“Hamdi Bey, adeta yeni bir din yahut İslâmlıkta reform yapalım demek istiyor. İnkılabımızın hedefi tamamen bunun dışındadır. İslâmlık devrini yapmış, fayda ve zararlarını ortaya koyarak eskimiş, ömrünü bitirmiş bir dindir. O müesseseyi ne korumaya ne de yeniden bir aşı yaparak gençleştirmeye niyetimiz yoktur. Zaten böyle bir teşebbüs, kurumuş eski ağaca hayat vermeye çalışmak gibi beyhudedir. Hamdi Bey’in yaptığı bütün teviller dini yeni kalıplar altında yaşatmak olur; buna yeni Türk devletinin yardım etmesini istemek olur. Bunun sonucunun nereye çıkacağını hepimiz biliriz.”

 

 

Cumhuriyetin kurulmasının üzerinden sekiz sene geçtikten sonra, Atatürk’ün direktifi ile Fethi Okyar Bey Serbest Fırka’yı kurmuştur. Gazi’nin bu partiyi kurdurma maksadının, halkın Halk Fırkası’na ve inkılaplara olan bakışını ölçmek olduğu genellikle iddia edilmiştir. Serbest Fırka’nın kuruluşu memlekette büyük heyecan ve alaka uyandırmış, fakirlikten ve otoriter yönetimden bunalmış olan halkın, Halk Fırkası ve İsmet İnönü aleyhine muhalefetinin yükselmesine vesile olmuştur. Ne Gazi, ne de Halk Fırkası mensupları bu ölçüde bir reaksiyonun olacağını tahmin etmemiştir. İlk seçimlerde meclis çoğunluğunu sağlayacağı anlaşılan Serbest Fırka, birkaç ay içerisinde, alelacele Fethi Bey’e tekrar kapattırılmıştır.

 

Atatürk, halkın tepkisine neden olan hususları öğrenmek, şikayetleri dinlemek ve bunlara çözüm bulmak için 1930 yılının Kasım ayında, üç ay sürecek bir yurt gezisi düzenler. Geziye Halk Fırkasının ileri gelenleri ile bakanlıkların müfettişleri de katılır.

 

Serbest Fırka’nın iktisadi hayatta serbestlik isteyen, devlet müdahalesini reddeden programına karşı, Halk Fırkası’nın herhangi bir programı mevcut değildir. O vakte kadar fırkanın bir programa bağlanması düşünülmemiştir. Serbest Fırka’nın muayyen prensipleri savunması ve halkın bu fırkaya tahmin edilenin ötesinde teveccüh göstermesi, Halk Fırkası’nın da bir programa sahip olması ihtiyacını doğurmuştur.

 

Bir yandan gidilen vilayetlerde halkın şikayetleri dinlenirken, diğer taraftan Halk Fırkası’nın programının ne olacağı üzerinde kafa yorulmaktadır. Ankara-Sivas arasında yol alan trende, Gazi’nin başkanlığında toplanan altı kişi Halk Fırkası’nın program ve prensiplerini belirlemeye çalışır. Bunlar, Şükrü Kaya, Recep Peker, Dr. Reşit Galip, Memduh Şevket Esendal  ve Ahmet Hamdi Başar’dır. Gazi, “Fırka’nın programını teşkil edecek prensiplerin nelerden ibaret olduğunu beraberce tespit edelim” der ve yapılan çalışma sonucunda, Recep Peker’in altı ok sembolüne soktuğu altı ilke tespit edilir. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık, laiklik ve inkılapçılık. Bu prensipler belirlendikten sonra Halk Fırkasının programı yazılmaya başlanır.

 

Ancak, seyahate Gazi tarafından davet edilen ve Gazi’nin müşaviri sıfatıyla katılan Ahmet Hamdi Başar’ın bu ilkeler üzerinde tereddütleri hasıl olmuştur. “ Bu altı ilke birbirini tamamlayan, biri olmayınca öteki de olmayacak şekilde birbirine bağlanan şeyler miydi? Yoksa aralarında tezatlar mı vardı? Sonra acaba bu mefhumlar altında herkesin anladığı mana bir miydi?” soruları onun kafasını kurcalamaktadır. Ona göre, altı umde içerisinde yer alan laiklik ve devletçilik ilkeleri, tarifi müphem olan ve çerçevesi şahıslara göre değişen kavramlardı.

 

Ahmet Hamdi Başar, İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından 2007 yılında yayımlanan iki ciltlik hatıratının “Gazi bana çok kızmış …” isimli ilk cildinde, altı umdenin belirlendiği toplantıları ve bu toplantılarda laiklik ile ilgili olarak cereyan eden tartışmaları aşağıdaki gibi anlatmaktadır.

 

“Konuşuyoruz: Cumhuriyetçilik belli; bunu tarife hacet yok… Halkçılık da demokrasi demek; bu da anlaşılmış sayılıyor… Milliyetçilik ve inkılapçılık üzerinde fazla durmaya lüzum yok… Kala kala iki ilkenin izahı, kısa tarifi yapılması gerekiyor:

 

Laiklik, devletçilik.

 

Laiklik konusunu, Gazi’nin isteği üzerine, Ş.Kaya Bey aydınlatmaya başladı. Fransız inkılabının bir çocuğu olan laiklik, bugün medeni dünyanın da fikridir, dedi. Bir mesele ortaya atıldı: Laiklik dinsizlik midir? Yoksa sadece dinin dünya işlerine karışmaması mıdır? İkincisi olduğunda ittifak edildi. Bu bahsin de aydınlanmış, üzerinde duracak noktası kalmamış olduğu anlaşılmaktaydı.

 

Gazi benim de fikrimi sordu:

 

“Dinin, dedim, dünya işlerine karışmaması Hıristiyanlık için bahsemevzu olur. Çünkü Hıristiyanlık dünya işlerine karışmayan bir dindir. Esasında böyle olduğu halde sonraları papazlar hakimiyeti ve idareyi ellerine aldılar. Avrupa’da yapılan inkılaplarda, işte Hıristiyanlığın bu kendi esası dışında olarak dinin dünya işlerine müdahalesi kaldırılmış oldu. Bu suretle, Hıristiyanlığın ilk kuruluşunda olduğu gibi, “Kayser’in hakkını Kayser’e, Papa’nın hakkını Papa’ya” veren bir işbölümü yapılmak suretiyle, dünya işleri dinin etkisinden kurtarıldı. Dikkat buyrulursa laiklik Avrupa’da dinsizlik doğurmadı. Kiliseler ve genellikle din müessesesi saygı görerek yaşadı. Bugün laik olan Avrupa ve Amerika halkı tamamen dindar sayılır.

 

“Halbuki Hıristiyanlıktan sonra doğan ve esasında ileri bir din olan İslâmlıkta din ile dünyanın ayrılması yoktur. Daha doğrusu İslâmlık dünyayı esas tutar; akla dayanır; halk iradesini, ahkamın zamanla değişeceğini kabul eder; hiçbir dogmaya meydan vermemek, her şeyi akıl hududu içinde mütalaa etmek ister. İslâmlığın ilk kuruluşundaki esas bozulmuş; ayrıca bir din sınıfı meydana gelmiş, onun tahakkümü ve kurduğu müesseseler cemiyeti harap etmiş; bugün din ortadan kalkmıştır. Bizce laiklikten anlayacağımız mana, din ile dünyayı ayırmak değil, dinin ayrı bir sınıf elinde olarak dogmalaşmış esaslara bürünerek dünya işlerini tahakkümü altında bulundurmanın önüne geçmektir. Laiklik inkılabı adına ne yaparsak, hepsini İslâm olarak yapabiliriz. Fakat eğer, din ile dünyayı ayıracağız dersek İslâmlıktan uzaklaşmış dinsizlik yapmış oluruz. Hıristiyanlık dünya işlerinden uzak yaşayabilir; İslâmlık ise yaşayamaz.”

 

Bir zat itiraz etti:

 

“Hamdi Bey, adeta yeni bir din yahut İslâmlıkta reform yapalım demek istiyor. İnkılabımızın hedefi tamamen bunun dışındadır. İslâmlık devrini yapmış, fayda ve zararlarını ortaya koyarak eskimiş, ömrünü bitirmiş bir dindir. O müesseseyi ne korumaya ne de yeniden bir aşı yaparak gençleştirmeye niyetimiz yoktur. Zaten böyle bir teşebbüs, kurumuş eski ağaca hayat vermeye çalışmak gibi beyhudedir. Hamdi Bey’in yaptığı bütün teviller dini yeni kalıplar altında yaşatmak olur; buna yeni Türk devletinin yardım etmesini istemek olur. Bunun sonucunun nereye çıkacağını hepimiz biliriz.”

 

Bu, hemen hemen bütün fikirlerin hülasası gibiydi. İlk konuşmada adete eskiyi herhangi bir kombinezon altında yaşatmayı isteyen şüpheli bir adam gibi karşılandığımı hissettim. Sözlerimden bazı gizli maksatlar keşfolunabilirdi. Hücuma uğrayacağımı görüyordum. Bereket versin ki Gazi tartışmayı şu sözlerle önledi

 

“Hamdi Bey yaptıklarımızı ve laiklik inkılaplarımızı, İslâmlığın ilk esaslarına aykırı bulmuyor. Bu bizim için ne âlâ!.. Fakat yapılanın, yani din ile dünyanın ayrılmasının aleyhinde değildir. Şu halde mesele tavazzuh etmiştir. Geçelim başka bahse…”

 

Bahsin daha incelenmeye üzerinde konuşulmaya hiç tahammülü kalmamıştı. Bu konunun tamamlanmış olması için şunu kaydedeyim ki, o gün Gazi’nin müdahalesi ile sona eren, bu laiklik ve din bahsi üzerinde ancak merhum Reşit Galip ile anlaşmış vaziyetteydik. Merhumla bir tesadüf eseri olarak Sivas’tan Tokat’a bizi götürecek otomobilde yan yana ve yalnız ikimiz seyahat ediyorduk. Bütün yol devamınca bu bahsi konuştuk. Fikirlerimi aşağı yukarı şöyle ifade etmiştim:

 

“Bugünkü Türk cemiyetini bağlayan en büyük duygu “din”dir. Türk milleti dini bir millet halinde asırlarca yaşadı. “Kelime-i şehadet” getirme ve İslâm olana kardeş ve milletinden olarak baktı. Birçok kötülüklerimiz gibi birçok iyiliklerimiz de dine ve İslâmlığa bağlıdır. Halkta maarif yok, okuyup yazma bilmeyenler yüzde seksen-doksan; yüzde on-yirmi okuyup yazma bilenler içinde de onda dokuzu okumaz. Halbuki bütün bu cahil halka ancak din yolu ile ve din sesi ile hitap etmek imkanı var. Her cuma camide toplanır; her bayram bir araya gelir; her zaman dinin sesine ve sözüne inanır. Kütle halinde harekete götürmek istediğimiz zaman dini öne süreriz. Yalancılıktan Allah’ın adına yeminle kurtarırız. Hırsızlıktan, cinayetten, ahlaksızlıktan âhiret azabını hatırlatarak onu alıkoyarız. Hülasa neyimiz varsa, millet halinde birbirimize bağlanmış olmak, insanlık ve fert ve millet şuuru, hep dine ve İslâmlığa bağlıdır.

 

“Şimdi bu kadar büyük bağı, bu kadar büyük kuvveti yok etmek ne büyük felaket olacak? Dini gericiler eline almıştır ve cemiyeti harap etmiştir diye ortadan kaldırmak, cahil şoförler adam eziyorlar diye otomobilleri kaldırmaya benzer. Madem ki ne yapmak istiyorsak hepsini İslâm olarak yapabiliriz; neden sanki ona karşı geliyoruz, gavur oluyormuşuz gibi tavır alalım?…

 

“Laikliğin bizde anlaşılmaya başlanan şekilde tatbiki dinsizlikten başka bir şey değildir. İslâmlıkta din ile dünyanın ayrılması dinsizliğin ifadesidir. Bu durumda bütün yaptıklarımıza din muhalefet edecek; şapka giyeceğiz, din gavur oldunuz diyecek. Yeni harfler, yeni kanunlar, hulasa yenilik namına her ne yaparsak hepsi dinin dışında olacak. Bunları yapan kafir sayılacak. Eğer halk dine inanırsa, devlete inanmayacak. Halk ya devletsiz ya da dinsiz kalacak. Hem devleti hem dini kavrayan ve kabul eden bir toplum olamayacağız. Oysa ki Hıristiyanlıkta bu, oluyor. İslâmlıkta olamıyor. Laiklik inkılabını şimdi anladığımız şekilde kabul edince ve İslâmlığı fedaya kalkınca ortaya o nitelikte koyacak başka hiçbir şey bulamayacağız ve koyamayacağız. Belki maddi eserler göreceğiz; belki çok ilerlemiş olacağız; fakat hayvanca, maddece bir ilerleyiş.

 

“Bizde dini cemiyetin dışına atmak değil, bilakis inkılabın emrine vererek yaşatmak lazımdır. Camileri yıkıp, terk edip onların yerine halkevleri yapmak suretiyle hedefimize varamayız. Her zaman camide toplanan halka oradan sesimizi duyurmak; oraları modern halkevleri haline koymak; din sınıfını ortadan kaldırmak, herkesi din ve dünya namına konuşturmak mümkündür. İslâmlık bu bakımdan en modern, en ileri dindir.”

 

Derin bir heyecanla anlattığım bu bahisleri Reşit Galip’in aynı heyecanla dinlediğini, sözleri ile beni tasdik ve teyid ettiğini hatırlarken, merhumun aziz hatırasını saygıyla anıyorum.

 

Çok hassas ve tehlikeli bir konu… Kimse içine girmek istemiyor, kimsede laiklik konusunu konuşmaya cesaret yok. Laiklik bahsi artık aramızda geçmez oldu. Kendilerine İslâm kültürüne yakın tanıdığım arkadaşlara, mesela Hasan Ali ve Memduh Şevket Bey’lere bile bu bahiste bir şey açamıyordum. Mürteci ve dindar gözükmemek için herkes elinden geleni yapıyordu.

 

Seyahatimizin ikinci merhalesinde, güney illerimizden birinde eski bir hoca mebusu, beraberce poker oynayarak rakı içtiğimiz mecliste, yersiz olarak Allah’a küfür ettiğini işittiğim zaman, her şeyi unutup, bu zatı pataklamamak için çok sıkıntı çektim ve onun daha sekiz sene evvel cübbesi, sarığı ile, ikide bir ayet okuyarak din namına işlerimize karıştığı günleri hatırladım. O zaman bize “kafir” diye hücum eden bu zat şimdi kendisini tenkid etsem –bana “laik değilsin” diye hücum edebilirdi. Muhakkaktır ki, aynı adamın yarın “komünist” diye hücumuna da uğrayacağım.

 

Seyahatin ikinci devresine ait yine hazin bir hatıramı yazmadan duramayacağım:

 

Konya’daydık. Alaatin Tepesi’nde Halk Fırkası binasının geniş salonunda, Konya’nın bütün ileri gelenleri toplanmıştı. Gazi, halkın şikayetlerini dinliyordu. Konya, o sene buğday fiyatlarının müthiş sükutu ve kuraklık dolayısıyla şiddetli buhran içindeydi. Halk sulama ihtiyacından, şundan bundan bahsediyor ve dertlerini ortaya koyuyordu. Uzaktan hâkim bir ses işittik:

 

“Paşa Hazretleri; müsaade buyurur musunuz?”

 

Başımız çevirdik. Efendi kılığında, orta yaşlı bir zat ayağa kalkmış, söz için müsaade istiyordu. Kimbilir ne söyleyecekti? Belki vergilerden, belki Ziraat Bankası’ndan şikayet edecek; belki de hükümetin bir yolsuzluğunu haber verecekti. Konya’nın medrese şivesiyle ve gayınları çatlatarak söz söylüyordu:

 

“Paşa hazretleri; Gonya’nın derdi ne guraklıktadır ne de mahsulün para etmemesindedir. Sayenizde guraklık gider; mahsul para eder; her şey düzelir. Emme lakin Gonyalıları müteessir eden asıl nokta, biz layık bir hükümet olduğumuz halde, niçin hala cevami ve mesacide umumi bütçeden tahsisat vererek onları yaşattığımızdır. Gonya halkı bu tahsisatın halkevlerine verilmesini istemektedir!..”

 

Hayret, dehşet, nefret içinde kaldım. Konya’dan bir dinsizin, soysuzun nasıl çıktığına şaşırarak yanımdakilere bu zatın kim olduğunu sordum:

 

Yeniden seçilmek isteyen eski bir mebus, eski hoca, Türkçe kelimelerin Arapçadan geldiğini ispat için eser yazmış bir zat!.. Dondum; kaldım. Bu kadarına kimse yüz vermedi ve onun halk adına yaptığı bu dilek umumi bir nefret uyandırdı. Fakat bu zatın sonra mebus olduğunu, hatta bütün Arapça kelimelerin aslının Türkçeden geldiğini ispat eden yazılar bile yazdığını işittim!..

 

*Bu yazı 7 Temmuz 2008 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır

 

 

Kategoriler: Yazılar