Safevilerin Kızılbaş Türkmen Aşiretlerini Kapalı Bir Cemaate Dönüştürmesi

Safevî Devleti’in kuruluşunda;  Anadolu’dan gelen Rumlu(Sivas-Tokat-Amasya), Ustaclu (Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde yaşayan Uluyörük topluluğu),Tekelü (Antalya-İsparta-Burdur), Şamlu (Halep Türkmenlerinden), Dulkadirli (Maraş-Yozgat), Varsak (Tarsus), Çepni,  Arapgirlü (Malatya-Arapgir), Turgudlu (Karaman), Bozcalu (Halep Türkmenlerinden),Acirlü (Halep Türkmenlerinden),Hınıslu (Erzurum-Hınıs), Çemişezeklü (Tunceli-Çemişkezek) oymakları mühim rol oynamıştır. Bu oymaklar arasında en kalabalık olanları Şamlu ve Ustaclulardı.

Devlet kurulduktan sonra, Karakoyunlu ve Akkoyunlu mensubu aşiret ve oymaklar da devlet hizmetine alınmışlar ancak,  Kızılbaşlığı kabul etmelerine rağmen bu oymaklar ilk dönemlerde önemli mevkiiler elde edememişlerdi. Anadolu kökenli olmayan bu oymaklar Kaçar, Karamanlu, Türkmen ve Afşar oymaklarıydı.

Şah İsmail otuz yedi yaşında öldüğünde (1524), yerine hükümdar olan Tahmasb (1514-1576), henüz on yaşındaydı. Şah İsmail ölmeden önce, emirlerine emirü’l ümera olan Rumlu Div Sultan’a itaat etmelerini ve sözünden çıkmamalarını vasiyet etmişti. Bu sırada Türkmen boyların her biri, İran’ın bir bölgesini dirlik olarak elinde tutuyordu. Şah İsmail zamanından itibaren başlayan, Kızılbaş oymaklar arasındaki rekabet ve iktidardan daha fazla pay alma kavgası bu dönemde iyice gün yüzüne çıkmıştı. Nitekim, Ustaclular Şah İsmail’in vasiyetine rağmen, Div Sultan’ın emirü’l ümeralığını tanımadılar. Rumlular, Ustaclulara karşı Tekelü ve Dulkadirlilerle ittifak ederek, Ustaclularla savaştılar. Yapılan savaşta yenilen Ustacluların dirlikleri ellerinden alındı. 1525 ve 1526 yıllarında Ustaclular ısrarla savaşa devam ettilerse de, bol zayiat vermekten ve aşiret beylerini savaş meydanlarında bırakmaktan kurtulamadılar. 1527 yılına gelindiğinde, Tekelüler Ustaclulara karşı korudukları emirü’l ümera Div Sultan’ı öldürerek iktidarın mutlak hâkimi oldular.

Tekelülerin devletin en önemli makamlarını ele geçirmeleri diğer Kızılbaş boylarının kıskançlığına ve tepki göstermelerine sebep oldu.  Tekelülerin nüfuzundan kurtulup, iktidarı fiilen ele almak isteyen Şah Tahmasb(1524-1586), Tekelülere karşı Şamlu ve Dulkadirlilerle anlaşmış, dirliklerini kaybeden Ustacluların dirliklerini iade ederek ülkeye geri dönmelerini sağlamıştı. 1531 yılına gelindiğinde Tekelülere karşı amansız bir savaş başladı. Tekelüler savaşta pek çok Şamlu’yu öldürdülerse de, Tekelü karşıtı ittifaka Afşar ve Rumlular da dahil olunca, mücadele Tekelü katliamına dönüştü. Tekelü Bey’i Ulama Sultan İstanbul’a kaçarak Osmanlı’ya sığındı. Ulama Sultan Veziri-i azam İbrahim Paşa’yı ikna ederek Safevî Devletine karşı Irakeyn savaşının açılmasına sebep oldu. Tahmasb dönemi, Tekelüler ile Şamluların gözden düştüğü, Ustaclularla birlikte Kaçar ve Afşar oymaklarının yıldızlarının parladığı dönem olmuştu. Tahmasb dönemi, Anadolu’da Kızılbaş Türkmen isyanlarının devam ettiği bir dönemdir.  Celâlî isyanları yazımızın konusunu teşkil etmemekle birlikte, 16-17’inci yüzyıllarda Osmanlı Yönetimine isyan eden her isyancının, inancı ne olursa olsun, kaçıp sığınacağı kurtuluş kapısı İran olmuştur.

1576’da Tahmasb ölünce, şahlığa kimin geçeceği hususunda emirler arasında ihtilaf baş gösterdi. Ustaclular Tahmasb’ın oğlu Haydar’ı, başta Rumlu, Afşar, Türkmen oymakları olmak üzere diğer oymaklar, babasının 19 yıl hapsettiği İsmail Mirza’yı tutuyordu. Neticede, İsmail Mirza (1576-1577), şah oldu. Bu dönem de Haydar’ı tutan Ustaclular Şahın gazabına ve diğer oymakların katliamına uğradılar. Şah II.İsmail babası döneminde dışlanmış olan Tekelülere itibarlarını iade etti. Onun döneminde, anne tarafından akrabaları olan Türkmen oymağı en itibarlı konuma geldi. II.İsmail’in en önemli özelliği, şiî ve sünni  iki mezhebi yakınlaştırmaya gayret etmesi, aşere-i mübeşşereye lanet okumayı yasaklaması, müfrit şiî alimlerini ordudan uzaklaştırmasıydı. Bu politika, Kızılbaş oymaklar arasında büyük tepkiye sebep oldu.

İki yıllık hükümdarlıktan sonra ölen Şahın yerine Sultan Muhammed (1577-1587) geçirildi. Gözleri görmeyen bu sultan döneminde karısı Melike iktidarı fiilen kullandı ve yönetimde hemşehrileri Mazenderanlılar’a dayandı. Bu dönemde ortaya çıkan düzmece Şah İsmail (kendisinin II.Şah İsmail olduğunu iddia edenler) ayaklanmaları ile iktidar mücadelesine Lur, Kürd, Taliş, Gur gibi yerli aşiretlerde ortak oldular.  Sultan Muhammed’in karısı Melike’nin kendilerini dışlayan politikası Kızılbaş oymaklarının kızgınlığına sebep oldu.  Neticede, her oymaktan birisinin katıldığı bir zümre sarayın harem dairesini basarak, şahın yanında karısını öldürüp, cesedini çıplak vaziyette sokağa attı. On yaşındaki Abbas Mirza hükümdar ilan edildi.

Şah Abbas’ı iktidara taşıyan Ustaclu Mürşid Kulu Han olmasına rağmen, onun nüfuzundan kurtulmak isteyen Şah Abbas bir süre sonra Mürşid Kulu Han’ı öldürttü. Ardından Sultan Muhammed döneminden kalan pek çok kızlbaş emirini de yok etti. Kızılbaş emirlerinin gaile çıkarmamalarını, itaatsizlik etmemelerini temin için, Türkmen oymaklarını kalabalık olarak yaşadıkları yerlerden çıkarıp İran içerisine dağıttı. Küçük yaşta saraya alınıp büyütülen Ermeni, Gürcü, Çerkez soyundan kaabiliyetli köleleri yükseltip, onlara mevkiiler verdi. Osmanlı sistemini takliden, bu devşirmelerden oluşan kul teşkilatı kurdu. Onları birçok Türkmen oymağının başına geçirdi. Yine yerli halktan oluşan tüfenkçi birlikleri kurdu. Bu dönemde Lur, Kürd ve Afganlı unsurlar siyasi bakımdan ehemmiyet kazandı.

Bütün bu gelişmeler, devleti kuran Kızılbaş Türkmen unsurunu etkisizleştirmeye yönelikti. Artık Safevî devletinin bu unsurlara eskisi gibi ihtiyacı kalmamıştı. Bu dönemde İran’da İmamiye Şia’sı hakim inanç  olarak desteklendi ve kabul gördü. Anadolu kökenli en büyük Türkmen oymağı olan Ustaclu‘lar Şah Abbas döneminde bir daha toparlanamayacak şekilde darbe yediler ve katliama uğradılar. Kendi kimliklerini kaybederek başka oymakların idaresi altına girdiler. Aynı şekilde, Tekelüler’de bu dönemde büyük darbe yediler. Şah Abbas bütün Tekelülerin öldürülmelerini emretti. Şah Abbas’ın bunlara karşı öfkesi yatıştığında Tekelü oymağı mensuplarının çok azı hayatta kalmıştı. Abbas döneminde bir tek Şamlu oymağı Şahın himayesine mahzar olmuştu.

Safevî Devletinin kurucu ve sonraki dönemlere taşıyıcı unsuru olan Kızılbaş Türkmen oymakları,  Şah Abbas döneminden itibaren devlet içerisindeki bu önemlerini yitirmiş ve yavaş yavaş sistemden tasfiye edilmişlerdir. Bu dönemde yaşayan Şiî ulemâdan Molla Muhammed Bakır Meclîsî, Şiileşmeye direnen Kızılbaş Türkmenlerin öldürülmelerine dair fetva bile vermiştir. Faruk Sümer’in “Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü” ve Rıchard Tapper’in “İran’ın Sınır Boylarında Göçebeler, Şahsevenlerin Toplumsal ve Politik Tarihi” kitapları, Şah’a giden Kızılbaş Türkmenlerin başına gelenleri detaylı biçimde anlatmaktadır.

Dr. Ali YAMAN’ın ciddi bir araştırmaya dayalı olarak hazırlamış olduğu, “Alevîlik’te Dedelik ve Ocaklar” kitabında vardığı sonuca göre, bugün bilinen Alevî cemaat yapısının ne zaman ve nasıl oluştuğu hususunda kesin bir bilgi mevcut değildir. Bu konuda, farklı Alevî grupları kendi mensup oldukları gelenek doğrultusunda farklı tezler savunmaktadır. Dedebabalar, Çelebiler, Ocakzâde Dedeler, Babalar ve dikme Dedeler farklı görüşler ileri sürmektedirler.

Bu konuda, Nejat Birdoğan’ın “Anadolu ve Balkanlarda Alevî Yerleşmesi, Ocaklar-Dedeler-Soyağaçları” adlı kitabında ileri sürdüğü görüşler dikkat çekicidir. Nejat Birdoğan, Şah İsmail’den önce cem törenlerinin olmadığını, bu törenlere ilişkin erkânın Şah İsmail’den kaynaklandığını iddia etmektedir. Ona göre, Hacı Bektaş bir derviştir. Bugünkü anlamıyla Dede değildir. Onun döneminde Cem töreni de yoktur. Ancak, müzik vardır, semah vardır. O dönemlerde elimizde Alevî şiîri de yoktur. Hazreti Pir Hacı Bektâş’ın musahiplik erkânıyla da ilgisi bulunmamaktadır. Onun “ikrar” alması kendisine mürid olmak isteyenleri ıhtırarak, başını tekbirleyip saç ve sakalını bir kereye özgü traş etmesi ve salavatlayıp başına papak geçirmesinden ibarettir. Bugünkü durumu ile Cem törenleri Alevîlere Ahilerden geçmedir.

Hakikaten Şah İsmail, Anadolu Alevîliğinin tören olarak kurucusu sayılabilir.  Yolun kurallarını, on iki hizmeti, semahı, içkiyi, sazı ibadete o dahil etmiştir. Şeyh Haydar‘ın halifeleri yoluyla Anadolu’ya nüfuz etmesinden önceki Alevîlik anlayışıyla, Haydar’la birlikte ortaya çıkan Kızılbaşlık arasında inanç ögeleri bakımından da temel farklılıklar vardır. Hacı Bektâş Veli’ye nisbet edilen hiçbir eserde görülmeyen on iki imam kültü Şah İsmail döneminde Anadolu Alevîliğine girmiştir. Safevi etkisi öncesi Alevîlik, ehli beyt sevgisine dayanan sufi bir anlayıştı ve Sünnilerle çatışmacı bir dil kullanmıyordu. Şah İsmail döneminde şiîlikten transfer edilen on iki imamcılık ve “tevella ve teberra” inançları Proto-Alevîlikten önemli farklılaşmalara neden oldu. Özellikle, Sünni inanç mensuplarının cennetle müjdelendiklerine inandıkları sahabeden, Peygamberin eşi Hz. Ayşe, Ebubekir, Ömer ve Osman’a lanet edilmesi iki kesim arasında düşmanlık tohumlarının atılmasına neden oldu.

Şah İsmail döneminden itibaren,  farklı oymaklara bağlı Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin inanç ve ritüel olarak birbirlerine benzemeye başladığı, aşiretten ziyade bir cemaat örgütlenmesi sergiledikleri görülmektedir. Oysa aynı dönemde, Anadolu’da kalan Kızılbaş Türkmenlerin akrabaları olup Şah’a giden oymak ve aşiretler farklı bir tecrübe yaşamışlardır. Yukarıda etraflıca anlatıldığı gibi, Rumlu, Ustaclu, Tekelü, Şamlu, Dulkadirli, Varsak, Çepni,  Arapgirlü, Turgudlu, Bozcalu, Hınıslu, Çemişkezeklü gibi oymak ve aşiretler geleneksel aşiret yapılarını ve aşiret kimliklerini korumuş, İran’da beyleriyle temsil edilmiş,  aşiretin gücü oranında Safevî iktidarından pay almışlardır. Anadolu’da kalan Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin her biri, bir ocağa bağlı kapalı cemaatlere dönüşerek klasik Türk aşiret yapısını yitirmişler, bunun sonucu olarak tarikat kimliğinin aşiret kimliğini yuttuğu sosyolojik bir dönüşüm meydana gelmiştir.

Bahsedilen bu dönüşüm, Erdebil Şeyhliğinin Şahlığa dönüşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu dergâha mürid olarak şahsen bağlı olan Anadolu’daki Türkmen aşiret mensupları, Şeyhliğin Şahlığa dönüşmesiyle, bu dergâhla olan ilişkilerini, mürşid-talip ilişkisinden taraftarlığa dönüştürdüler. Bu dönüşüm Safevîler tarafından, Halifet-ül Hülefa müessesi aracılığıyla gerçekleştirilmekteydi. Anadolu’ya gönderilen halifeler, müritleri İran’a göçmeye teşvik ediyorlardı. Zira, Safevî devletinin kurulduğu dönemde, Şahın yerli halka dayanma gücü yoktu. Bu nedenle Safeviler, gerek Osmanlı, gerekse Dulkadirli topraklarında yaşayan Türkmen aşiretlerine dayanmak, onları İran’a göçertmek zorundaydılar. Göç etmeyen aşiretler halifeler aracılığıyla, Şah’a bağlı cemaatlere dönüştürüldüler. Oysa, İran’a giden oymaklar buraya vardıklarında, işin esasının dünyevi iktidar mücadelesi olduğunu müşahede etmişlerdi. Burada gerek Şah seçimlerine müdahil olarak, gerek birbirleriyle rekabet ederek iktidar kavgasına giriştiler. İran’da bunlar yaşanırken, Anadolu’da kalanlar için Şah’ın ülkesi hâlâ ulaşılmak istenen bir cennet, Şah ise ilahi bir varlıktı.

Safevî etkisiyle oluşturulan cemaat yapısı, Ehl-i Beyt soyundan geldiğine inanılan ve “ocak” olarak adlandırılan dede aileleri ile belli aşiret, köy veya aile grupları arasında kurulmuş olan pir(dede)-talip ilişkisi temeline dayandırılmıştı. Cemaat, ocakzâde dedelerin Peygamber soyundan geldiklerine yani evlâd-ı resul olduklarına inanıyor ve onları “seyyid” olarak kabul ediyordu.  Muhammed-Ali ‘nin taşıdığı ilahi nurun, on iki imamlara ve onların soyundan olan dedelere intikal ettiğine inanıyorlardı. Dedelerin nesep yoluyla ilahi bilgiyi tevarüs ettiği kabul edildiğinden, dedelik yolu taliplere kapalıydı. Dedeler ile talipler arasında, soy esasına dayalı bir kast sistemi mevcuttu. Öyle ki, dedenin kızının bir taliple evlenmesi bile yasaktı.  Zamanla ocak ve aşiret kimlikleri iç içe geçti. Bazen ocak, talibi olan aşiretin adıyla anılmaya başlanırken,  bazen de farklı aşiretler kendi isimlerini bırakarak, bağlı oldukları ocağın adını aldılar.

Dede- talip ilişkileri İran’dan gönderilen buyruklarla şekillendirilmekteydi. Ca’fer es-Sâdık Buyruğu, Menâkıbu’l-Esrâr Behcetu’l-Ahrâr ismiyle de anılan Şeyh Sâfî Buyruğu gibi buyruklar teolojik eserler olmaktan çok, tasavvufî/mistik ve menkıbevî nitelikli eserlerdi. Buyruklar bir mezhebe ait inanç esaslarını ortaya koymaktan çok, cemaatin ayinlerinin erkânının, dede- talip ilişkilerinin adabının anlatıldığı nizamnamelerdi. Buyruklarla konulan bu kaide ve kurallar, Kızılbaş topluluklarının içlerindeki farklılıkların azaltılmasını, mümkün olduğu kadar standart bir yapıya kavuşturulmasını ve Erdebil’le bağlantıyı sağlayan dedelerin tartışmasız bir karizma kazanmasını sağlamaya yönelikti. Böylece, siyaseten bir devletin tebaası olan topluluk, cemaat örgütlenmesi yoluyla, bir başka devletin hükümranlık sahası haline getirilmişti.

Bu yapılanma politikası gereği, cemaat mensubu olmak için Kızılbaş anne ve babadan doğmak esası getirilmiş, cemaat dışı evlenmek düşkünlük sebebi sayılmak suretiyle cemaatin içe kapanması sağlanmıştı. Musahiplik erkânı ile evli çiftler birbiriyle kardeş yapılıyor, bununla hem cemaat içi murakabe tesis ediliyor, hem de cemaat ilişkileri sıkılaştırılıyordu. Dar’a çekme erkânı, cemaat disiplinini sağlayan esaslı bir müeyyideydi. Cemaatin kendi içerisinde sağladığı bu adalet dağıtma sistemi, aynı zamanda, cemaatin tebaası bulunduğu Osmanlı hukuk sisteminin dışında kalmasını da sağlıyordu. Yine, Nezir adı altında, cemaat mensuplarının gelirlerinin 1/5’i toplanarak İran’a gönderiliyordu.

Bu yapı ister istemez kapalı olmayı gerektirmişti. Kızılbaş toplulukların Safevî devleti ile olan bu ilişkisini bitirmek isteyen Osmanlı yönetiminin baskıları da bu gizliliğin bir başka sebebiydi. Şah Tahmasb döneminde Safevîlerin bu cemaat üzerinde nüfuzları devam etti. İran’daki Türkmen unsurlar Tahmasb döneminde siyaseten kıyıma uğrarken, Şiîleşmeye zorlanırken Anadolu Kızılbaş Türkmenlerinin gözünde Şah hala kurtarıcı bir role sahipti. Osmanlı devletinin Safevîlere karşı düzenlediği Irakeyn seferine, Şah Tahmasb Anadolu’daki Türkmenleri ayaklandırarak karşılık veriyordu. İlginç olanı, Tahmasb döneminde İran’da çok ciddi bir Şiîleştirme politikası güdüldüğü halde, Caferi mezhebiyle çok da uyuşmayan hususlar ihtiva eden buyrukların arka bahçe olarak görülen Anadolu’ya gönderilmesidir. Bu durum, Şah Tahmasb’ın Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenleri Şiîleştirme politikası gütmediğini, insan ve vergi kaynağı olarak değerli gördüğü bu insanları mevcut inançlarıyla kabul ettiğini orta koymaktadır.

Şah Tahmasb’dan sonra, Safevîlerin Ocaklar üzerindeki nüfuzu azaldı ve Hacı Bektâş Dergâhı merkezi bir konum kazandı. Aynı dönemlerde, İran’daki Kızılbaş Türkmen aşiretleri de ya şiîleşmek veya sistemden yavaş yavaş tasfiye edilmek tercihleri ile yüz yüze kalmıştı. Safevî Devletine katılan Kızılbaş aşiretleri ile Anadolu’da kalanlar gittikçe birbirinden farklılaştı. Bu farklılaşmada, geleneksel yapıyı muhafaza eden Anadolu’da kalan Türkmenler konar-göçerlik ve sözlü kültür sürekliliğini devam ettirdi ve şiîleşmedi.

Tarihi süreç içerisinde Alevî Ocaklarının büyük kısmı Hacı Bektâş Dergâhı’na bağlandı. Hacı Bektâş Dergâhı’na bağlanmayı reddeden Ocakzâdeler, Hacı Bektâş Dergâhı’na bağlananları dönük olarak nitelediler. Böylece Alevîler,  Ocaklar ve Dergâhlar olarak ikili bir yapılanmaya bağlı kaldılar.

Cumhuriyet döneminde, özellikle 1950’lerden sonra, Alevîler şehirlere akmaya başladılar. Bu dönem, yüzyıllar boyu kapalı cemaat içerisinde, pîrlerin itaatkâr müridleri olarak cemaat disiplini içerisinde yetişen Alevîlerin bireyselleşme ve özgürleşme dönemi oldu. Bu dönüşüm, aşiret halinde yaşarken tarihi şartların kapalı bir cemaate dönüştürdüğü Türkmen unsurunun, modernleşme ile birlikte kendisini içinde bulduğu farklı bir sosyolojik dönüşüm macerası olarak merakla izlenmeyi hak etmektedir.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Abdülbâki GÖLPINARLI: “Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şîîlik”, Der Yay., 1997.

Abdülbâki GÖLPINARLI: “Melamilik ve Melamiler”,  Milenyum Yayınları, 2006.

Ahmet Ocak: “Selçukluların Dini Siyaseti (1040-1092)”, Tarih ve Tabiat Vakfı,2002.

Ahmet Yaşar Ocak: “Babailer İsyanı”, Dergâh Yay., 1996.

Ahmet Yaşar Ocak: “Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15-17.Yüzyıllar)”,1999.

Ahmet Yaşar Ocak: “Türk Sufiliğine Bakışlar”,İletişim Yay.,2004.

Ahmet TAŞĞIN: “Mit ve Gerçeklik Arasında: Alevîlikte Ehlibeyt” Marife Yıl: 4, Sayı: 3 Kış 2004

Ahmet TAŞĞIN: “Hatai’den Günümüze Anadolu Alevîlerinde Farklılaşma” I. Uluslararası Şah Hatai    Sempozyumu (9-11 Ekim 2003 Ankara)

Ali YAMAN: “Alevîlik&Kızılbaşlık Tarihi”,Nokta Kitap,2007.

Ali YAMAN: “Alevîlik’te Dedelik ve Ocaklar”,Karacaahmet Sultan Derneği Yay.,2004.

Baki ÖZ: “Alevîlik Nedir?”, Der Yay.,1996.

Battal Pehlivan: “Alevi-Bektaşi Düşüncesine Göre Allah”, Pencere Yay., 1994.

Bedri Noyan: “Bektaşilik-Alevîlik Nedir?” Ant Yayınları-Can Yay.ı,1995.

Bekir Kütükoğlu: Osmanlı İran Siyasi Münasebetleri (1578-1612) [Cilt: 1+2]” İstanbul Fetih Cemiyeti, 1993.

  1. Ruhi FIĞLALI: “Türkiye’de Alevîlik Bektâşîlik”, Selçuk Yay.,1994.

Faruk Sümer: “Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları”, Ana Yay, 1980.

Faruk Sümer: “Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü”, Türk Tarih Kurumu Yay., 1992.

Giovanni Maria Angiolello-Venedikli Bir Tüccar ve Vincenzo D’Alessandri: “Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar”, Yeditepe Yay.,2007.

Hammer, Joseph, Von. “Osmanlı Tarihi, Cilt I-II”,MEB Yay.,1991.

Hasan Onat: “Kızılbaşlık Farklılaşması Üzerine”, İslamiyat, 2003.

John Kingsley Bırge: “Bektaşilik Tarihi”,Ant Yay.,1991.

İlyas ÜZÜM: “Kültürel Kaynaklarına Göre Alevîlik”,  Horasan Yay., 2002.

Irene Melikoff: ”Uyur İdik Uyardılar, Alevîlik-Bektaşilik Araştırmaları”,Demos Yay.,2006.

Irene Melikoff: “Kırklar’ın Cemi’nde”, Demos Yay., 2007.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı: “Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri”, 4.baskı,1988.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı: “Osmanlı Tarihi (II. Selim’in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Andlaşmasına Kadar) [Cilt: 3/1]”, AKDTYK, 1995.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı: “Osmanlı Tarihi (XVI. Yüzyıl Ortalarından XVII. Yüzyıl Sonuna Kadar) [Cilt: 3/2]” ,AKDTYK, 1995.

Mehmet Altan Köymen: “Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi”, Cilt-II: İkinci İmparatorluk devri” TTK.Yay.,1984

Mehmet Eröz: “Türkiye’de Alevîlik ve Bektaşilik”, Kültür Bakanlığı Yay.,1990.

Mustafa Akdağ: “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi”, Cilt: 1, Cem Yay., 1995.

Nejat Birdoğan: “Anadolu ve Balkanlarda Alevî Yerleşmesi, Ocaklar-Dedeler-Soyağaçları”,Alev Yay.,1992.

Nejat Birdoğan:”İttihat-Terakki’nin Alevîlik Bektaşilik Araştırması (Baha Sait Bey)”, Berfin Yay.,1995

Oktay Efendiyev: “Safevî Devleti, Bir Kızılbaş Türk Devletiydi”,     http://www.alewiten.com/efendiyevsafevi.htm

Orhan Türkdoğan: “Alevî Bektaşi Kimliği”, Timaş Yay., 1995

Prof.Dr. Ali Sevim,Prof.Dr. Yaşar Yücel: “Türkiye Tarihi Fetih,Selçuklu ve Beylikler Dönemi”, TTK Yay.,1989

Rıchard Tapper: “İran’ın Sınır Boylarında Göçebeler, Şahsevenlerin Toplumsal ve Politik Tarihi”, İmge,2004.

Selahattin. Tansel: ” Yavuz Sultan Selim”, MEB, 1969.

Shahı AHMADOV: “Azerbacan’da Şiîliğin Yayılma Süreci”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2005.

Taha Akyol: “ Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet”, 1999.

  1. Ziya, YÖRÜKÂN: “ Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar”, (Yay. Turhan Yörükân), Kültür Bak. Yay., 1998.

Yusuf Küçükdağ: “Şah İsmail’in Anadolu’yu Şiîleştirme Çalışmaları ve Osmanlı Devleti’nin Aldığı Önlemler”, Osmanlı I, Siyaset, 1999.

Zeki Velidi Togan: “Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi”, Enderun Kitapevi, 1981.

Ziya Şakir: “Mezhepler Tarihi ve Şah İsmail, Alevîlik-Şiîlik-Sünnilik-Kızılbaşlık Ne Demektir ve Nasıl Çıktı?”,İstanbul Maarif Kitaphanesi,

*Bu yazı 28 Ocak 2009 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır

Kategoriler: Yazılar