“Bandung Konferansı”nda Kavgadan, Bağlantısızlar Hareketi Özel Konukluğuna: Türkiye-Bağlantısızlar Hareketi İlişkileri

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in davetlisi olarak, 14-15 Temmuz 2009 tarihlerinde Şarm”ü ş-Şeyh’de yapılan ‘15.Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi’ ne katıldı. Cumhurbaşkanı ‘Bağlantısızlar Hareketi Özel Konuğu’ olarak bu toplantıya davet edilmişti. Bağlantısızlar Hareketi ile Türkiye’nin hep problemli olan ilişkileri hatırlandığında, gelinen noktanın ne kadar önemli olduğu takdir edilecektir.

 

Bağlantısızlar Hareketi’nin hali hazırda 118 üyesi mevcuttur. Bu 118 üye ülkenin 53’ü Afrika’da, 38’i Asya’da, 26’sı Latin Amerika ve Karayibler’de, biri de Avrupa’da bulunmaktadır. Hareket, 15 gözlemci ülkeyle beraber, BM üyesi ülkelerin üçte ikisini kapsamakta ve dünya nüfusunun yarısını temsil etmektedir. Hareketin dönem başkanlığı kıtalar arasında değişmekte olup, 15’inci dönem başkanlığını Mısır, Küba’dan devralmıştır.

 

Bağlantısızlık kavramını ilk defa, bağımsızlığına 1947’de kavuşan Hindistan’ın lideri Jawaharal Nehru atmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya, bir tarafta SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinden müteşekkil sosyalist, öte tarafta ise ABD’nin başını çektiği kapitalist olarak adlandırılan, iki kutba ayrılmıştı. Bu iki kutup arasında nükleer silah yarışına dönen bir ‘Soğuk Savaş’ hali yaşanıyordu. Dünyanın kalan ülkeleri bu süper güçlerden birisinin yanında yer almaya zorlanmaktaydı. Jawaharal Nehru’ya göre, Hindistan her iki kutuptan birini tercih etmek zorunda değildi, Hindistan’ın kutuplar arasında tarafsız kalacağını ilan etmişti. Nehru bu politik duruşunu ‘bağlantısızlık’ olarak açıklıyordu. 1950 yılında patlak veren Kore savaşı, bu savaşa taraf olmayanlar arasında ‘bağlantısızlık’ fikrini yaygınlaştırdı. Hindistan’ın yanı sıra, Yugoslavya ve Mısır’da bu savaşta taraf olmadıklarını, ‘bağlantısız’ olduklarını açıkladılar.

 

1955 Nisan’ında Endonezya’nın Bandung şehrinde, 29 Asya ve Afrika devletini katıldığı ‘Asya-Afrika Konferansı’ yapılmıştı. ‘Bandung Konferansı’ adı verilen bu konferansın amacı; yeni bağımsız olan Afrika ve Asya ülkelerinin, ABD ve SSCB gibi iki büyük nükleer güç karşısında varlıklarını korumak amacıyla,  aralarında birlik ve dayanışmayı sağlamaktı. Konferansa farklı siyasi dış politika tercihleri olan ülkeler de katılmıştı.  NATO üyesi Türkiye ve Sovyetlerin temsilcisi gibi davranan Çin Halk Cumhuriyeti bunlara örnekti. Bandung konferansı, uluslararası politikada, hiçbir bloka veya askeri ittifaka bağlı olmamayı öngören ‘Bağlantısızlar’ (Non-Alignment) akımının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı.

 

Konferansta en hararetli tartışmalar; Komünizmin yayılmacılığı karşısında tarafsızlığın tehlikesini belirten Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile, Hindistan’ın komünist veya antikomünist her türlü gruplaşmanın karşısında olduğunu ve NATO’nun sömürgeciliğin en güçlü koruyuculuğundan biri olduğunu ileri süren Hindistan Başbakanı Nehru arasında olmuştu.

 

Nehru, 1963 yılında Hindistan’ın Bağdat büyükelçiliği binasında gazeteci ve eski bir milletvekili olan Lütfü Akdoğan’la yaptığı görüşmede, 1955 yılında yapılan Bandung Konferansı’nda Türkiye’nin oynadığı rolü aşağıdaki gibi anlatmıştı.

 

 “Amerika, İngiltere ve Rus hegemonyasından bütün milletlerin kurtarılması lazımdır. Daha önceki bir konuşmamda 18-24 Nisan 1955 tarihlerindeki Bandung Konferansı’nda bu konuda Türk Dışişleri Bakanı’nın (Fatin Rüştü Zorlu) İngiltere ve Amerika’yı nasıl savunduğunu ve onların nasıl avukatlığını yaptığını size anlatmıştım. O Konferans’ta Makarios’ta koridorlarda adeta bir mahalle kavgası estirdi. Ve Türkiye’de, o konferansı baltalamak için birçok ülkeye baskı yaptı. Türkiye, İngiltere ve Amerika’nın yapamadığını çok iyi bir şekilde başardı.” (1)

 

Bandung Konferansı’nı 1957’de Kahire’de yapılan konferans izledi. Yugoslavya lideri Josip Broz Tito, Hindistan lideri Jawaharlal Nehru ve Mısır lideri Cemal Abdul Nasır arasında yapılan görüşmeler neticesinde, bağlantısızlık fikri, Eylül 1961 ‘Belgrad Konferansı’nda resmi bir harekete,  ‘Bağlantısızlar Hareketi’ ne dönüştü. Belgrad’da 25 tarafsız ülkenin katılması ile toplanan konferanstan 25 maddelik bir Deklarasyon ile Amerika ve Rusya’ya bir barış Çağrısı çıkmıştı.

 

Türkiye’nin ‘Bağlantısızlar Hareketi’ ile ilk temasları hep problemli geçmişti. Bandung Konferansı’nda Türkiye’nin İngiltere ve Amerika’yı savunması ve anti emperyalist söylemlerin hakim olduğu bu toplantıyı etkisiz kılmaya çalışması, bağlantısızlar hareketi üyesi ülkeler nazarında, Türkiye’yi kapitalist dünyanın savunucusu durumuna düşürmüştü. Bölgesinde birbirine zıt politikalar yürüten Mısır ve Türkiye sürekli çatışıyor, bu çatışma Türkiye-Bağlantısızlar ilişkilerine yansıyordu. Bu gerginliği doğru anlamak bakımından, Türkiye-Mısır ilişkilerinin tarihine bakmakta fayda vardır.

 

Cumhuriyet döneminde Türkiye ile Mısır arasındaki ilk kriz, kırmızı bir fes yüzünden çıkmıştı. 1932 yılı Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla Ankara Palas’ta bir yemek düzenlenmiş, yemeğe bütün yabancı diplomatlar davet edilmişti. Mısır Büyükelçisi Hamza Bey, bütün yemek boyunca fesli olarak oturmuştu. Orada bulunan İngiliz büyükelçisi Sir George Clerk’in Londra’ya rapor ettiğine göre, Atatürk Mısır Büyükelçisi’nin yanından geçerken;

“Kralınıza söyleyin, ben, Mustafa Kemal, size bu akşam fesinizi çıkarma talimatı verdim.”

demiş ve bir garson çağırmıştır. Garson, kalabalık davetlilerin şaşkın bakışları arasında, fesi salonun bir ucundan bir ucuna götürüp gözden kaybolmuş, Mısır Elçisi üzüntüyle hemen oradan çekilmiştir. Müsteşar Numan (Menemencioğlu) Bey, gönlünü almak için elçiyi görmeye çalışmış, ama o akşam görememiştir. Ertesi gün Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü (Aras) Bey, Mısır elçisinden özür dilemiştir.

İngiliz Büyükelçisi Atatürk’ün o akşamki her sözünün ve davranışının hesaplı olduğunu söylüyor ve duygularını yabancılara açıkça anlatmayı amaçladığını ekliyordu. Belli ki Atatürk, bu davranışıyla, Türkiye’nin artık Batı dünyasının bir parçası olduğunu göstermek istiyordu. Fransa Büyükelçisi Kont Dr Chambrun’de bu olayı anlatırken, “Cumhurbaşkanı, arada bir, sezdirmeden fese alaycı bir göz atıyordu. Zavallı meslektaşım bunun farkına varmadı …” diyordu.

11 Kasım tarihli Daily Herald ve Evening Standard Gazetelerinin bu olayı haber yapması, Reuter Ajansının olayı telgrafla Mısır’a geçmesi üzerine, Mısır kamuoyu hadiseyi öğrenmiş, bu haberler Mısır’da Türkiye’ye yönelik öfkeye sebep olmuştu.  Bu öfkeye karşılık önce, Anadolu Ajansı, bu haberleri yalanlamış ve söz konusu uydurma haberin Türk-Mısır ilişkilerinin gelişmesinden hoşnut olmayanlarca çıkarıldığını iddia etmişti. Ancak, Anadolu Ajansı’nın yalanlaması Mısır kamuoyunda hiçbir tesir yapmadı, Mısır basınında tartışmalar daha da alevlendi. Bazı gazeteler, devletler hukuku gereği her zaman, hatta savaşta bile saygı görmesi gereken ayrıcalıklara sahip Mısır temsilcisine, Mısır üzerinde yetkisi bulunmayan bir kimse tarafından böyle bir emir verilmesinin Mısır’a yapılan hakaret olduğunu, Büyükelçinin yapılan özrü kabul etme yetkisi olmadığını yazıyordu. 20 Kasım 1932 günü Mısır Türkiye’ye bir nota verdi ve böyle bir olayın bir daha tekerrür etmeyeceğinin taahhüt edilmesini istedi.

 

Türkiye Nota’ya verdiği cevapta, Mısır ve Türkiye arasındaki dostluğun çok köklü olduğu, her ülkenin kendi kültürüne ait kıyafetleri giymekte hür olduğu, notaya konu olan hadisede elçinin kendi rahatı için fesini çıkarmasına izin verildiği, ortada büyütülecek bir olay olmadığı açıklanıyordu.

 

Bu cevap Mısır kamuoyunu tatmin etmemiş tartışmalar yine alevlenmişti. Türk basını da, Mısır basınında çıkan haber ve yorumlara tepki gösteriyor, yazarlar tarafından bu işin dış mihrakların fitne ve fesadı olduğu değerlendiriliyor, tartışmaya Atatürk’ün adının karıştırılmasına kızılıyordu. Neticede, Mısır İngiliz Yüksek Komiseri Sir Percy Loraine devreye girmiş ve her iki ülkenin arasını bulmuştu. Ancak, soğukluk bir süre daha devam etmişti.Nitekim, Cumhuriyetin kuruluşunun 10’uncu yılı münasebetiyle, Kahire’deki Türk Büyükelçiliğinin verdiği resepsiyona Mısır’dan bir küçük memur dışında hiçbir yetkili katılmayarak Türkiye’yi boykot etmişti.

 

Kral Fuad’ın ölümünden sonra, Kral Faruk döneminde, 7 Nisan 1937 günü Ankara’da Türkiye-Mısır Dostluk anlaşması imzalanarak, iki ülke yeni bir başlangıç yapmışlardı.(2)

 

Türkiye’nin 28 Mart 1949’da İsrail Devleti’ni tanıması, 1950 yılında Kore’de Batı Bloku’ndan yana tavır koyması, 1955 yılında Süveyş Kanalının millileştirilmesinde İngiltere’nin menfaatlerini savunması, Mısır’ın Kıbrıs’ta İngiliz üslerinin kapatılmasını savuna Rum tezini desteklemesi v.s. iki ülke arasında belli başlı çatışma konuları olmuştu. Bu politikalar dolayısıyla Türkiye, Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucu üyelerinden Mısır’la hep karşı karşıya gelmişti.

İkinci Dünya savaşından sonra Türkiye’nin dış politikası, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi işgal edeceği korkusuyla biçimlendirilmişti. Türkiye uluslararası ilişkilerini bu perspektiften değerlendiriyor, dostluklar ve ittifaklar ile düşmanlıklarını bu bakış açısıyla tayin ediyordu. Batı Bloku’na dahil olmak isteyen Türkiye, 25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’na bir Tugay asker göndererek iştirak etmiş, bu fedakarlığının karşılığında 18 Şubat 1952‘de NATO üyesi olmuştu. Aynı dönemde Mısır, Kore Savaşı’nda tarafsız olduğunu ilan etmiş, dış politikada Türkiye ile farklı tercihte bulunmuştu.

Türkiye’nin dış politikasında en önemli diğer mesele, ‘Kıbrıs Meselesi’ idi. Yunanlılar adadan İngilizlerin çekilmesini ve self-determinasyon hakkının tanınmasını isterken, Türkiye adada statükonun korunmasını, yani adanın İngiltere’nin elinde kalmasını istiyordu. Bu politika, Türkiye’nin Sovyet saldırısına uğraması karşısında, Kıbrıs’ta mevcut olan İngiliz üslerinden yardıma geleceği beklentisine dayanıyordu. Süveyş Kanalının İngilizlerden kurtarılıp, millileştirilmesi mücadelesini veren Nasır yönetimi ise, Kanalının güvenliğini sağlamak için adada bulundurulan İngiliz üslerinin kapatılmasını istiyordu. Kıbrıs’ta İngiliz üssü bulunmasını Süveyş’in millileştirilmesi politikasına tehdit olarak görüyor, bu bakımdan Rum tezini destekliyordu. Kıbrıs politikası, Türkiye ve Mısır arasında ciddi bir politik çatışma alanı haline gelmişti.

Mısır’la çatışmanın diğer bir sebebi, Arap dünyasının liderliği hususunda, Türkiye’nin Irak’ı desteklemesiydi. Kuzeyden Sovyet tehlikesi hisseden Türkiye, kendi güney kanadını emniyete almak için İngiliz yanlısı olarak bilinen Irak’taki Nuri Said Paşa hükümeti ile yakın ilişkiler kurmuştu. Irak’taki İngiliz varlığı,  Nuri Said Paşa hükümetine destek veriyor, karşılığında bu bölgedeki petrol sahalarını kontrol ediyordu. 24 Şubat 1955’te Irak ile Türkiye bir askeri ittifak imzalayarak ‘Bağdat Paktı’ olarak bilinecek olan, paktın temelini oluşturmuştu. İngiltere Nisan ayında bu pakta katılmıştı. Bu paktla Türkiye, komünizm tehlikesinin bölgeye girmesini engellemek isterken İngiltere, Ortadoğu’da tutunmak istemekteydi. Bu dönemde, Arap dünyası için komünizm tehlikesi öncelikli bir tehdit değildi. İsrail’in kurulmasından batıyı sorumlu tutan Arap devletleri, İngiltere ve müttefiklerinden nefret ediyordu. Bağdat Paktı’na katılmakta isteksiz davranan Ürdün ve Lübnan’ı ittifaka katılmaya ikna etmek için bu ülkelere giden Menderes, buralarda protestolarla karşılaşıyordu.

İngiltere’nin bölgedeki hakimiyetinin devam ettirilmesine hizmet eden ‘Bağdat Paktı’na Mısır karşıydı. Bağdat Paktı’na karşı duran Nasır’a destek vermek için, Yugoslavya Devlet Başkanı Tito ve hemen arkasından Hindistan Lideri Nehru Nasır’ın yanına geldiler. Bu üçlünün önayak olmasıyla, Bandung’da 18-24 Nisan 1955’te konferans düzenlendi. İsrail, Bangdun konferansına kabul edilmedi.

Nasır, 1956 Temmuzun da Süveyş Kanalını millileştirdi. Irak dışındaki Arap dünyası Mısır’ın Kanalı millileştirmesine destek vermişti. Mısır, bağımsızlığı için Süveyş kanalından İngiliz işgalinin kaldırılması mücadelesini verirken, Türkiye İngiltere’nin Süveyş’ten çekilmesi halinde, İngiltere’nin yerini Sovyetler Birliği’nin dolduracağını düşünüyor ve İngiliz işgalinin devamından yana tavır koyuyordu. Nitekim, Başbakan Adnan Menderes, daha 26 Mayıs 1953’te, ABD Dışişleri Bakanı John Foster’in Ankara’ya yaptığı ziyarette, Süveyş Kanalı’nın güvenliğinin Mısır ve İngiltere arasında bir mesele olamayacağını, Kanalın Türkiye, ABD ve NATO için de önem taşıyan jeopolitik bir alan olduğunu, konun ulusal egemenlikle bir ilgisi bulunmadığını, Mısır kanalı savunamaz durumda olduğuna göre, özgür dünyanın İngiliz birliklerini orada istediği konusunda Mısır’ı ikna etmeleri gerektiğini söylemişti.  Menderes, İngilizlere komple Batı desteği verilmesi nasıl zorunluysa, Fransızlara da Kuzey Afrika’daki anlaşmazlıklarda destek sunmak gerektiğini ifade eder. Ona göre bu bölgeler Batının savunması ve NATO için hayati alanlardı.(3)

 

Bu millileştirme hadisesinden sonra Nasır, Arap dünyasının lideri konumuna yükselmişti. Süveyş krizinde Mısır’a destek vermeyen Türkiye, İngiltere’nin bu durumu kabul etmeyeceğini, İngiltere’nin müdahalesiyle Nasır’ın devrileceğini bekliyordu. İsrail 26 Ekim 1956’da, İngiltere ve Fransa’nın desteğiyle Mısır’a saldırdı. Hem Sovyetler Birliği, hem de Amerika Birleşik Devletleri bu saldırıya karşı cephe aldılar. (Türkiye’de bu saldırı ve işgali kınadı.) Sovyetler Başbakanı Bulganin’in, Mısır’dan çekilmemeleri durumunda Paris ve Londra’ya nükleer saldırı yapacağı tehdidinden sonra, İngiltere ve Fransa ateşkes ilan edip geri çekilmek zorunda kaldılar. İngiltere’nin başarısızlığı, Arap dünyasında, içinde Türkiye’nin de bulunduğu İngiliz yanlısı devletlerin prestij kaybına uğramasına neden oldu. Süveyş Krizi bir gerçeği daha ortaya koymuştu. Bu savaş, II.Dünya Savaşı öncesinde dünyaya egemen olan Batı Avrupalı devletlerin mutlak egemenliğinin son bulduğunu ve Amerika’nın desteği olmadan hareket edemeyeceklerini göstermişti. Artık dünya hakimiyeti, Avrupa’dan ABD ve Sovyetler’e geçmişti.

Kriz sona erdikten sonra, ‘Bağdat Paktı’nın Müslüman üyeleri, kendi halklarının tepkisine rağmen, İsrail’le birlikte Mısır’a saldıran İngiltere’nin pakta kalmasını karalaştırdılar. Türkiye ve Batı yanlısı Arap devletleri, Mısır’ın Arap dünyasındaki artan etkisini kırmaya yönelik yeni politikalar izlemeye başladılar. Artık, Süveyş krizinden sonra bölgede etkinliğini kaybeden İngiltere’nin yerini ‘Eisenhower Doktrini’ ile ABD almıştı. ABD’nin desteğiyle, 1957’de Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak bir ittifak oluşturdular. Nasır ise 1958 yılında Suriye ile birleşerek bu oluşumu dengelemişti. Suriye’nin 1956 yılından itibaren Sovyet etkisine girmesinden kaygılanan Türkiye, Irak ile birlikte, bu ülkenin rejimini değiştirmek için silahlı müdahalede bulunmaya karar verdi ve Suriye sınırına askeri yığınak yaptı. Irak, Suriye rejiminin devrilmesi halinde, müttefikini kaybedecek olan Nasır’ın gücünün kırılacağını düşünüyordu. Ancak ABD bu politikaya destek vermediği için, müdahale şansı olmamıştı. Bu teşebbüs hem Suriye hem de Mısır’la olan ilişkilerimizi iyice kırılgan hale getirmişti. İki ülkenin oluşturduğu ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ uzun ömürlü olmamıştı. 1961’de “Birleşik Arap Cumhuriyeti”nden ayrılan Suriye’yi resmen tanımamız üzerine, Mısır’la diplomatik ilişkilerimiz iki yıl için kesilmişti.

 

5 Ekim 1964’te Kahire’de yapılan Bağlantısızlar Konferansı’na katılan Makarios’un Kıbrıs politikasına destek arayışlarını engellemek üzere, Türkiye iki büyükelçi ile bu Konferans’a iştirak etmiş, ancak Mısır’ın engellemesi ile bu büyükelçiler, zirveyi locadan izlemek zorunda kalmışlardı. Zirve’den Self-determinasyon hakkının tanınmasına destek olunması yönünde Rum tezini savunan bir karar çıkmıştı.

Daha önce Ortadoğu’ya NATO gözlüğüyle bakan ve Batı dünyasının menfaatlerinin sözcüsü olarak algılanan Türkiye, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra, bölge politikalarını değiştirmiştir. Genellikle çatışma ile geçen Türk-Mısır ilişkileri de bu tarihten sonra gittikçe yükselen bir grafik göstermiştir. 1967 Arap-İsrail savaşı başlar başlamaz Türk hükümeti, Türkiye’deki Amerikan üslerinin Araplara karşı kullanılmayacağını ilan etti. İsrail’le savaşan Mısır, Ürdün ve Suriye’ye yiyecek ve giyecek malzemesi gönderdi. Dış politikada İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi tezini savundu.

 

21 Ağustos 1969 da vukuu bulan Mescid-i Aksa yangını ile Türkiye, İslam Alemi’ne de sıcak bir dönüş yaptı. Yangına Türkiye büyük tepki gösterdi ve Rabat’ta toplanan İslam Zirvesi Konferansı’na Dışişleri Bakanı düzeyinde katıldı.

 

Hikayesini özetlediğimiz Türkiye-Bağlantısızlar ilişkisinde, son 55 yılda köprünün altından çok sular akacak, nükleer silah karşıtlığına dayanan bağlantısızlık fikrinin sahibi Hindistan nükleer güç haline gelecek, Mısır, Camp-David anlaşmasından sonra, bir zamanlar Bandung Konferans’ı dışında tutulan İsrail’in ve ABD’nin bölgedeki müttefiki olacak, 1964 yılında Kahire’de toplantıya sokulmayan Türkiye’nin Cumhurbaşkanı 2009 yılında, ‘Şeref Konuğu’ olarak Bağlantısızlar toplantısına davet edilecektir.

 

——————————————————–

  • Krallar ve Başbakanlarla 50 Yıl 2.Cilt, Lütfü Akdoğan, Uyum Yayınları, Mart 2008.
  • Fes Olayı, Türkiye-Mısır İlişkilerinden Bir Sayfa (1932-1933), Bilal Şimşir, Belleten Dergisi, Ocak-Nisan 1984, Sayı: 189-190.
  • ABD-Türkiye-Nato-Ortadoğu, George McGhee, Bilgi Yayınevi, 1992.

 

 

Yararlanılan Diğer Kaynaklar:

 

  1. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), Prof.Dr. Fahir Armaoğlu, Alkım Yayınları, 14.Baskı,

 

Loca Diplomasisinden Özel Konukluğa: 45 Yıl Sonra Yine Kahire ve Bağlantısızlık Hareketi, Mehmet Hasgüler, http://www.usak.org.tr/haber.asp?id=184

 

Ortadoğu Krizleri ve Türkiye, Yrd.Doç. Dr. Sabit DUMAN, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 35-36, Mayıs-Kasım 2005, s. 313-332.

 

Soğuk Savaş Kuşatmasında Türkiye, Batı ve Ortadoğu Ayşegül Sever, 1945-1958, İstanbul, Ekim 1997.

 

[email protected]

 

*Bu yazı 27 Temmuz 2009 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır

 

Kategoriler: Yazılar