boyunca Sa’dun aşiretinin yönettiği Muntafik aşiretleri bulunuyordu.

İngilizler Dicle üzerinden yürüttükleri işgalde fazla bir direnişle karşılaşmadılar ve Amara bölgesini ele geçirdiler, zorlanmadan aşiretleri itaatleri altına aldılar. Dicle boyundaki aşiretler İngilizlerle anlaşarak onlar namına Türk ordusuna karşı nehrin güvenliğini sağlarken, işgal ordusunun ihtiyacı olan iş gücünü de karşılıyorlardı. İngilizler bu aşiretlerden kendileriyle işbirliği yapacak olanları seçiyor ve onlara para yardımı, vergi avantajları sağlıyorlardı.

İngilizler, Fırat boyunca aynı rahat ilerleme imkânını bulamadılar. İngiliz kuvvetleri 3 Haziran 1915 tarihinde Kutü’l-Amara’yı, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmiş, Türk birlikleri Bağdat’ın hemen güneyindeki Selmanpâk mevziine çekilmişlerdi. Nasıriye civarında bulunan Türk kuvvetleri ile Uceymi Sadun Paşa’nın saldırıları İngilizlere rahat hareket etme imkânını vermiyor, Fırat çevresindeki aşiretler İngilizlere itaat etmemekte direniyorlardı. İngilizler 21-22 Kasım 1915’te Selmanpâk mevziine taarruz ettiler. 23 Kasım 1915’de 51 nci Türk Tümeninin kuzeyden yaptığı karşı taarruz üzerine İngiliz kuvvetleri, 4.000 kişi zayiat vererek Kutü’l-Ammare’ye çekilmek zorunda kaldılar.  Türk kuvvetleri takviye birliklerinin gelmesiyle, İngiliz işgali altındaki Kut şehrini 5 ay boyunca kuşattılar. Bu kuşatmaya dayanamayan General Townshend, 12 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri ile birlikte, 29 Nisan 1916’da Halil Paşa komutasındaki Türk ordusuna teslim oldu. Halil Paşa zafer sonrası ordusuna yayınladığı 29 Nisan 1916 tarihli bildirisinde;

“Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve on bin neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.” demek suretiyle zaferin büyüklüğünü ilan ediyordu.

 

*Bu yazı 4 Nisan 2011 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar