Okuma Süresi: 13 dakika

Kazım Karabekir, 1905-1907 yıllarında Manastır’da yüzbaşı rütbesiyle Avcı Taburlarında staj yaptığı sırada, Enver Bey’le sık sık görüşerek, her türlü fenalığın başı olarak gördüğü Sultan Hamid’in ortadan kaldırılması gerektiği fikrini tekrarlar. Ona göre, “Alemdar ordusu gibi bir hürriyet ordusu oluşturarak, Sultan Hamid’i devirmek” bu işin tek çıkar yoludur.

Kazım Karabekir ve İttihat-Terakki Cemiyeti 31 Mart hadisesi ile ilgili hatırat serimize bu defa Kazım Karabekir ‘in hatıratı ile devam ediyoruz.

İttihad ve Terakki Cemiyeti ile ilgili araştırmalarda, Kazım Karabekir ’in ismi pek geçmemektedir. Ancak, “İttihad ve Terakki Cemiyeti 1896-1909” adıyla yayınlamış olduğu hatıralarında Kazım Karabekir, Cemiyetin asıl nüvesini Enver Paşa ile kendisinin oluşturduğunu ifade etmektedir.

Kazım Karabekir, 1905-1907 yıllarında Manastır’da yüzbaşı rütbesiyle Avcı Taburlarında staj yaptığı sırada, Enver Bey’le sık sık görüşerek, her türlü fenalığın başı olarak gördüğü Sultan Hamid’in ortadan kaldırılması gerektiği fikrini tekrarlar. Ona göre, “Alemdar ordusu gibi bir hürriyet ordusu oluşturarak, Sultan Hamid’i devirmek” bu işin tek çıkar yoludur. Hatıralarına göre, Selanik’den çıkarak Sultanı deviren hareketin fikir babası kendisidir.

Bu maksatla, İttihad ve Terakki’nin bir şubesini Manastır’da oluştururlar. Cemiyetin işareti, parolayla birlikte sağ elin baş ve şahadet parmağının göğüs üstünde bir hilal gibi birleştirilmesidir. Enver Bey’in bulduğu bu işaret Kazım Karabekir’i rahatsız eder ve Enver Bey’e:

“-Bu hilal! Tuhaf. Başka bir işaret bulamadın mı? İşin içinde İslamcılık cereyanı mı var?” diye sorarak parolayı yadırgadığını ifade eder. (sayfa: 135)

Bu rahatsızlığını ilerleyen sayfalarda da tekrarlar. “Cemiyetin ismine ilk “Hilal” denilmesi, sonra bunun işaret olarak kabulü, harice karşı da İslamcılık zihniyetini göstereceğinden mahzurlu bulunarak kaldırıldığı halde, hürriyetin ilanını müteakip Enver Bey’in başına hilal takması, bazı zabitlere de bu işareti başlarına taktırması şayanı hayrettir. Hayli sonraları cemiyetin ileri gelenlerinden bir kısmı mason oldukları halde, bir taraftan da ittihadı İslam siyaseti başladı. Enver Bey, Harbiye Nazırı, sonra da Cihan Harbinde başkumandan vekili olunca bu siyasetin başına geçti. Cihad ilanına kadar da yürüttü.” (sayfa:187-188) Bu, Cemiyet içindeki görüş ayrılıklarının semboller üzerinden ifadesiydi.

Kazım Karabekir hatıratında, bilinen pek çok İttihatçıyı (Resneli Niyazi, Atıf bey gibi) Cemiyete kendisinin “tahlif” ettiğini söylemektedir. Bu arada teşkilatın Manastır dışında çok zayıf kaldığını tespit ederek, teşkilatın Üsküp’ten Edirne’ye, İstanbul’dan Anadolu’ya kadar pek çok yerde örgütlenmesini de kendisinin sağladığını iddia etmektedir.

1907 yılında İstanbul’a tayin olan Kazım Karabekir, burada, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin örgütlenmesini sağlar. Fedai grupları oluşturur. 10 Temmuz’dan Meşrutiyetin ilanına kadar olan dönemde Selanik ve Manastır’da olup bitenden haber alamaz. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a gelen ve gövde gösterisi yapan Cemiyet merkez azalarıyla görüşmeler yapar, Abdülhamid devrilene kadar kendilerini gizlemedikleri için onları eleştirir. Hatıratında, 10 Temmuz’dan 31 Mart’a kadar geçen dönem hakkında kısaca gözlemlerini aktaran Kazım Karabekir, 31 Mart’ta meydana gelen olayların müsebbibi olarak başta Mizan, Serbesti ve Volkan gazetelerinin yayınlarını gösterir.

Nihayet, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişi ve kendisinin rolünü anlattığı hatıralarıyla kitabını sonlandırır. “İttihad ve Terakki Cemiyeti 1896- 1909” adıyla 1945 yılında yayımlanan bahis konusu hatıratın V.Bölümünde 31 Mart Hadisesi ile ilgili olarak anlatmış olduğu hatıralar bu kitaptan alıntılanmıştır.

31 Mart’ın Çıkışı

1 Nisan 1325 Mizan 31 Mart isyanını bir Başmakale ile tes’it ediyor: Inkılâbı Salih Teşekkürâtı bipâyan “Şecaatleri dasitanı âlem olan Osmanlı askeri dün tarihi âlemde görülmemiş bir fazilet gösterdi.” diye başlıyor ve “Binaenaleyh sunufu muhtelifei askeriyenin ibrazına muvaffak oldukları hamiyeti sahiha ile fazileti kavmiyeden nâşi kari’lerimiz namına vekâleten ve kendi namınıza asaleten, ferden ferda cümlesinin pâk alınlarını öperek Osmanlı ordusuna arzı tâzimat eyleriz.” diye tebrik de ediyor.

Sonraki makalede “İnkılâb ve selâmeti devlet ve millet” başlığı altında:

“İnkılâbı hayrımız gayretullah zuhuru ile asker kahramanlarının ve Arnavut kardeşlerimizin mücadeleleri sayesinde husulpezir olmuştu. O vakit millet henüz uykuda idi. Kurbanı hürriyet Hasan Fehmi Beyin cenazesi münasebetiyle millet ayaklandı. Fakat o gün millet yalnız idi. Dün millet ile asker beraber olarak izharı vücud etti. Devlet de şu musafahai umumiyeyi takdir etti. Artık vücudu Osmani tekemmül etti demektir.“ dedikten sonra: “Dünkü gün İstanbul’da bütün Mehmetçiklerimiz yalnız çavuşlarının kumandası tahtında kıyam ettikleri halde ecnebilere, gayri müslimlere, çarşılara, mağazalara… hasılı kimsenin canına, malına, ırzına, hürriyetine zerre kadar tecavüz etmeksizin meşrû bir hükûmet husule getirdiler. Büyük zabitlerini içlerine almamışlar. Çünkü yine Mehmetçiklerimizin, Bayramcıklarımızın, gayretullahın husule getirdiği Temmuz inkılâbını bazı kimseler benimseyerek kanunların, şeraiti muhammediyenin üstüne bile kendilerini hâkim mutlak olmak zaamı batılına sapmışlar idi. Mehmetçiklerimiz bunu hayreti âleme göstermeye muvaffak olmuşlardır. Hükûmetimiz bunun kadrini takdir ederek dünkü gün hareket eden askere ait olarak ilânı vücüp tahtında bulunan affı umumiyi hattı hümâyun ile ilân etmiştir…”

Daha aşağılarda “Nisan inkılâbı” başlığı altında: “Hilmi Paşa kabinesi hamiyeti milliyei Osmaniye galeyanı sevkile sukut etmiştir…” gibi hezeyanlar.

2 Nisan gazetelerinde yeni kabine hakkında hattı hümâyun var. Kabine şöyle:

Sadrazam: Tevfik Paşa
Şeyhülislâm: Ziyaettin Efendi
Harbiye Nazırı: Ethem Paşa
Bahriye Nazırı: Emin Paşa
Hariciye Nezaretine ipkaen: Rıfat Paşa
Evkaf Nezaretine ipkaen: Halil Himade Paşa
Şurayı Devlet Riyasetine: Zihni Paşa
Adliye Nezaretine: Hasan Fehmi Paşa
Ticaret ve Nafia Nezaretine ipkaen: Gabriyel Efendi
Maarif Nezaretine ipkaen: Apdurrahman Bey
Maliye Nezaretine: Tekaüt Sandığı Nazırı Nuri Bey

Daha aşağılarda Mizan “İnkılâbımızın yeni safhası” başlığı altında şunlar yazıyor: “İnkılâbı hayrımızın birinci safhası gibi bu defaki kıyam dahi tevarihi garbiyede emsâli görülmemiş bur sureti hasenede husulpezil olmuştur… İşte güvendikleri taburlar galeyanı hamiyeti milliyede geri kalmak şöyle dursun, ön ayak oldular… “ Bir dini vaaz gibi devamla ve İttihad ve Terakki cemiyeti batırılmakta.

Matbuat mitingi emri ahire gadar geri bırakıldığını gazeteler ilân ediyor. Yeni kabinenin beyannamesinin neşri belki de mitingin akdine bile lüzum bırakmaz diyorlar.

3 Nisan, Mizan’da Süleyman Nazif’in isyanı takbih eden bir mektubu var. Celâdet göstermiştir. Mizan isyanı tasvib eder mahiyette çirkin bir cevap veriyor.

6 Nisan, Mizan Başmakalesinde: “Kari’lerimize ihtar” başlığı altında şu şartlar var:

“Ortalıkda cereyan eden aracif meyanında güyâ vak’ai ahirede benim methalim olduğu iddası bile mevcut imiş “Haberi olmadığını ve 31 Mart isyanında sabahleyin saat 3,5 da (Alaturka) Köprü üzerine çıkmadan önce haberi olmadığını “Ebhülulema” bendi dahi (Yeni Gazetenin) nin (Mütareke) sine cevap ve mukabele cümlesinden ibaret olduğunu imzasiyle (Mehmet Murat) Bey yazıyor.

7 Nisan gazetelerinde şu mühim havadis var: Bazı gazeteler tarafından vukubulan istilâm üzerine cevaben varid olmuştur:

İkinci ve Üçüncü ordulardan mürettep fırkalar kemâli sür’atle burada ictima etmektedirler. Teşkil edilmekte olan ordugâhlar hamaseti Osmaniyeden bir nümune gösteriyor. İstanbul asayişinin bir sür’ati berkiye ile iade ve istikrarı bu mükemmel ordunun birinci emelidir. Ahval herhalde şayanı memnuniyettir. Çatalca Kumandanı Hıfzı.

Hareket Ordusu Nasıl Teşekkül Etti?

İstanbul’da meşrutiyet aleyhtarlarının, gerek sarayın gerekse dış düşmanlarımızın teşviki ile bir irtica yaparak meşrutiyet taraftarlarını boğmak isteyeceklerini hiçbir zaman düşüncemden uzak tutmadım. Fakat bunu İttihad ve Terakki Umumi Merkez’ne ve İstanbul’a gelen murahhaslarına anlatamadım. Bunun üzerine en mühim bir merkez olan Edirne’de toplu bulunan üçüncü fıkra erkânı harpliğine gelmekliğimi, oradaki samimi arkadaşlarımın da arzusu eklenmesiyle kabul ettim. İlk iş, Dedeağaç’tan Çatalca’ya kadar şimendüfer muhafızlığına konmuş olan İstanbul’dan gelmiş alaylı zabitler kumandasındaki taburları mektepli ellere verirdim. Gece gündüz zabit ve efradla çalışarak bütün ruhlarıyla kendime bağladım. Bu bağlar o kadar kuvvetli idi ki, vakit vakit bilhassa İstanbul’da irtica çıktığı zaman bütün fırkamla askerlerim benim emrimden çıkmayacaklarını her vasıta ile bana bildirdiler. Edirne’ye irtica haberi geldiği zaman her tarafta büyük bir şaşkınlık başladı. Çünkü haftalardan beri alınan haberler irticanın Trakya’da da çıkacağını gösteriyordu. İttihad ve Terakki merkezinde bulunan arkadaşlar, ki bir kısmı zabitti, etrafıma toplanarak vaziyetin vahimliğini ve bunun karşısında benden medet beklediklerini söylediler.

Dedim: Evvelâ ilk trenle İstanbul’a iki arkadaş gönderelim ve irticaın mahiyetini anlayalım. Olmasın ki oraca bastırılması mümkün bir şeydir. Fırka gayreti ile İttihatçılar orduları harekete getirerek felakete sebep olsunlar. Ben de fırkamın hareketi için lâzım gelen hazırlıklara başlayayım. Buraca yapılacak şey birinci sükunettir. Telaş gösterilmemeli. İkincisi bazı arkadaşların nefer kıyafetine girerek askerleri yakından dinlemelidir. Ben kendi fırkamdan eminim. Diğer garnizonun sıkı dinlenmeli ve zabitler sıkı temasta bulanmalıdır.

Teklifim kabul edildi. Bizim evde toplanmıştık. Burada, İsmet, Seyfi, Jandarma Yüzbaşı Rafet, Topçu Yüzbaşı Sabri, sivillerden Faik Beylerde vardı. Topçu Yüzbaşı Sabri Beyle Faik Beyin İstanbul’a kıyafet değiştirerek gönderilmesine karar verdik. Birkaç da açık şifre (kod) verdik.

Ertesi gün bu arkadaşlar (annem hastadır) yâni (irtica müthiştir, hareket lâzım) dır şifresini verdiler.
Derhal kuvvetleri ve kıtaları hazırladık. Fırkanın kumandanı Tevfik Paşa İstanbul’da izinli idi. Liva kumandanı Şevket Turgut Paşaya kumandayı almasını teklif ettim. Memnuniyetle kabul ettiler. Ordu kumandanı Salih Paşa vaziyetten pek endişeli idi. Evvelâ kendisinin hapsedilmesini sonra hareket edilmesini söyledi.
Dedim: Paşam bu hareketi yapacağız, askeri mertebe silsilesini bozmak istemiyoruz. Fakat mecbur kalırsak bunu da yapacağız. Çünkü mahvolacak yalnızca meşrutiyet değil, bütün mektepli zabitler, sonrada bütün millet ve vatandır. Değil hareketimiz için taraftar olmamak, ordunun başına geçmek sizin için büyük bir vazife ve bir şereftir. Kıtalar trene binmek üzeredir.

Ordu kumandanı bu gafı yaparken ordu erkânı harbiyesinden Vehip Bey (Vehip Paşa) Selânik’le makine başında daha müthişini yapmış.

Kendisi üçüncü ordudan yeni geldiğinden ikinci ordunun vaziyetini ve benim mevkiimi bilmiyordu. Selânik’te ordu erkânı harbiyesi bizim ordudan da harekete iştirak istemiş. Vehip Bey de: “Bu ordu mürteciler elindedir, buradan ümit beklemeyiniz” cevabını vermiş. Bu haber tabii üçüncü orduyu ve cemiyet umumi merkezini fena sarsmış. Bunu haber alınca, yaptığı hatayı hazırlanan kıtaları göstererek ve akşama yola çıkacağımızı bildirerek anlattım ve beraberce telgrafhaneye giderek Selânik’te üçüncü ordu erkânı harbiyesine hatasını tashih ve fırkamızın hareket etmekte olduğunu bildirdik.

İstanbul’a Hareket (3 Nisan 1325)

İlk trene on ikinci alayın iki taburu ile ben de binerek Çatalca’ya indik. (4 Nisan sabah 6’da) Orada üçüncü ordunun ilk treni ile gelen Erkânı harp Muhtar Beyle (Şehit Muhtar Bey) iki ordunun cephesini taksim ettik. İstanbul cephesini üçüncü ordu kıtaatı ile kendisi, Beyoğlu ve Yıldız cephesini de sol cenahı alarak ikinci ordu kıtaatı ile ben temine karar verdik.

Çatalca askeri, bizden evvel padişaha arzı tazimat için İstanbul’a çekilmişti. Müsademesiz bu hattı geçerek vaziyete hakim olduk.

Bu askerlerin iadesi için Nâzım Paşanın Çatalca kumandanlığına emrine karşı (köprüler yıkılmıştır, ikinci ve üçüncü ordular kıtaatı gelmektedir, Çatalca askeri artık gelemez, yola çıkarlarsa gönderenler mes’ul olacaktır) tarzında cevap yazdık. Askerimiz arasında İstanbul’dan gelen sarıklı, kisveli insanların ve gazetelerin zehir saçtığını görünce bu kabil insanları tevkif, gazeteleri de yaktırdım. Yapılan propagandanın en zehirlisi (İstanbul’da öldürülen zabitler kabuklu (sünnetsiz) imiş cümlesi idi.) Bu cümle, hareket esnasında benim de işime yaradı.

Benim staj müddetim olan iki yıl Manastır’da üçüncü ordu kıtalarında geçmişti. Staj yaptığım üçüncü avcı taburu da İstanbul’da asiler arasında idi. Yeri de Taş kışla idi. İkinci orduya meşrutiyetin ilanından sonra gelmiştim. Birkaç ay da burada hizmet etmiştim. Bu ordunun zapturaptı daha yüksek fakat hiç müsademe görmemişlerdi. Üçüncü ordunun pek pişkin olan her üç avcı taburunun da İstanbul’da nasıl bozulduğunu ve irticaa alet olarak diğer kıtaları beraber sürüklediğini düşünerek, ben Hareket Ordusu Erkân-ı harbiyesine şu teklif de bulundum:

(Fıkraları mürettep yapmak muvafıktır. Bu suretle gerek İstanbul’a, ve gerekse Beyoğlu ve Yıldız’a karşı her iki ordu da iştirak etmiş bulunur. Birinin zapturaptı diğerinin müsademe kudreti bu suretle birbirine eklenerek muvaffakiyet daha kolay elde edilir.)

Her iki orduyu yakından tanıdığımdan bu teklifim muvafık görülerek kabul olundu.

Beyoğlu ve Yıldız’a karşı emrimizdeki mürettep ikinci fırka gönderildi. 10 Nisan’da fırkamız Silahtarağa civarında toplandı, ve asilerin toplu bulunduğu Taş kışla ve Taksim kışlalarına karşı hareket ve Yıldız’ı tarassut etmek üzere vaziyet aldı. 11 Nisan da her iki kışla da şiddetli müdafaaya başladı. Bunu uzun sürmesi Yıldızın askerini ve Abdülhamid’i cesaretlendirebilirdi. Karargâhımızı Pangaltı Harbiye mektebinde tesis etmiştik. Ben şu hareketi fırka kumandanım Şevket Turgut Paşaya teklif ettim: “Yıldız’la Taş kışlasının arasını biran evvel kesmeliyiz. Ne Kababut (şimdiki Hürriyeti Ebediye tepesi) civarındaki ihtiyat kuvvetimiz, ne de Yıldız’ı tarassut eden süvari alaylarımız müsademe akşama kadar bitmez ise Yıldız askerinin yardımına ve Abdülhamid’in işi açıktan açığa ele almasına mani olamaz. İhtimal gece kıtalarımız arasına da bir çok mürteciler sarıklı veya sair kıyafetlerde dalarak fesat saçmaya çalışacaklardır. Vaziyeti bu fenalıkdan korumak için Maçka sırtlarını kuvvetli tutmalıyız. Bunun için fırka karargâhı ile Teşvikiye Camisi cihetine gidelim ve eldeki kuvvetle Maçka kışlasını işgal ettirelim. Bu suretle hem o cihetten Taş kışlayı topçu ile döğdürürüz, çabuk sukutunu temin ederiz, hem de Yıldız’la arasına girerek rabıtayı keser Yıldız’ın cesaretini kırarız.”

Bu teklifimi Şevket Turgut Paşa pek muvafık bulduğu gibi yanımızdaki Enver Bey de pek beğendi. Çünkü Taş kışla pek şiddetli mukabele ediyordu. Harbiye mektebi manej talimhanesindeki toplu müfrezesi bir hayli telefat vererek ma’nen sarsılmıştı. Taş kışladaki avcıların yıllarca müsademelerde müthiş yetiştiğini ikimizde bunlarla hayli müsademeler yaparak bilirdik. Müsademe geceye kalırsa bunların mukabil taarruza geçeceklerine ikimizin de şüphesi yoktu.

Hemen atlara bindik ve Teşvikiye caminin önüne geldik. Fırka flamasını da parmaklıklı kulube ciheti nihayet önüne diktik.

Vaziyet tetkik ederken üçüncü orduya mensup bir batarya kumandanı telaşla ve yaya olarak yanımıza gelerek pek fena bir haber verdi:

“Bataryamın vaziyeti fecidir. Ne yapacağımı şaşırdım. Yıldız askerleri silahlı olarak geldiler, topların üzerine oturdular, ateş ettiğiniz din kardeşinizdir, ne yapıyorsunuz diye bağrışmalar ve tekbir getirmeleri bizim askeri şaşırttı. Ateş kestiler ve birbirleri ile konuşmaya, anlaşmaya başladılar. Batarya elimizden çıkmıştır. Askerimizin de Yıldız askeri ile anlaşarak asiler tarafına geçmelerinden korkarak şaşkın bir halde geldim. “
Bu müthiş haber karargâhımızı fena sarstı. Kaybedilecek dakika hareket ordusunun feci bozgunluğunun başlangıcı olabilirdi. Karargâhla buraya tam vaktinde yetiştiğimize hamdettim. Kumandanıma dedim:

“Paşam bana müsaade batarya yanına koşayım, vaziyeti bizzat görüp ele almalıyım. Karargâh burada kalsın”

Müsaade alarak batarya kumandanı ile birlikte koşarak batarya yanına yürüdüm. Batarya Maçka caddesi ile Teşvikiye’den Beşiktaş’a inen yolu birleştiren ilk sokak ağzında Taş kışlaya karşı yer almıştı.
Bizim koşarak geldiğimizi gören Yıldız askerlerinden bir kısmı bize doğru koştular ve etrafımızı el ele tutulur bir mesafede sarıverdiler.

Haykırışıyorlardı: “Günah değil mi? Din kardelerini birbirine vurduruyorsunuz. Taş kışladakiler de İslam değil mi?”

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Pek çabuk ve tılsımlı bir sözle bunları teskin etmek gerekti. Aksi halde bir süngüsünü dürtü verir veya arkadan biri “vurun ne duruyorsunuz? “ diyebilirdi.

Sesim çıktığı kadar haykırdım: “Ey din kardeşlerim. Bende bunun için koşarak geldim. Sebep olanlar Allah’ın gazabına uğrasınlar. Biz hudutları boşalttık da buralara geldik. Bu işi çabuk hal edelim ve yine yerimize dönelim, sizlerde yine kışlalarınızda İstanbul’da kalın. Bizim zabitlerimiz de askerlerimiz de elhamdülillah hepimiz islâmız.” “Biz de İslamız elhamdulillah” diye bağrışmalar başladı, ve her ağızdan bir söz çıkıyordu. Bu aralık gayet güzel bir arap kısrağına binmiş bir çavuş da peyda oldu. Tüfeği yok belinde kasaturası var. Elebaşı Hamdi Çavuş imiş.

Dedim: “Asker kardeşlerim, bu böyle olmaz evvelâ ben söyliyeyim sonra siz içinizden seçeceğiniz arkadaşlarınız bana cevap versin. “Buna razı oldular ve bölük emini Ahmet’i seçtiler.

Dedim: “İstanbul askerlerinin arasına bazı Ermeniler sarık sararak asker elbisesi giyerek karışmışlar. Ordumuzu fesada vererek memleketimizi mahvetmek için zabitlerimizden birçoklarını da öldürmüşler. Zavallı askerlerimiz neye uğradıklarını anlayamıyarak bu mel’unların sözlerine inanmışlar. İşte Taş kışladaki avcı taburlarının arasında bunlardan birçokları var. Bunları bize avcı neferleri gelip haber verdi. Biz Taş kışladaki Ermenilerle müsademe ediyoruz. İslam olan askerler gelip bizimle birleşiyor biz de doktorlarımıza ve hocalarımıza onları muayene ettiriyoruz. Kabuklu mu kabuksuz mu anladıktan sonra içimize alıyoruz. Size sorayım hiçbir asker kendi zabitanını öldürür mü?”

“Hayır, hayır efendim.”

“Peki hiçbir asker, padişahına, kumandanına isyan eder mi?” “Hayır, hayır” diye bağırıştılar. Bölük emini Ahmet dedi: “Efendim, ah… Bilseniz padişahımız ne iyi insandır. Bu sabah Yıldız’a gittik, vallahi kendi eliyle bize kulüp cigaraları dağıttı, hepimize evlâtlarım diye iltifat etti. İstersen sende gel gidelim, padişahımızla konuş, bak ne mubarek bir zattır.”

Dedim: “Gördünüz mü, böyle bir padişah Taş kışladaki askerlere, gelen arkadaşlarınıza ateş edin der mi? Bizim vazifemizin ne olduğunu padişahımızda bilir, çünkü bize o emretti de koşup geldik. İçinizdeki kabukluları ayıracağız.”

Bağırıştılar: “Efendim biz İslâmız, böyle söyleme.”

Dedim “Aramıza asker kıyafetiyle bir düşman girdiğini siz ne biliyorsunuz? Hani sizin zabitleriniz. Düşmanlar hep zabitleri öldürüyor da sizin hâlâ bir şeyden haberiniz yok. Benim kumandanım bir paşadır, şurada, camiin önünde. Mademki zabitleriniz yok, çavuş, onbaşıda o demektir. Kimlere itimadınız varsa seçin beraber gidelim onunla konuşsunlar sonra birlikte padişahımıza da işi anlatsınlar. Biz gelinceye kadar siz burada topların yanında durun, topçu zabitlerine de emir veriyorum biz gelmeden ateş etmesin.”
Bu teklife razı oldular. Hamdi Çavuş, bölük emini Ahmet ve diğer iki çavuş daha seçtiler. Bunlarla ben fırka karargâhına geldim. Ve hemen şunu söyledim: “Paşam Yıldız askerlerini idare eden çavuşlar bunlardır. Bağlayın bunları diye zabitlere ve neferlere haykırdım.”

Müthiş bir hücumla bunların ellerinden silahlarını aldık. Ellerini arkalarına bağladık. Askerlerimiz bunları epey hırpaladı. Hemen Harbiye mektebindeki karargâha hapsolunmak üzere zabit kumandasında bir müfreze ile sevk ettik. Ben tekrar Yıldız askerlerinin yanına koştum ve onlara dedim: “Merhaba asker!” “Merhaba efendim.” “Çavuşlarınıza paşa da cıgara ikram etti. Müzakere etmek üzere birlikte Yıldız’a yola çıktılar. Haydi sizde kışlalarınıza dönünüz, yolda onları bulacaksınız, çabuk koşun.”

Başsız kalan asker, bir koyun sürüsü gibi topları bırakarak Yıldız yoluna koyuldular. Zavallılar bana yalvarıyorlardı. “Beyim arkamızdan top attırma.” Gözlerim yaşardı. Bu melek kadar saf olan Mehmetçikleri fesada verenlere lânet ettim ve haykırdım: “Siz bizim evlâdımızsınız, korkmayın selâmetle gidin, kışlalarınızda rahatınıza bakın.”

Geniş bir nefes aldım, batarya etrafında da aynı sözleri tekrar ederek onların karışan akıllarını yerine getirdim ve karargâha gelerek müjdeyi verdim. Yıldız’a giden sokakları da tutturmuş ve orada elimize geçen üçüncü ordu taburlarından biriyle bizzat Maçka karakoluna hücum ederek burayı işgal ettik.
12 Nisan’da, Şevket Tuğrul Paşa ile Harbiye Nezaretinde Hareket Ordusu karargâhına gittik. Mahmut Şevket Paşa ile Hareket Ordusu Erkânı harbiye Reisi Ali Rıza Paşa hareket etmek üzere idiler. Yıldız harekâtının acilen icrası lüzumu hakkındaki teklifimize karşı hazır bulunan Üçüncü Ordu Erkânı harbiye Reisi Pertev Paşa ile görüşerek kararlaştırmaklığımızı emrederek gittiler. Pertev Paşanın odasında, masasının karşısında Turgut Paşa ile birlikte yan yana oturduk. Pertev Paşa yarınki 13 Nisan günü, fırkamızla Yıldız’a yapılacak hareket emrini kendi eliyle yazdı. Bu ordu makamının vereceği karar değil, Şevket Turgut Paşanın vereceği mufassal fırka emri idi. Sıra imzaya geldiği zaman benim sabrım tükendi ve kendilerine: “Müsaade buyurun da imzayı olsun fırkanın kumandanı atsın.” dedim. Cevaben: “Monşer ben şematr taraftarı değilim.” diye hiddet buyurmakla beraber bu hakkı teslim ve emri Şevket Turgut Paşaya imzalattılar. Harbiye mektebinde ki karargâhımıza avdette kıtaata lâzım gelen emirleri verdik.

Yıldız’ın İşgali

13 Nisan, erkenden Yıldız’a hareket başladı. Fırka karargâhı hareket üzere iken Pertev Paşa hazretleri bir araba ile Mektebi Harbiye’deki karargâhımıza geldi, ve şifahen şu emri tebliğ etti (Harekâtı tehir ediniz ve yeni emre intizar ediniz). Kendilerine harekâtın başladığını söyledik. “O halde acele kıtaatı eski vaziyetlerine getiriniz.” dediler. Bu vaziyetin zabitan ve efrad arasında türlü tefsire uğrayarak fena bir netice vermesi ihtimalini ve yarına kadar Yıldız’ın yağma edilmesi ve münasebetsiz hadiselerin vuku bulması ihtimalini izah ile dün verilen emrin geri alınmasındaki sebebi sorduk.

“Hareket Ordusu Kumandanlığınca yeni emre göre hareket olunması isteniyor” dan başka bir şey söylemediler.

Şevket Turgut Paşayı maruz kaldığı müşkilattan kurtarmak üzere bu ağır vazifeyi ben der’uhde ettim. Pertev ve Turgut Paşalar Harbiye Mektebinde kaldılar. Ben zırhlı otomobil ile Yıldız’a hareket üzerinde bulunan kıtaatın yanına gittim. Pertev Paşa, ben gelinceye kadar bekleyeceğini, kıtaatı eski vaziyetine getirmek emrini vererek, çabuk avdetimi istemişti.

Ihlamur deresini geçip Yıldız yokuşunu çıkmakta olan kolun başına kadar gittim. Alay ve tabur kumandanlarına vaziyeti anlattım. Fevkalade meyus oldular. Bunu işten zabitlerde dahi sızıntı başladı. Değil geri dönmek durmanın bile fena netice vereceğini görünce, mes’uliyeti üzerime alarak, harekâtı ikmal ettirdim. Harbiye Mektebi Efendileri (talebeleri) de bugünkü harekâtın içinde idiler.

Harbiye Mektebine döndüğümde Pertev Paşanın bir müddet bekledikten sonra gitmiş olduğunu öğrendim. Bu aralık bir emir zabiti yeni emri getirdi. Bu emir Mahmut Şevket Paşanın imzasını havi idi. Muhteviyatı (14 Nisan Enver, Fethi ve Niyazi Beylere bir kol verilerek yine fırkamızın kumandasında Yıldız’ın işgali) idi. Halbuki, Pertev Paşa araba ile Harbiye Nezaretine gidinceye kadar biz otomobil ile Yıldız’a gitmiş ve “Hadisesizce Yıldız’ın işgal olduğunu” telgrafla Yıldız telgrafhanesinden Mahmut Şevket Paşaya yazmış bulunurduk.

Pertev Paşa, Mahmut Şevket Paşaya gittiği zaman, müşarıileyh (Mahmut Şevket Paşa) bizim Yıldız’ı işgal ettiğimiz telgrafını almış ve harekâtı durdurmayarak vazifesini ifa edemediğinden dolayı Pertev Paşaya da çok kızmıştı.

Yıldız’ın Enver Bey tarafından işgal olunmasını İttihad ve Terakki merkezi de istiyordu. 13 Nisan sabahı bu işgalin vâki olmasına onlar da kızdı. Propaganda ile olsun, daha evvel Enver Bey işgal etti diye şayialar yapıyorlardı.

14 Nisan sabahı Yıldız’ın harem ağaları vesairesi kafile halinde karargâhımıza gelmişler. “Yaşasın hürriyet, yaşasın Enver Bey!” diye bağırmışlardı. Gece saraya girenleri, Enver’in karargâhı ve etrafındakileri de askeri zan ediyorlardı. Bu hal de, Yıldız’ın Enver tarafından gece işgal olunduğunu havadisini yaymıştır.
Yıldız’ın, 13 Nisan sabahı fırkamız tarafından işgaline ait deliller müteadditdir:

1–Memduh Paşa 13 Nisan günü fırkamız kıtaatı Yıldız’ı tamamiyle işgalden ve fırka karargâhı sergi dairesi karşına nakilden sonra buradan Harbiye Nezaretine gönderilmiştir. Memduh Paşa fırkamız kıtaatı gelinceye kadar Yıldız’ı muhafaza ile meşgul olmuştur.
2–Harbiye Mektebi Efendileri 13 Nisan sabahı emrimizde olarak Yıldız hareketine iştirak etmiştir.
3–13 Nisan sabahı ben zırhlı otomobil ile Yıldız’a gittiğim halde, daha evvel gelmiş hiçbir kıtaya rast gelmedim. Harbiye Mektebi Efendileri ve nizamiye kıtaatı ile Yıldız kapıları bu vaziyette işgal olundu.
4–İşgal hadisesini, Hareket ordusu kumandanlığı, Yıldız telgrafhanesinden Şevket Turgut Paşa imzasıyla çekilen ve fırkamız tarafından işgal olunduğu sarih olan telgrafdan haber aldı.
5–Emir hilafına Yıldız’ı fırkamızın işgalinden dolayı teessür telgrafı bize geldi.
6–Başkâtip Cevat Bey, sergi dairesi karşısındaki karargâhımıza iki kere gelerek emniyet ve iaşe meselesini görüşmüştür. Eğer bir gün evvel Enver Bey saraya girmiş olsaydı mesele onlarca hal olunabilirdi.
7–Niyazi Bey kıtaatı ile Harbiye Nezaretinde idi. 14 Nisan’da Yıldız harekâtına iştirak etmek üzere, 13 de bize tebliğ edilen emir kendilerine de verilmiş ve bu suretle fırka emrine Beşiktaş’a gönderilmiştir. Yıldız’ın tamamiyle işgalinden sonra fırka karargâhını sergi daire karşısına naklettiğimiz zaman, onlar da aşağı talimhaneye gelmişlerdi. Hamidiye camiinden ileri geçmemeleri için kendilerine tebligat yapıldığı gibi, sergi dairesi –Hamidiye camii- ikinci fırka dairesi imtidadınca da nizamiye kıtaatı ile bir kordon tesis olunarak saraya yakın sahada izdiham ve kargaşalığa mani olunmuştur.
8–Aynı emri alan Enver Bey dahi, 14 Nisan sabahı yapılacak olan harekâta iştirak için gece memur olduğu cepheye gelmiş ve Yıldız’ın işgal olunduğunu görünce ferden saraya girmiştir.
9–Bunlardan başka, Şevket Turgut Paşanın Yıldız hareketini re’sen yaptırdığından dolayı, İstiklâl Harbi esnasında Vahidettin tarafından divanı harbe verilerek mahkum dahi edilmiş olduğunu ilâve edeyim.

Bulgarların, Yıldız harekâtına iştiraklerine gelince:

10 Nisan akşamı, karargâhımız Silahdarağa’da iken Enver Bey nezdimize geldi. Beraberinde getirdiği Sandanski çetesini takdim etti. Bunlar hakkında kendisine şu teklif de bulundum: Bunları getirmeseydin daha iyi olurdu. Bu mücadeleyi bir Türk davası olarak hal etmemiz lâzımdır. İstanbul kıtaatı bunlardan haberdar edilerek mürettep bir oyun olması da nazarı itibara alınmalıdır. Enver Bey cevabında, onların müracaatını kıramadığını, aynı zamanda avcı taburlarının bomba kullanmak hususundaki maharetlerine ancak bu komitacılarla mukabele edebileceğini düşündüğünden gelmelerini kendisi de muvafık gördüğünü bildirdi. karşı tarafın topçusunu nasıl felce uğrattığımızı ve mukavemetin ancak kışlalarda olacağını avcı taburlarının bombalarına karşı topçumuzla işi hal edeceğimizi izah ederek Bulgar çetesinin müsademeye sokulmamalarını, bunların vereceği zayiatın aleyhimize kaydolacağını söyledim. Enver Bey mütalâamı tasvib etti ve bu hususu nazarı itibara alacağı vaad ederek ayrıldı. Böylece hareket ettiğini de sonradan öğrendim. Müsademe yerlerinde bâzı halk, hatta ecnebi muhabir bile yaralandığından Bulgarların birkaç zayiatını görerek, esaslı müsademeye sevk olundukları zan olunmamalıdır.

*Yazı, Söz ve Adalet Dergisi’nin 3’üncü sayısında (Nisan 2008) yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar