Safevilerin Şeyhlikten Şahlığa Geçiş Mücadeleri ve Türkmen Aşiretlerinin Rolü

 

Şah İsmail’in büyük dedesi Şeyh Safiyeddin, 1252-1334 yıllarında yaşamış bir Türk sofisiydi. Mezhep olarak Şafii mezhebine mensuptu. Onun Farisî veya Kürd olduğunu iddia edenler de vardır. Safevî tarihi uzmanı Prof.Dr. Oktay Efendiyev’e göre, Şeyh Safiyeddin’in İran’da pek müridi bulunmamasına karşılık, Anadolu’da büyük müridleri, taraftarları vardı. Şiîlik meselesi o dönemde henüz yoktu, o dönemde sofilik vardı. Şeyh Sadreddin ve ardılları olan Şeyh Hoca Ali,  Şeyh İbrahim de sofiydiler. Erdebil o dönemde şeyhlerin hâkimiyetinde, tam bir sofi merkeziydi. Zikir ve Sema, Safevî tarikatının en önemli erkânlarındandı.

Şeyh Safiyeddin tarafından kurulan Hâlifetu’l-Hulefa müessesesi halife adı verilen mümessilleri aracılığıyla Safevîliği yayıyordu. Bu halifeler irşad için Anadolu’ya gidiyor, tarikata teveccüh eden Anadolu Türkmenleri de Erdebil’deki dergâh ve şeyh mezarlarını ziyarete geliyorlardı.

İzleyen dönemlerde Seyh Safi’nin torunlarından Şeyh Cüneyd, amcası Şeyh Cafer ile Safevî tarikatının şeyhliği için mücadeleye girdi. Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın Şeyh Cafer’e destek vermesi nedeniyle Şeyh Cüneyd Erdebil’i terk etmek zorunda kaldı ve Anadolu’ya gitti.

Şeyh Cüneyd yedi yıl kaldığı Anadolu’da, dedelerine olan sevgi ve hürmetten çok istifade etti. Türkmen köylü ve göçebelerin inançlarına uygun bir söylem geliştirmeyi başardı. Kendisinin Hz. Ali evladından olduğunu iddia ederek, dolaştığı köylü ve göçebe Türkler arasında mühim bir topluluğu kendisine mürid yaptı. Şeyh Cüneyd, başına topladığı beş-on bin kişilik müridleri ile Trabzon Rum Devleti topraklarına  girdi ve buralarda yağmalarda bulundu. Bu sırada, Ak-koyunlu devletinin başına Uzun Hasan geçmişti. Uzun Hasan, Karakoyunlu Cihan Şah Mirza’ya karşı kuvvetlerinden faydalanmak istediği Şeyh Cüneyd’e hüsnü kabul gösterdi ve onu kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendirdi. Şeyh Cüneyd çok geçmeden,  Çerkesler ülkesine gaza yapmak için sefere çıktı.  Şirvan ülkesi topraklarından geçmek için Şirvan-Şah ile savaştı. Ancak bu savaşta öldürüldü (1460).

Safevîlik Şeyh Cüneyd’e kadar Sünni meşrepli sufi bir akım olmuş, Cüneyd zamanında Şiîliğe yönelmiştir. Şeyh Cüneyd dönemi, Safevî ailesinin siyasi-dünyevi iktidar mücadelesine başladığı dönemdir.

Şeyh Cüneyd’in mağlubiyeti Safevî tarikatı müridlerinin dağılmasına, hatta tarikatla bağlarının gevşemesine veya zayıflamasına sebep olmadı. Şeyhin diğer çocukları, Şeyh Cüneyd tarafından çocuk yaşta halife tayin edilen Hatice Begüm ‘ün oğlu Haydar’ın etrafında toplandılar. Bu sebepsiz değildi. Annesi tarafından asil olan Haydar,  lüzumu halinde dayısı Uzun Hasan’ın destek ve himayesini elde edebilecekti. Bu sırada Uzun Hasan Karakoyunlu devletini ortadan kaldırmış, devletin sınırlarını Horasan’dan Sivas’a kadar genişletmişti. Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm’le evlenerek padişaha damat oldu. Bu evlilikten Şah İsmail’le birlikte üç oğlu dünyaya geldi.

Erdebil’deki şeyhlik postuna oturan Şeyh Haydar’ın Erdebilliler, Karacadağ Türkleri, Talişler, Karamanlular ve Kaçarlar dışında, İran’da yaşayan halk üzerinde hemen hiçbir nüfuzu bulunmuyordu. Şeyh Haydar, Anadolu’da nüfuzunu artırmak üzere dergâhın Halifetu’l-Hulefa müessesesinden istifade etti. Anadolu’lu müritlerinden kaabiliyetli olanları burada eğittikten sonra halife tayin edip, memleketlerine gönderdi. Halifeler orada tarikatı yaymak ve şeyhlerine mal toplamakla görevlendirilmişti. Bu propaganda etkisini göstermiş, sayıları gün geçtikçe artan tarikat mensupları, kalabalıklar halinde Erdebil’deki şeyhlerini ziyarete akar olmuşlardı.

Faruk Sümer Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişiminde Anadolu Türklerinin Rolü kitabında, o dönemin şahidi olan Fazlullah b.Ruzbihan’ın, Târih-i âlem ârâ-yi Emînî adlı eserinde, Anadolu’luların Şeyh Haydar’a ifrat derecesinde bağlı olduklarını, Şeyh Cüneyd’e Allah ve oğlu Haydar’a Allah’ın oğlu dediklerini, gönderilen halifelerin Haydar’ın ulûhiyetini ilan ettiğini yazdığını, İtalyan seyyahların da Fazlullah’ı teyid ettiğini yazmaktadır.

Şeyh Haydar’a ulûhiyet atfedilmesi, Anadolu Türkmenlerinin bir kısmında var olan hulûl ve tenasüh inancın bir sonucuydu. Kendisine “Baba Resul” denilen Baba İlyas nasıl bu inançtan istifade ederek kitleleri arakasından sürüklemişse, Şeyh Haydar’da bu inançtan istifade ediyordu. Benzer şekilde Mesih ve Mehdi beklentileri de tarih boyu birileri tarafından doldurulmuş, Mesih ya da mehdiliğini ilan eden insanlar peşlerinden pek çok kalabalıkları sürüklemiştir. Tıpkı bunlar gibi, bazı Türkmen kabileleri Allah’ın kendisine hulul ettiğine ya da Hz. Ali’nin onun bedeninde yeniden doğduğunu inandıkları kişilerin peşinden gitmekte tereddüt etmemişlerdir.

Şeyh Haydar, Anadolu’dan topladığı müridleri ile iki sefer Kafkaslara sefer düzenledi. Bu başarılı seferler onun ününü ve müritlerinin sayısını artırdı. Üçüncü bir sefer için bu defa Şirvan’a girdi, hedefi babasını öldüren Şah Ferruh Yesar idi.  Ancak, Ak-Koyunlu hükümdar’ı Yakup Bey’in Şirvan Şahına yardım etmesi sonucu Şeyh, bu savaşta yenildi ve hayatını kaybetti.

Şeyh Haydar kendi müridlerine oniki kırmızı dilimli başlık (Tac-ı Haydari ) giydirdi. Oniki dilim, Oniki İmam’ı sembolize ediyordu. Bu başlık dolayısıyla, Haydar taraftarlarına “Kızılbaş” denildi. Şeyh Haydar ile birlikte ortaya çıkan Kızılbaş tanımlaması, Anadolu, Azerbaycan ve diğer yerlerdeki Safevî bağlılarını ifade ediyordu.

Bu yenilgi’den sonra, Şeyh Haydar’ın müritleri, oğlu Sultan Ali’nin etrafında toplandılar. Bunu tehlikeli gören Ak-Koyunlu hükümdar’ Yakup Bey üç yeğenini (Sultan Ali, İsmail ve İbrahim) anneleri ile birlikte, İstahr kalesine hapsetti. Onlar orada dört buçuk yıl kaldılar. Bu müddet esnasında Sultan Yakup ölmüş, hanedan arasında saltanat mücadelesi başlamıştı. Uzun Hasan’ın torunlarından Rüstem Bey, Yakup Bey’in oğlu Baysungur’a karşı iktidar mücadelesinde Safevî mürtlerinden destek almaya karar verdi ve bu maksatla Sultan Ali ve kardeşlerini hapisten çıkardı. Sultan Ali’nin desteği ile yapılan mücadelede Baysungur bertaraf edildi, Rüstem Bey Ak-Koyunlu hükümdarı oldu.

Bu defa, Anadolulu Türkmen müridlerine dayanan Sultan Ali, Ak-Koyunlu tahtında hak iddia ederek, Rüstem Bey’e karşı iktidar mücadelesine girdi. 1493 yılında yapılan savaşta Sultan Ali öldürüldü. Sultan Ali dönemi, Safevîlerin doğrudan Ak-Koyunlu iktidarına talip oldukları dönemdir.

Bu savaştan sonra, Kızılbaş emirleri 7 yaşındaki İsmail’i Ak-Koyunluların elinden kurtararak,  annesi ile birlikte Erdebil’e götürdüler. İsmail 6 yıl Gilan’da Zâhican hakiminin yanında yaşadı. 1499 yılına gelindiğinde, 13 yaşındaki İsmail yanındaki taraftarlarıyla Erzincan’a hareket etti. Maksadı, Anadolu’daki müridlerini etrafına toplamaktı. 1500’de Erzincan’da yedi bin kişilik bir ordu oluşturan İsmail İran’a geri döndü.  Şirvan’da Ferruh Yassar’ı, ardından Nahcivan’da Ak-koyunlu Elvendi yenerek 1501’de Tebriz’i aldı.

O sırada Tebriz’in nüfusu 300 bin kişiydi ve nüfusunun üçte biri Şiî, kalanı Sünniydi. Tebriz ele geçirilince, Şah İsmail burada Şiîliği resmi mezhep ilan etti ve Hz. Muhammed’in eşi Ayşe, Ebubekir, Ömer ve Osman’a hutbelerde lanet edilmesini emretti. Bu emre direnen din adamları ve Sünni halka karşı müthiş bir katliam yapıldı. Yapılan katliam hakkında İtalyan seyyah Angiolello A Narrative of İtalian Travels in Persia adlı kitabında din adamları, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere öldürülenlerin yirmi bin kişiden fazla olduğunu söylerken, Kemal Paşa Zade Tevârih-î âl-i Osman kitabında bu sayıyı Ak-Koyunlu oymağından kırk-elli bin kişi olarak yazmaktadır. Her iki kaynak, Şah İsmail’in kendisini zulümden men etmek isteyen annesi Halime Begüm’ü de öldürttüğünü belirtmektedir. Şiîliği kabul etmeyen İsfahan, Fars, Yezd, Kirman, Rüstemdar vesair bölgelerin yerli halkından mukavemet edenler toplu halde katledildiler. Hatta bunlardan bir kısmı, bu sırada tebrike gelmiş olan, Osmanlı elçisine gözdağı vermek için bizzat onun önünde yakıldılar.

Azeri tarihçi Oktay Efendiyev’e göre, bu esnadaki kızılbaşlık, sofilikle şiîlik arasında bir yerde, batınilik şeklindeki halk inanışıydı. Kızılbaşlığın temel kaynağı Şah İsmail’in Divanı’ydı. Şah İsmail’in inancı Seyyid İmameddin Nesimi’nin şiirlerinin etkisinde kalarak biçimlenmişti. Şah İsmail’in şiîliği resmi mezhep olarak ilan etmesine rağmen, o dönem İran’ında şiîliğe ait hiçbir bilgi, kitap mevcut değildi. Efendiyev’e göre, Şiîlik hakkında fazla bilgisi bulunmayan Şah İsmail,  Irak’tan bulup getirttiği, on dördüncü asrın ortalarında yazılmış, Gavaid ül İslam kitabından şiîliği öğrendi ve öğretti.

Şah İsmail ve taraftarları Sünni çoğunluğu oluşturan halk tarafından sevilmiyor, müstevli olarak görülüyordu. Kuvvet zoru ve şiddet ile sürdürülen bu hükümranlığın sonu yoktu.  Bunun farkında olan İsmail’in devletini güçlendirebilmesi ve başarılarını devam ettirebilmesi için Türkiye’deki ana müridler topluluğu ile münasebetlerini sıkı bir şekilde sürdürmesi, buradan göç ettirilecek Kızılbaş oymakları ile sayısını çoğaltması gerekmekteydi. Türkiye’den beslenilmediği takdirde, Şah İsmail’in ülkeyi kontrol altında tutması mümkün olmayacağından, kısa bir zaman sonra iktidarını kaybetmesi mukadderdi.

Safevî tarikatını yaymak üzere Şeyh Safiyyeddin zamanında kurulan halifetül-hulefa makamı,  Şah İsmail döneminde bu amaca hizmet etmek üzere yeniden yapılandırıldı. Kazvin’de bulunan halifetül-hulefa Anadolu’nun her yerinden gelen on bin kadar sofunun başıydı. Kendilerine halife adı verilen bu topluluk mensupları burada eğitiliyor, bir müddet Erdebil’de bulundurulup tarikatin usûl ve erkânı öğretildikten sonra, aldıkları talimatla memleketlerine gönderiliyordu. Faruk Sümer’in yazdığına göre(Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rol) bu talimatın başlıcaları; döndükleri memleketlerinde ayinler tertip ederek başında bulundukları zümrelerin tarikata bağlılıklarını devam ettirmek, propaganda yaparak taraftarların sayısını çoğaltmak, taraftarlardan nezir adı altında vergi toplayarak bunu İran’a göndermek, ayaklanmalar çıkarmak ve İran’a taraftar götürmekti.

Osmanlı hükümdarı II.Bayezıd (1447-1512), ilk başlarda Şah İsmail’e karşı olumsuz bir tavır göstermemişti. Hatta Tebriz’e gönderdiği elçilerle İsmail’in Şahlığını bile kutlamıştı. Şah İsmail de padişaha yazdığı mektuplarda “baba” diye hitap ediyordu. O sıralarda Venedik’le harbeden II.Bayezıd’ın rahatsızlığı, İran’a göç eden Türkmenler dolayısıyla hazinenin gelir kaybına uğramasından ibaretti. Bu sebepten dolayı İran’a göçü yasaklamıştı. Şah İsmail, II.Bayezid’e gönderdiği mektupta, tarikat mensuplarının ziyaretine engel olunmamasını istiyor, Padişah geri dönmeye söz verenler için bu yasağın uygulanmayacağı cevabını veriyordu.

Aynı dönemde Erdebil tekkesi bağlısı Türkmenlerin yaşadığı bir diğer ülke, Dulkadirli Beyliğiydi. Dulkadirli Beyi Alâuddevle (Beylik dönemi 1480-1515)de, ülkesindeki Kızılbaşların İran’a gitmesini önleyici tedbirler almıştı. Alâuddevle Bey’in Kızılbaşların İran’a gitmesine izin vermemesi, kızı Benli Hatun’u istediği halde kendisiyle evlenmesine müsaade etmemesi, kendisine karşı taht mücadelesini sürdüren Ak-koyunlu şehzadelerini desteklemesi ve Diyarbakır’ı alması Şah İsmail’i kızdırmıştı.  İran’da hâkimiyetini pekiştiren Şah İsmail, 1507 yılında Elbistan üzerine yürüdü ve burayı baştanbaşa tahrip ederek Maraş’ı da zapt etti. Ele geçirdiği Alâuddevle ‘nin bir oğlu ile iki torununu öldürttü. Şah İsmail’in çekilmesinden sonra, Turna Dağına kaçan Alâuddevle Bey Maraş ve Elbistan’ı yeniden ele geçirdi. Ancak, Elbistan camileri ve mezarlıkları da dahil olmak üzere öyle tahrip edilmişti ki, bu yüzden başkenti Maraş’a taşımak zorunda kaldı.

1510 yılında Şah İsmail Timurlu’luların toprağı olan Horasan’ı işgal etti. Bunun üzerine Özbek Hakanı Şeybani (ya da Şaybek)Han Şah İsmail’le savaşa girdi ve savaşı kaybetti. Zeki Velidi Togan (Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi), savaşta galip gelen Şah İsmail’in Şeybani Han’ı öldürtüp, derisini yüzdürdüğünü, içerisine ot doldurtup bu yaptıklarını anlatan bir mektupla zaferini Osmanlı padişahı II. Bayezid’e bildirdiğini anlatır. Aynı kitapta anlatıldığına göre, Şah İsmail, Şeybani Han’ın kesik başını kendisine şarap kadehi yapmış, bununla da yetinmeyip savaşın sonunda on binden fazla Özbek Türkünü öldürerek kesik başlarından piramit yaptırmıştır. (Hammer, Şah İsmail’in Şaybek’in kafatasını kıymetli taşlarla süsleyerek onu kase yerine kullandığını, başının üzerindeki deriyi de baharat ile doldurttuktan sonra bir zafer nişanesi olarak Sultan II. Bayezid’e gönderdiğini nakletmektedir.)

Bütün bu tarihi olaylar, Şah İsmail’in kozmopolit Osmanlı’ya karşı Türklüğün mücadelesini verdiğini iddia eden milliyetçi söylemin yapaylığını ortaya koymaktadır. Zira, Şah İsmail’in Tebriz, İsfahan, Fars, Yezd, Kirman, Rüstemdâr ve diğer şehirlerde katlettiği Ak-koyunlu halkı da öz be öz Türk’tü. Tek kusurları mezhep dayatmasına direnmeleri idi. Aynı şekilde, ülkesi Şah İsmail tarafından tahrip edilen ve halkı bu savaşta öldürülen Dulkadirli Devleti’de, kafası kesilerek öldürülen Muhammed Şeybani Han ile birlikte öldürülen binlerce Özbek’te Türk’tü.  Aşağıda anlatılacağı üzere, Anadolu’da taammüden çıkarılan isyanlarda ölenler de hep Türk’tü. Aslında olan hadise, iktidar mücadelelerine taraftar kazanmak ve bu mücadeleyi meşru kılmak için, kitlelerin inançlarının, sosyal ve ekonomik sıkıntılarının istismar edilmesinden ibaretti.

Halifetül-hulefa makamı tarafından Anadolu’ya gönderilen halifeler misyonlarını başarıyla yerine getiriyorlardı. İsyan çıkarma konusunda en başarılı olanlar Hasan Halife’nin oğlu Şah Kulu ve Rumlu Nur Ali Halife’ydi.

Erdebil’ de Şeyh Haydar tarafından şiî inançları doğrultusunda eğitilen Hasan Halife’nin oğlu Şah Kulu, Solak-ZâdeTârîhi’ndeki anlatıma göre “Bana erenlerden işaret olmuştur. Hâlen sâhib-i zuhûr olan Şah İsmail’in halifesiyim”, “min-bâd devlet ve saltanat bizimdir” diyerek 1511 yılında 10.000 kişilik bir ordu ile ayaklanma başlattı. Ordu sadece Kızılbaşlardan oluşmuyordu. Dirlikleri elinden alınmış pek çok sipahide bu orduya katılmıştı. Sultan II.Bayezid ile oğulları arasında çıkan saltanat mücadelesinden kaynaklanan otorite boşluğu bu hareketin baştan önlenmesine mani olmuştu.

Şah Kulu, ilk önce, Antalya”dan Manisa”ya gitmekte olan Şehzade Korkud”un kuvvetlerine saldırarak hazinesine el koydu. Sonra Kızılkaya, İstanos, Elmalı, Burdur, Keçiborlu kasabalarını basarak kadılarını ve kendisine direnenleri öldürdü ve ele geçirdiği bu bölgenin yönetimine kendi adamlarını atadı. Şah Kulu, Osmanlı kuvvetlerini üst üste yenilgiye uğrattı. Selahattin Tansel’in anlatımına göre, taraftarları onun mehdi, peygamber, Allah olduğunu bile iddia ettiler. Etrafında toplanan şuursuz kitle her uğradığı yeri yakıp yıkıyor, bulduğu kitapları Kur’an-ı Kerim dahil ateşe atıyor, kendilerine uymayanları öldürüp, ailelerine tecavüz ediyorlardı. Şah Kulu Kütahya önlerinde kendisine karşı gönderilen Karagöz Paşa ile çarpışarak Karagöz Paşa”yı esir etti. Halkın Kütahya’yı teslim etmeyi reddetmesi üzerine Karagöz Ahmet Paşa’yı kazığa oturtarak öldürdü.

Karaman İli’ne giderlerken karşılarına çıkan bu eyaletin beylerbeyi Haydar Paşa’yı da yendikten sonra İran’a doğru yola çıktı. Karaman yakınında, Kızılkaya boğazında sadrazam Hadım Ali Paşa komutasındaki kuvvetlerce çembere alındıysa da kuşatmayı yararak Sivas yönünde kaçmayı başardı. Hadım Ali Paşa Çubukova”da ona yetişti ve iki taraf 2 Temmuz 1511”de Gökçay yöresinde savaşa tutuştu. Şahkulu çarpışma esnasında isabet eden bir okla öldürüldü. Savaşta Hadım Ali Paşa”nın da ölmesiyle Osmanlı ordusu çarpışmaya son vererek çekildi. İsyancıların öldürdükleri insan sayısı 50.000’ i geçmişti. Şahkulu”nun kalan kuvvetleri İran yönünde çekilirken Tebriz”den gelen bir kervanı soydular. İran’a vardıklarında, bu soygun sebebiyle Şah İsmail tarafından ağır biçimde cezalandırılarak dağıtıldılar. İ.Hakkı Uzunçarşılı, Şahkulu olayından sonra, Osmanlı İdaresi’nin Isparta ve Antalya taraflarında ele geçirdiği Kızılbaşları Mora’da zaptedilen Mudan ve Koron taraflarına göç ettirdiğini yazmaktadır.

1512 yılına gelindiğinde, tahta Selim’in geçtiğini haber alan Şah İsmail, Rumlu Nur Ali Halife’yi Anadolu’ya göndererek bu ülkede isyanlar çıkarmasını emretti.  Rumlu Nur Ali Halife Sivas, Amasya, Tokat bölgesi Türkmenlerini ayaklandırdı. Bunlar bölgede tedhiş estirdi. Rumlu Nur Ali Halife Osmanlı kumandanı Faik Beğ’i Tokat civarında yenerek, Tokat’ı aldı. Burada Şah İsmail adına hutbe okuttu. Daha sonra yanında on bin Kızılbaş bulunan Şehzade Ahmed’in oğlu Murad ile Kazova’da buluştu. Bu sırada, Tokat halkının muhalefete geçtiğini öğrendi ve cezalandırmak için bütün şehri yaktı.

Şehzade Selim’in 1512 yılında tahta geçmesini kabullenmeyen Şehzade Ahmed, onunla mücadeleye hazırlanıyordu. Ahmed’in Amasya’da bulunan oğullarından Murad, bu mücadelede Türkmenlerin desteklerini sağlamak üzere, babasına rağmen, Kızılbaş olmuş ve Kızılbaş tacını giymişti.  Murad, Rumlu Nur Ali Halife isyanından sonra İran’a gidip Şah’ın yanına sığındı ve Şahın kızıyla evlendi. Sultan Selim’in Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ı geri istemek maksadıyla Şah İsmail’e gönderdiği elçiler Safevî sarayında öldürüldüler.

Tarih 1514’e geldiğinde, Şah İsmail’le Sultan Selim Çaldıran’da karşı karşıya geldiler. Savaş Şah İsmail’in yenilgisiyle sonuçlandı. Şah İsmail’in yenilgiye uğrayarak kaçması, taraftarları üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bazen “Ben Allah’ın tecellisiyim”, bazen de “Ali’nin tecellisiyim” diyen Şah İsmail’in yenilmezliğine olan inanç sarsılmıştı. Çaldıran savaşından sonra Şah İsmail kalan ömrünü Tebriz’de ve Nahçivan’da avlanmakla, eğlenceyle geçirdi. Hayatının sonuna kadar hiç bir savaşa katılmadı. Şah İsmail bu sıkıntılar içinde, henüz 37 yaşındayken hastalığa yakalandı ve öldü.

Safevî devleti kurulduktan sonra Şah İsmail, devletin basit tarikat kurallarıyla yönetilemeyeceğini anlamış ve Şiî İsna Aşeriyye’yi devletin resmi mezhebi olarak ilan etmişti. Oniki İmam Şiîliği 16. yüzyıldan sonra yani resmi hüviyete büründükten sonra gittikçe Kızılbaşlıktan uzaklaşmıştır.

Bu dönemde Osmanlı devletinin, Safevî etkisine karşı Halvetilikle mukabele ettiği görülmektedir.  Azerbaycan kökenli bu tarikatın silsilesi Hz. Ali’ye kadar çıkıyor ve Safevî tarikatı ile Zâhidiyye kolunda birleşiyorlardı. Ehl-i Beyt sevgisinin önde olduğu bu tarikat, geleneksel Sünni çizgiden sapmamış, Şiîlerde olduğu gibi Ashâb’ı lanetlemeyi benimsememişti. Safevîlerin baskılarına dayanamayan çok sayıda Halvetiyye dervişi, İran’ı terk ederek 16. yy. başlarında Anadolu’ya veya Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altındaki topraklara göçtüler. Bunlar gittikleri yerde, Azerbaycan ve çevresinde Safevîlerin Sünnilere yaptıkları zulümleri halka anlatıyorlardı. Safevîyye’yi yakından tanıyan bu tarikat mensupları, Osmanlı Devleti için Safevîlere karşı hazır bir güç olarak bulunmuş oldu. Tarikatin temsilcisi olan Cemâli ailesinin fertlerinden Zenbilli Ali Cemâli Efendi II. Bayezid zamanında şeyhülislamlığa yükselmiş, Sultan Selim döneminde, aynı aileden Piri Mehmed Paşa vezir-i azam olmuştur. Böylece Osmanlı Devleti’nde en yüksek makamlar, Şah İsmail’e muhalif olanların eline geçmiş, açılan pek çok dergâh aracılığıyla Sünni anlayış yaygınlaştırılmış, el-hasılı etki tepkiyi doğurmuştur.I

*Bu yazı 20 Ocak 2009 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır

Kategoriler: Yazılar