Okuma Süresi: 18 dakika

31 Mart hadisesini konu alan hatırat dizimizde bu defa, dönemin Genelkurmay Başkanı Ahmed İzzet Paşa’nın bu döneme ilişkin hatıralarını nakledeceğiz. Ahmed İzzet Paşa’nın hatıraları Nehir Yayınları tarafından “Feryadım” ismiyle iki cilt halinde yayımlanmıştır. 31 Mart hatıraları, hatıratın birinci cildinden nakledilmiştir.

Ahmed İzzet Paşa’nın 31 Mart ve İttihat Terakki Cemiyeti ile İlgili Hatıraları

Her ne hâl ise, Harbiye Nezâreti yüzünden Kâmil Paşa sükût edince çeşitli sebepler ve sâiklerle İttihat ve Terakki’ye, Meşrûtiyetin temellerine ve hattâ devletin kendisine karşı ve düşman olan birçok kişiler, fırkalar, unsurlar ve müesseseler maskelerini atarak bu Paşa’nın ismini bir kelime-i ictima kabul ederek hep birlikte Hüseyin Hilmi Paşa kabinesi ve şahsı aleyhine, her vasıta ile saldırıya kalktılar ve nihayet müessif 31 Mart olayını hazırlayıp getirdiler.

Vazife teması olmayan bu ve benzeri olaylarda rolüm ve dolayısıyla malûmatım ikinci ve üçüncü derecede ve çok sınırlı bir hâlde olmakla beraber, bu trajedinin önemine binaen sırası gelmişken bu konuda da bazı kısa bilgiler, fakat ayrıntılı düşünceler sunmayı faydadan uzak bulmam.

Müşîr Ethem Paşa merhum birgün beni yanına davet ederek Derviş Vahdeti’nin mâhut “Volkan” gazetesini gösterip Cemiyet-i Muhammediye’ye sokak ve çarşılarda üye yazmak gibi olayları anlatarak hem beni bulunduğum gaflet uykusundan uyandırdı, hem de bu konuda Harbiye Nâzırının dikkatinin çekilmesiyle muhtemel tehlikelere karşı bir çare bulunmasını tavsiye etti ve hatırlattı. Harbiye Nâzırına derhal keyfiyeti arzettiysem de, bu zâtı gaflete yorulacak derecede iyimser bulduğumdan, diğer tanıdıklarımı uyarmaya çalışmış ve Ahmed Rıza Bey’e de hükümetçe meclisten salâhiyet aldırılarak bu tahriklerin önüne geçilmesi için gereken kimseler yanında etkili olmasını rica etmiştim. Fakat kimse azgın olaylar seline engel ve perde olacak âcil ve etkili bir tedbir bulamadı. Beklenmekte olan ayaklanma ve isyan kasırgası ise hiç beklenilmeyen bir yönden esti.

Güya Meşrûtiyeti korumak üzere Rumeli’den getirilen avcı taburları ilk olarak Meclis-i Mebusân’ı ve olanlardan güç olarak halk da Harbiye Nezâretini kuşattılar. Sabahleyin Bâbıâli’de toplanan vekiller heyeti beni çağırarak, Harbiye Nezâretine gelip, oradaki askeri silâh başına itmiş olan Birinci Ordu Kumandanı Mahmud Muhtar Paşa’nın göstereceği saldırı ve şiddet, sıkıştırılan ve savunmasız olan mebusların telefine sebebiyet vereceğinden ve Şeyhülislâm Efendi halka nasihat için Harbiye Nezâretine gönderileceğinden, bu zâtın gelişine kadar her türlü harekete engel olmak göreviyle Harbiye Nezâretine sevkettiler. Bâyezid kapısı kuşatılmış oluğundan, ancak Süleymâniye kapısından içeri girebilip keyfiyeti Mahmud Muhtar Paşa’ya bildirmekle beraber, kendim de parmaklıklardan halka nasihat etmek isteseydim de işe yaramadı.

Mahmud Paşa, askeri nezâret meydanı içinde avcı hattına sokmuş, birkaç top hazırlamışsa da, ateş ve mermi yerine itfaiye tulumbalarıyla ara sıra su attırıyordu. Toplanan halk ise yüksek sesle askeri coşturup durduklarından durumun vehameti ve böyle devam ederse bizim askerin bile öbür tarafa katılması tehlikesi açıkça görüldüğünden, sadârete ya Şeyhülislam Efendinin bir ân önce gönderilmesi veyahut buradaki askerin hareketine izin verilmesini istirham eden bir pusula gönderdim. Fakat ne Şeyhülislâm ne de bir cevap geldi. Eğer Mahmud Muhtar Paşa’nın hareketine engel olunmasaydı, sabahleyin, hattâ şu esnada bile pek az fedakârlıkla işin önüne geçilebilirdi. Gerçekten bir iki saat sonra Davutpaşa’dan gelen süvari tugayının Bâyezid’i bir dolaşması bütün bu insan kalabalığını çil yavrusu gibi dağıtmıştı. Buna kıyasla hükmolunabilir ki, sabahleyin, hattâ öğleye kadar bir iki peşrev veya şerapnel ile daireden kararlı bir çıkış Sultanahmed Meydanı’na kadar tesirini yapar ve orada toplanmış olan isyancıları darmadağın ederdi ve herhalde birbiri arkasından isyan eden askerin ve halkın bugün akşama kadar ve daha sonraları döktüğü kan derecesinde zayiata mahal kalmadan mesele hallolurdu. Hele vekiller heyetinin mebuslar hakkındaki korku ve ihtiyatının yersiz olduğu sonradan anlaşıldı. Meclis-i Mebusan’da bulunan mebuslar isyancıların kastedeceği takımdan değil, çoğunluğu muhalif ve bazıları belki kışkırtıcı güruhundandı.

Fakat zaman geçtikçe durumumuz kötüleşti. Karşı taraftaki asker isyancılarla birleşmek üzere peyderpey İstanbul tarafına geçmekte olduğu gibi, köprüleri tutmak için Harbiye Nezâretinden gönderilen tabur ve mitralyöz bölüğü, tesadüf ettikleri âsi askere katıldı. İkindiye doğru kabine istifa etti. Telefonla Harbiye Nezâreti vekâleti bana teklif olundu. Bunu Nezâret odasında toplanan askeri erkân ve ümerânın zorlama ve ısrarına uyarak kabul etmişsem de, beş-on dakika sonra Harbiye Nezâretindeki askeri Sultanahmet meydanına bizzat götürerek âsi askerle barıştırmak gibi garip ve kaba teklifler karşısında kaldığımdan yine yaradılışımdaki sertlik üstün geldi ve teklifleri yerine getiremeyeceğimi açıklayarak affımı istedim. Biraz sonra da Tevfik Paşa kabinesinin teşekkülü ve Ethem Paşa’nın Nezârete tayini haberi geldi. Akşama doğru hiçbir ümit kalmadığından ve Nezârette kalan askerde de isyan belirtileri görüldüğünden, hakkındaki düşmanlığın pek fazlalaştığı hayırhahlarından biri tarafından telefonda bana bildirince, Mahmud Muhtar Paşa’yı dolaşık yollardan uzaklaştırdıktan sonra biz de Harbiye Nezâretini terk ettik. Gece Nişantaşı’ndaki evime dönerken isyanlara katılmak için Taşkışla’dan Sultanahmet meydanına giden son avcı taburuna rastladım. Erkek ve kız bütün Beyoğlu gençliği yolun iki tarafında erlerin koluna girmiş, alkışlayıp durmaktaydı. Ertesi gün Mahmud Muhtar Paşa at ile çıkarak askerlere nasihatte bulunmaya teşebbüs etmekle birtakım isyancıların Kadıköy’deki konağını kuşatmaya kalkıştıkları işitildi. Bunun üzerine Alman askeri ataşesiyle görüşmüş ve geceleyin biraderimi sandalla nezdine göndererek kaçış yollarını hazırlatmıştım. Söz konusu zâtın Selânik’e ulaştığında kendisini ziyaret eden gazete muhabirlerine yaptığı açıklaması, ihtilâlin kuvvetle yatıştırılması mümkünken benim engel olduğum yolunda neşredilmiştir. Geçici vazife dolayısıyla kabinenin emir ve kararını tebliğ ettim. Fakat hiçbir azim ve teşebbüse engel olmadım. Sultan Beşinci Mehmed Han’ın cülusu(tahta çıkışı) günü Selânik gazetelerinin neşriyatı Sabah gazetesi tarafından naklolunmakla, olayda hazır bulunan arkadaşlar söz birliğiyle yapılan isnatları red ve hareketimin doğruluğu hakkında yüksek sesle lehimde şahitlikte bulundular. Öte yandan, bu olaydan birkaç sene önce ve sonra Yemen’de iken defalarca ortaya çıkmış askeri ayaklanmalarda kabul ettiğim hareket çizgisi, bu gibi durumlarda sürat, şiddet ve cüretin, bence âdeta özel bir meslek olduğuna işaret eder.

Bu satırlar yazılmış olduğu bir zamanda, bir toplantıda tesadüf edilen eski nâzırlardan bir zât, Mahmud Muhtar Paşa’ya yaranmak için bir münasebetle sözü olaya getirerek “Hüseyin Hilmi Paşa’nın telefonda askerin düşüncelerine ve bir bastırma hareketi durumunda itaat edip etmeyeceğine dair düşüncemi sormuş ve benim de, “kendim askerle temasta değilim, fakat kumandan Mahmud Muhtar Paşa askerin düşünce ve eğilimlerini harekete müsait buluyor ” yolunda cevap vermem ve tekit etmek için sorulan soru üzerine aynı ifadede ısrar edişimden, görüşümün isyanı bastırma aleyhinde olduğu mânâsını çıkarmış ve dolayısıyla Mahmut Paşa’nın görüş ve değerlendirmesi reddolunarak hareket ve taarruza müsaade edilmemiş olduğunu “ anlattı. Bana hareket hakkındaki görüşüm değil, askerin düşüncesi hakkındaki bilgim soruldu. Buna başka türlü cevap vermek, hem yalan, hem de görevimi kötüye kullanmak olurdu. Sadrazamın ifademden kendi arzusuna uygun bir mânâ çıkartmasından ben sorumlu olamam. Hem de telefonda bu karşılıklı konuşma olurken Nezâret odasında birçok dinleyici vardı. Hiç kimse açıklamalarımda gayri tabiîlik görmedi. Sözü uzatmama düşüncesiyle daha önce söylememe gerek görmediğim aşağıdaki olayı da bu münasebetle şimdi anlatmaya lüzum görürüm. Bu konuşmadan ve süvâri hücumundan biraz sonra Mahmud Muhtar Paşa Nezâret odasına geldi. Bu esnada ikimiz, aramızda her ne olursa olsun bir taarruza karar verdik. Bu azimle kendisi askerin yanına koştu, ben de arkasından gittim. Askeri daire meydanındaki bataryaya mensup bir askerle konuşurken, Paşa’nın üzüntü ve hiddet okunan bir çehreyle geri döndüğünü gördüm. Zaten bende neferin cevaplarını pek hoş görmemiştim. Bu arada mızraklı alayının ilerlettiği bir bölüğün yüzbaşısının Çarşıkapı’da halk tarafından vurulduğu, Unkapanı köprüsünü korumak için Muhiddin Bey kumandasında gönderilen tabur ve mitralyöz takımının isyancılara katıldığı haberi geldi. Bunun üzerine her türlü hareketten kaçınıldı. Bu sıralarda iş işten geçmişti. İhtilâlin bastırılması, ancak sabahleyin süvari tugayının ilk geldiği sıralarda kabil olabilirdi. Sadr-ı âzamın bu sorusu ise bundan sonra olmuştur. Dolayısıyla Sadr-ı âzamın bana müphem soru sorması ve cevabımı yanlış yorumlamasının hayırlı olduğu bile düşünülebilir.

Nezâret makamına gelir gelmez, Ethem Paşa’nın zannederim ilk işi beni çağırmak oldu ve âdeta hizmetime ihtiyacı olduğunu belirtti. Tesalya’dan ve hattâ Halep’teki geçici memuriyetimden beri gönül alma ve iltifatını, talihsizlik ve felâket zamanlarımda yardım ve himayesini görmüş olduğumdan muhalefet elimden gelmedi. Bu da çok isabetli oldu. Çünkü gemi azıya almış olan isyancı kişilerle birtakım ayak takımının subaylara karşı aldıkları ve bazen cinayete kadar vardırdıkları serkeşâne ve mütecavizâne tavırlar üzerine askeri dairelerin çoğu kapalı bir hâle gelmişken Genelkurmay dâiresinin faaliyetinin devamı başka daire ve şubelere de güzel bir örnek teşkil ederek bu önemli zamanda işlerin yürümesini durdurmaktan korumuştur. Yoksa Adana’da Ermeni meselesiyle Dördüncü Ordudaki irticâ teşebbüsleri pek tehlikeli karışıklıklar ve sonuçlar doğurup davet edebilirdi. Bu konuda birinci ve ikinci şube müdürleri Mahmud (Çürüksulu Mahmud Paşa) ve Ziya (eski Harbiye Nâzırı Ziya Paşa) nın vazifeperverâne hizmet ve fedakârlığını minettarlıkla anlatıp hatırlamayı hakşinaslık vazifesi bilirim.

Bununla birlikte irticâya olanca kuvvet ve kanaatimle muhalif olduğum gibi, askerin bu taşkınlık ve isyanından da sonunu düşünerek ve meslek gayretiyle son dereceye kadar sıkıntılı ve kırgın ve Selânik’te teşekkül eden kuvvetlerin gelişini dört gözle beklediğimi gerek Nâzır (Ethem) Paşa’ya, gerek olayın arkasından Birinci Ordu Kumandanlığına getirilen Nâzım Paşa’ya açıkça belirtmekten ve açıklamaktan geri kalmadım. Hattâ Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığı sırada kendilerine düşmanlık değil yardım gösterilmesi hakkındaki teklifim üzerine Nâzırın huzurunda Nâzım Paşa ile meydana gelen bir tartışmada duygularıma kapılarak: “İşte düşüncem budur. Bunun aleyhinde olanlara düşmanım. İsterseniz beni tutuklatabilirsiniz, elinizdeyim” şeklinde öfke göstererek odadan çıkmak istediysem de, Ethem Paşa’nın hayırhah aracılığı sürtüşmenin önüne geçmiştir. Fakat bu ihtilâflara rağmen Hareket Ordusunun gelmesinden sonra bu zâta, hattâ bir soru sorulmasının bile mennine gerçek bir dostlukla ve olanca kuvvetimle çalıştım. Vekiller heyeti tarafından, maksat anlaşılmak ve İstanbul’a cebren girmekle kötülüklere mahal verilmeyecek şekilde bir uzlaşma zemini hazırlanabilmesi için, Çatalca sınırını geçtikten sonra, Hareket Ordusunun karşılanmasına gönderildim. Ispartakule’de önde bulunan Erkân-ı Harbiye kaymakamı Salâhaddin Bey ve ilk defa olmak üzere Talat Bey (Talat Paşa) ile buluşup tanışıldı.

Kumandan Mahmud Şevket Paşa daha Selânik’te olduğundan, ordunun giriş şekline dâir müzâkere mümkün olmamış ve anılan bu iki kişiyle maksatları konusunda konuşulduğu sırada: “İsyan edenlerin cezalandırılması tabii ise de, Padişah ve hükümet aleyhinde bir kasıtları olmadığı“ cevabı alınarak dönülmüş ve bu mealde kaleme alınan rapor Sadarete sunulmuştur. Talat Bey’in bu ifadesiyle beni kandırmış olduğu hatıra gelebilir. Bu sırada zaten onun için böyle bir cevap vermekten, benim için de buna inanmak veya inanmış gibi görünmekten başka çare yoktu. Bununla birlikte Ayastefanos’ta (Yeşilköy) ve daha sonra İstanbul’da toplanan genel mecliste Sultan Hamid’in tahttan indirilmesi hakkında verilen kararda İttihadçılardan çok Padişahın özel surette nimetiyle beslenmiş diğer devlet büyükleri ve vezirlerle askeri erkânın ısrarlı ve işin içinde bulunduklarını, ibret verici oluşundan dolayı hatırlatmaya gerek gördüm.

Mahmud Şevket Paşa’nın benim Ispartakule’ ye giderken Talat Bey’le görüştüğümü haber alması üzerine dışarıdan kimseler işe sokulur ve herhangi bir suretle icraatına müdahale edilirse istifa edeceğini genel merkeze bildirdiğini ve İkinci Ordu’dan Adana’ya gönderilmek üzere bir alay istediğimiz vakitte de, söz konusu ordunun kumandanı Salih Paşa’ya kendisinden alınan askeri daha sonra kendi karşısına çıkaracağımdan korunması yolunda işarette bulunduğunu, daha sonra Talat ve Salih Paşa’lar anlatmışlardır.

Hareket Ordusu Çekmece’ye yaklaştığı zaman Ferik Hurşid Paşa yanıma gelerek hemen beraberce gitmemiz gerektiğini aceleyle ve gizili olarak teklif etti. Sebebini araştırmadan ben de muvafakat ettim. Mahmud Şevket Paşa da o gün ordusunun başına gelerek, Halkalı Ziraat Mektebi’nde karargâhını kurdu. Biz de Ayastefanos’ta kaldık. O gün Dersaadet (İstanbul)’ dan bir hayli kimse geldiği gibi, Nâzım Paşa da görüşmek üzere Mahmud Şevket Paşa nezdine gelmiş ve nazikâne kabul edilmekle beraber dönüşüne izin verilmemiştir.

Ertesi gün Binbaşı Fethi, İsmail Hakkı ve Enver Beylerin kumandasında üç kol İstanbul üzerine yüründü. Bunların nisbeten zayıf olan ilk ikisi doğrudan İstanbul’a ve Enver Bey kumandasındaki en güçlüsü Alibeyköyü, Kağıthane üzerinden Beyoğlu yönlerine sevkedildi. Sağ cenah ve merkez kolları önemli bir mukavemete rastlamadılarsa da, Enver Bey kumandasındaki sol cenah Taşkışla ile Taksim kışlalarında hayli mukavemete uğramış ve Hürriyet Tepesinde medfun olan Binbaşı Muhtar Bey ve birkaç subayla er kaybetmiştir.

İşte askeri kıtaların, resmi kumandanlarının elinden alınarak ihtilâl ve İttihad erkânından üç gence teslim edilmesi, astın-üste kumanda ettirilmesi, Mahmud Şevket Paşa’nın ordunun zabt ve raptına vurduğu darbelerin ilki olmasa da en önemlisidir. Bu suretler gençlerin hırsı, önüne geçilemeyecek biçimde tahrik edildi. Bu hâl Dünya Savaşına vardıran musibetler silsilesinin ilk ve en büyük sebebi oldu. Hâlbuki birkaç ay önce İttihad Cemiyetince tâkip olunan istikamet, süratle rütbe alanların, rütbelerini indirilmesine yönelikti. İhtilâlde hizmeti geçenler mükâfat olarak rütbe yükseltilmesiyle taltif edilmediler ki, bu hâkimâne bir tedbirdi. İnkılâpta başlıca hizmetleri geçtiği ağızdan ağza dolaşan bu üç zâta yegâne mükâfat olmak üzere Genelkurmaylıkça askeri ataşeliklere tayinleriyle yetinilmiştir ki, bunda aynı zamanda yukarıda zikrolunan çeşitli faydalar göz önünde bulundurulmuştu. 31 Mart irticâ olayı üzerine bunların üçü birden Selânik’e koşarak, elde edilmesine cansiperâne hizmet ettikleri eserin korunması ve güçlenmesi içinde hizmet verdiler. Fakat bunlardan başka şekillerle de, söz gelimi kolların Kurmay Başkanı veya öncü kumandanı sıfatıyla yararlanılabilirdi. Büyük kişilerin zamana uymak, asta hoş görünmek ve bu suretle mevki temin etmek için kendilerinin ve arkadaşlarının kanuni hâk ve selâhiyetlerini feda etmeleri, meydana gelen kötülüklerin önemli sebeplerinden biri ve belki birincisi olmuştur.

Esas amaç, bu zamanların geniş bir tarihini yazmak olmadığı, için bu olayın sonunu ayrıntılarıyla açıklamaktan kaçınarak yalnızca irticai olayın sebepleri ile sebep olanlar ve failleri hakkında bazı bilgiler ve düşünceler ortaya koymayı uygun görüyorum. Bilindiği üzere Sultan Hamid döneminde hüküm süren bozuk idare ve tahammül edilemeyecek derecedeki istibdat yüzünden birçok muârız çıkarak ve gizli cemiyetler kurarak çeşitli tabakalardan bir hayli kişi Avrupa’ya kaçıp sığınmış, birtakımı da hapsedilmiş, tutuklanmış ve çeşitli yerlere sürülmüş ve uzaklaştırılmıştı. Bu cemiyetlerin en güçlüsü ve doğrusu en halis ve ciddi, en müstakil ve milli olanı İttihad ve Terakki Cemiyetiydi ki, nihayet Meşrutiyet’i elde etmek buna nasip olmuştur. Meşrutiyetle birlikte kaçak, mahpus ve sürgün ne varsa hepsi İstanbul’a toplanarak siyasi mağdurlar nam ve sıfatıyla birçok hak iddiâsına koyuldular. Fakat bunların içinde, emellerine kavuşamayınca Rusya yoluyla Avrupa’ya kaçtıktan sonra sarayla uyuşmuş ve menfaat temin etmiş olan, şimdi de millet kurtarıcısı dâvâsıyla başkanlık ve başta oturma iddiasında bulunan Dağıstan’lı Murad Bey ve daha sonra anlaşıldığı üzere şantaj yaparak, jurnal ederek çektiği paralarla Mısır ve Avrupa’da hayat sürdüre gelmiş olan Ali Kemal gibileriyle kötü hâl ve hareketlerinden dolayı cezadan kurtulmak için kaçmaya mecbur olan veya hakkıyla mahkûm, mahpus veya sürgün iken, bu kargaşalıkta yakasını kurtaran Avnullah elKâzımî ile Mola-Zâde’nin başkanlığı altında toplanan birçok kimseler de vardı ve bunların emel ve istekleri, utanmazca ısrar ve münafıklıkları gerçekten sayısız ve sınırsızdı.

Öte yandan Damat Mahmud Paşa’nın çocukları da, babalarının naşını ve adem-i merkeziyet programını taşıyarak payitahta ayak bastılar. İmtiyazlarının sınırlanması ve ortadan kaldırılması endişesiyle korku ve üzüntü içinde ve özellikle askeri hizmetin kendilerini de içine almasından etkilenen ve üzülen gayrı müslim milletlerin, özellikle de patrikhânenin çok hoşuna giden, fakat ötedenberi mutlak merkeziyete karşı olduğunu sayısız yazılarla ve sonunda Yemen’deki icraatımla göstermiş olduğum hâlde, bana bile aşırı ve mevsimsiz görünen bu teorileri İttihad ve Terakki tarafından hoş görülmek şöyle dursun, büyük ve belki de haklı şüphelerle karşılandı.

Sultan Hamid döneminde, özellikle İstanbul muhitinde işsiz memurlar ve başıboş subayların sayısı, en zengin bir hükümetin bile besleyebileceği sınırı aşmıştı. Hayret ve ibret verici bir şeydir ki, Meşrutiyet’in kabul edişinin ertesi günü Birinci Ordu’nun o seneki bütün değiştirilen fertleri arasındaki onbaşı ve çavuşların mülâzımlığa yükseltilmesi için irade çıkmıştı. Yeni hükümet tabiî bu kategoriler için de bir düzenleme ve sınırlama getirmek mecburiyetindeydi. Çünkü bu şekilde devlet idaresi gerçekten mümkün değildir. Hemen bir matematik kesinlikle iddia olunabilir ki, Sultan Hamid idaresi bu inkılâba uğramasa bile, bu israflar yüzünden birkaç seneye varmadan iflâsa ve belki bütün devlet ile beraber tükenmeye ve mahvolmaya mahkûmdu. Sultan Hamid devrinde büyük makamlar işgal eden ve önemli roller oynayan zevat ve şahısların zararları imkân ölçüsünde kısıp sınırlanacak bir hâle getirilmişse de, sarayın ihsan ve israfından yararlanan ve Yıldız sofralarının kırıntılarıyla geçinen binlerce insan rızkının kesilmesinden zarar görüp üzülmekle ilk gözdağının etkisi kaybolur olmaz, gerçek duygularını ortaya koymaya başladılar. Bu gibi kişilerin başına da diyanet kisvesi altında fesatlık ve şeytanlık yapan Derviş Vahdeti geçti. Bu partilerin birisi de kendilerine mahsus gazetecileri, periyodik dergileri ve yaygaracı hatipleriyle düşünceleri zehirlemeye ve zihinleri karıştırmaya çalışıyordu. Son muhâlifler olayı arasına Kâmil ve Nâzım Paşa isimleri girince, hepsi bu isimlerin etrafına toplandılar ve bu iki zat yalan gerçek İngiliz dostu ve İngiltere himâyesinde oldukları zannedildiğinden hamiyet ve vatanperverlik duygusundan mahrum bazı çarpık görüşlüler etkili bir ecnebi yardımı ümidiyle cüretlerini arttırdılar. İşte bu tür itiraz ve muhalefetlere karşı İttihad ve Terakki’nin mukavemet ve mücadelesi, inancıma göre çok tabiî idi. Mahiyeti bilinen kimselere hizmet tevdii etmek ve başkanlığı onlara bırakmak, geçmişinde bir mahkûmiyet veya siyasî mağduriyet ile olan her ehliyetsiz kimseye, evinde oturarak maaş almaya alışmış birçok tembele devlet hazinesini açık tutup, çalışan ve hak sahibi olan kimselere daha önce söylendiği gibi maaşsız bırakmak, memleketin ve ordunun ihtiyaçlarını giderememek, hele âdem-i merkeziyet ve şahsı teşebbüs gibi görüşlere baş eğerek genel idarenin birliğini bozmak, Müslüman ve Türk olmayan unsurlara türlü türlü ayrılma vesileleri hazırlatmak, 93 Anayasasının sonu daha hatırlardayken Sadr-ı âzamın Meşrutiyet ruhuna aykırı icraatına -hattâ altında özel maksatlar bulunduğu düşünülmese bile – kusura göz yummak fahiş bir hâtâ olurdu.
Muhaliflere karşı daha ılımlı davranılsa sözgelimi Murad Bey’in izzet-i nefsi okşansa emellerine az-çok müsait bulunulsa, mümkün olduğu ölçüde ayaklanmanın önüne geçilebileceği yolunda bazı düşünce ve tenkitler ötedenberi işitilip durursa da, bilmem ki, niyet ve duyguda yakınlaştırılmış olan karar ve teşebbüsler böyle hafif tavizlerle önlenebilir miydi?

Ve keyfe yudarî’l-mer’ü hâsid ni’Me zâ kâne mâ yurdîhi illa zevâlüha * (Lâedrî)

Başkasındaki nimete hased eden kimseyle Hasetçiyi memnun edecek tek şey İnsan nasıl iyi geçinebilir. Bu mümkün değil / O nimetin ortadan kalkmasıdır. (Yay. Notu)

Kadro dışı veya başka isimlerle birçok memurların işten çıkarılması da İttihad ve Terakki’nin, hoşnutsuzluğa sebep olan hâtâları arasında zikredilmek isteniliyor. Fakat daha önce de açıklandığı üzere, çıkarılacaklar adaletli bir biçimde ayrılmış olmak şartıyla, bu tasfiyeye de zarûret olduğu açıktı. Hükümet daireleri hiçbir zaman tembeller evi veya âcizler yurdu olamaz. Yalnız emeklilerin ve hak sahibi olanların geçimlerinin sağlanması kaçınılmazdı. Bunun için hükümet de bazı tedbirlere başvurmamış değildir. Genelkurmay dairesince bir defalık on beş-yirmi milyon civarında bir borçlanma anlaşması yapmak ve bir banka açılarak çağrılacak mütehassısların yardımıyla bu parayı işletmek ve gelirinden hak sahiplerinin maaşlarını vermek hususu düşünülmüştü. Bu suretle bir de hükümetin milli bir bankaya sahip olma faydası elde edilmiş oluyordu. Fakat bunun yürürlüğe konma ve uygulanma kabiliyetini değerlendirmek hükümete ait olduğu için, bu fikir bizce bir teklif ve temenni sınırından ileri geçirilmemiştir. Kısacası hükümetin ve cemiyetin haklı ve zaruri olan uygulaması birtakım hoşnutsuzlukları doğurmuş olsa da, bunun hâtâ olarak kabul edilmesi ve anlaşılması doğru değildir.

Bu da ifadelerimle İttihad ve Terakki’yi bütün eksiklik ve hâtâlardan temizlemek istediğim gibi, bir yanlış anlamaya düşülmemelidir. Düşünceme göre cemiyet doğru olan bir esasın uygulanmasında gerçekten tenkit edilmeye ve hâtâlı bulunmaya lâyık bir hareket çizgisi takip etti.

Bu cümleden olarak bazı siyasi hasımlar hakkında uygulanan suikastler, lânet ve nefretle anılmaya lâyıktır. “Genel fayda için özel zarara katlanılır“ kaidesini “milletin yaşaması için şahısların öldürülmesi caizdir“ şeklinde tefsir edenler bulunabilir. Fakat bu suikastlerden, değil vatan ve millet, hattâ cemiyet içinde fayda yerine zarar meydana gelmiştir. Bir de şurası sayısız tarihi olaylarla sabittir ki, insan topluluğunda ortaya çıkan ve yayılan dînî ve siyasî düşünceleri ortadan kaldırmak amacıyla yapılan kıyamlar, âdeta bunları güçlendirip destekleyegelmiştir. Güya, bu yolda akıtılan kan iyi ve kötü insanlık düşüncesini suluyor ve bereketlendiriyor. Sonra İttihad ve Terakkî’nin anlaşılan öldürme ve korkutmayla işlediği bu cinayetlerde gövde değil dallar ve güçlü değil zayıf haksızlığa hedef edilmiştir. Fakat insanda hâkim olan duygu yalnızca korku değildir. İnsanların çoğunda birçok temiz duygular vardır ki, sahibini cânice ve alçakça fiilerden tiksindirir. Dolayısıyla bu fiilleriyle İttihad ve Terakki fesadın kaynaklarını kendi hâline bırakmış ve fazla olarak halkın düşüncesini kendi aleyhine harekete geçirerek ve öfkelendirerek hasımlarının eline güçlü bir silâh daha vermiştir. Mebusların seçiminde izlenen baskı ve zorlama da, İttihadçıları, bu hürriyet babalarını halkın düşüncesinde, hasımlarının “dev gibi yavrularını yutar“ yolundaki niteleme ve tariflerine uymuştur.

Fikir hürriyetinin sağlanması, milli hükümetin kurulması söz ve teraneleriyle başa geçen cemiyet, hiç olmazsa ilk mebus seçimlerinde küçük Balkan hükümetlerini taklit edeceğine, vadide sıdk ve vefa gösterip yalnızca uyarmalarla yetinerek milleti oy vermede hür bırakmak ve meclisin sinesinde birkaç muhâlife tahammül etmek gerekirdi. İlk elde birkaç muhâlifin varlığı, zararlı olmak şöyle dursun muvâfıkların dayanışmalarına yardım edebilirdi. Hâlbuki bu müstebitçe tavırlar hem halkı ürkütmüş, hem de dostlar arasında ayrılık ve nifakı davetle meclisin ahengini bozup karmakarışık etmiştir.

Sabahaddin Bey’in âdem-i merkeziyet propagandasına başlamasından az zaman sonra Arap, Arnavut, Çerkez ve Kürt gibi İslam kavimlerinin birer kulüp açmaya başlaması, İttihad ve Terakki tarafından şüpheli bir gözle görüldü. Fakat buna karşı yapılan kaba ve alaycı muameleler ve yayınları ile bu arada aynıyla karşılıkta bulunma kabilinden Türk Ocağı’nı açmak faydalı bir tedbir olmaktan çok, tefrikanın şiddetlenmesine sebep oldu. Bir defa Meşrûtiyet idaresinin esası kabul edildikten sonra, her ne şekilde olurda olsun ortaya çıkan nazariye ve düşüncelerin şiddetle engellenmesine çalışmak, coşkun bir selin önüne engeller koymak gibidir. Bu gibi engelleyici tedbirler, coşkunluğu gerektiren ve tahribatı önlemek için aksine suyollarını temizlemekle akışı kolaylaştırmak gerektiği gibi, bu gibi düşüncelerin sakıncalarının önlenmesine de yumuşak ve hâkimâne tedbirlerle tevessül etmek gereklidir. Osmanlı hânedânı aslında bir küçük Türk topluluğu ile Anadolu’da kurulduktan sonra, yavaş yavaş genişleyen ve memlekete ilâve ettiği her toprak ve ülkenin halkını eşit bir şekilde yönetmek sayesinde kalben de kendine bağlanmakla kuvvetinden istifade ederek gayet renkli ve sağlam bir mozayik hâlinde Osmanlı Devleti’ni kurmuştu.

Bunun devamı, bu bağların sağlamlaştırılmasına ve dış güçlerin etkisiyle bozulmaktan korunmasına bağlı olduğu için, esası teşkil eden Türk milletinin vazifesi ve menfaati, bir çekim merkezi gibi, bu milletleri kendine çağırmak ve bağlamakken, bu ocak sayısız övünmeleri, diğer milletler hakkında revâ gördüğü küçümseme ve tahkirleri ve nihâyet dini bağları ihlâle kadar varan, indi ve garip düşünceleriyle bir itici güç etkisi yapmış ve asırlardan beri İslamiyet ve Osmanlılık bağıyla kin ve hileden uzak bir surette kardeş gibi yaşayan, geçinen hemşeriler arasına nifak ve ayrılık sokulmuştur.

Ocağın faal üyeleri arasında Türk millet ve diyânetine, Osmanlı vatanına yabancı kimselerle soyu sopu, hattâ tabiiyeti bilinmeyen birtakım kişilerin varlığı, hattâ Rusyalı bir Karabey’in de foyası meydana çıkana kadar bu meydanda at koşturması, bu işlerin içinde bazı gizli güçlerin, özellikle Rus entrikasının pek yabancı olmadığı zehabını vermektedir. Her neyse, diyebilirim ki, devletin çeşitli kavimlerinin nifak ve ayrılığı meselesindeki Sabahaddin Bey’in Âdem-i Merkeziyet Partisiyle Türk Ocağı, karşılıklı iki kutup halinde ve biri diğerini tamamlama suretinde tesir icra etmiştir. Türk Ocağının kurucuları ve seçkin üyeleri arasında cidden saygı duyduğum simalar eksik değildir. Şu ifadelerimdeki korkusuz samimiyet bu kişilerce belki gücenme ve kırgınlığa sebep olacak; ne çare ki pek mukaddes bildiğim Osmanlı topluluğunun dağılması ve perişanlığına sebebiyet verdiği zehabında bulunduğum her şeyi ve her şahsı tenkit ve yanlışını yüzüne vurmaktan kendimi engelleyemedim. Belirli bir şahıs hedef alınmadan ortaya koyduğum bazı şüpheler de mazur görülmelidir. Dünya Savaşında bir şeyin iç yüzünü araştırma ve buna karşı kendimi korumak için düşmanların birbirlerine ettikleri hileler, hattâ Napolyon döneminde bu hususta ve hasmı iğfal işinde başvurulan desiseler konusunda yayınlanan eserlerle Bolşeviklerin Çarlık dönemindeki siyasi entrikalarla ilgili devede kulak kalan ifşaatları ve nihayet bizim savaşlarımızda Yeniçeriyi bozmak için kullanılan şeytani desiselerden kulaklarımıza ulaşabilenleri araştırır ve göz önünde bulundurulursa düşmanlarımızın birliğini bozmak için çok esaslı tertibat almış olmaları ihtimal dışında görülemez. Dolayısıyla ilgililerin yukarıdaki satırları okurken ellerini kalpleri üzerine koyarak durumu değerlendirmeleri ve lakırdıları öfke ve kırgınlık yerine, ibret ve gönül gözüyle telâkki etmeleri vatanın geleceği için daha hayırlı olur.

Meşrutiyetin ilânının hemen arkasından Sultan Abdülhamid ile uyuşularak hilâfet ve saltanatın kendi üzerinde kalmasına karar verdikten sonra, bazı gazetelerde her vesileden istifadeyle çekilen saçma sapan nutuklarda araya sıkıştırılan ve kullanılan uygunsuz tasvirler ve sözlerle Padişahın şahsı hakkında reva görülen alay ve tahkir de anlamsız olduğu kadar, zararlı da oldu. Bu hâl Padişahı rahatsız ettiği derecede halkın çoğunluğunu teşkil eden geleneklere bağlı ve dinini seven kimseleri de sebepsiz yere yaraladı. Gerçi Sultan Hamid’in bazı gayrı meşru biçimlerde devlet hazinesi zararına olarak edindiği mülklerin geri alınmasına bir şey denilmese bile, tahsisâtı seniyyenin biraz orantısız biçimde kesilmesiyle saray büyük bir darlığa, Zât-ı Şâhane de üzüntü ve öfkeye düşürülmüştür. Benim bu konudaki görüşüm –ki o zaman pek çok kişiye de açıklamıştım- Sultan Hamid’den çekip alınan bu emlak ve arazinin adaletli bir oranda hânedân arasında bölüştürülmesiyle devlet hazinesinden şehzâde ve sultanlara verilen maaşların kesilmesi, fakat Padişahın tahsisâtıyla veliahd maaşından çok indirme yapılmaması tarzındaydı. Düşünceme göre bu suretle prenslerin belirli bir serveti olacak, bunu iyi idare edenler sülâlelerinin bugünü ve geleceğini temin edecek, fakat israf ve sefahata alışmış olanların nesillerinin şerefini korumaları mümkün olamayacağından hükümdar hânedânıyla irtibatları kesilecekti. Gerçi bu tarihlerde dile alınması mahzurdan pek de salim görülmemekteyse de, bu tedbir daha sonra saltanat mirasının babadan oğla geçen bir tarza dönüşmesine de bir başlangıç teşkil etmiş olacaktı.

Fakat sarayın itibar ve çıkarına aykırı olan bütün bu muamelelerden çok Yıldız’daki askerden bazı fertlerin Padişahtan irâde alınmadan idam edilmesi ve cesetlerinin teşhiri meselesi, zaten vehmine yenik düşen Padişahı büsbütün ürkek ve kuruntulu yaptı. İşte bu çeşitli sebeplerin birleşip toplanmasıyla İttihad ve Terakki aleyhine birçok düşmanlar türemiş ve halkın büyük bir kısmı da anlatılan olay ve uygulamalardan dolayı birkaç ay önce kurtarıcı sandığı İttihadçılar topluluğundan yüz çevirdiği için birkaç askerle başlayan ihtilâl başkentte ve memleketin birçok yerlerinde desteklenip korunmuş veya en azından hoşgörüyle karşılanmıştır.

Müsebbiplere gelince: Tabiatıyla vicdan ve insaf sahibi bir kimse, elinde kesin delil bulunmadan zamanın önemli devlet adamlarını itham etmek ve tarih önünde adını kötüye çıkarmak istemez. Aslında gazeteleriyle ve nutuklarıyla propaganda yapanlar bilinmekle birlikte müsebbip tabiriyle anlatmak istediğim, ihtilâli el altından hazırlayanlar ve yapanlardır. İşte bunlar için kesin bir hüküm vermekte son derece ihtiyat göstermeyi vicdanî bir mecburiyet saydım. Bu mesele hakkında teşkil edilen Divan-ı Harblerden birincisi, yüklendiği kılı kırk yarmada ve kararsızlıkta aşırılığı dolayısıyla işin içinden çıkıp bu konuda bir karara ve kesin sonuca ulaşamamış; diğeri ise hakikati aydınlatmaktan çok, korkutma ve tehdit düşüncesine ve şahsî duygulara kapılarak ikinci, üçüncü derecedeki kimseleri çeşitli biçimlerde şiddetle cezalandırıp yok ettiğinden ve Sultan Hamid’in eski devlet adamlarını eski hesap ve kinlere dayanarak tutuklamaya ve sürmeye önem vermiş olduğundan, mesele yine hiç olmazsa cemiyetin yabancısı olmayan bizim gibilerin gözünde açıklığa kavuşamamış olmakla bu hususta şüphelerden ve olayların akışına göre yapılan akıl yürütme ve tahminlerden ileri gidilememiştir.

Kâmil ve Nâzım Paşa isimlerinin bu faciada önemli roller oynadığında şüphe olmamakla beraber, elde kendilerinin bilfiil meseleyi idâre etmiş olduklarına hükmettirecek açık bir delilde yoktur. Bununla birlikte mensuplarının hiç olmazsa kışkırtmalarda ve efkâr-ı umûmiyeyi yöneticiler aleyhine harekete geçirmede ve bazı birbirine bağlı tertiplerin içinde olan, hele Kâmil Paşa-zâde Said Paşa’nın daha fazlaca âmil ve faal olduğu söylentiler arasındadır.

Nâzım Paşa, Harbiye Nezâretinden ayrılmasından sonra, eski Stokholm elçisi Şerif Paşa’nın geçici olarak kendisine terk ettiği konağında oturmaktaydı. Şerif Paşa da mühim siyasi veya askeri hizmetlere talip olduğu hâlde, cemiyetçe istek ve arzusu desteklenip yerine getirilmediğinden gücenmiş ve verdiği bazı ziyafetlerin işaret edeceği üzere Sabahaddin Bey’in düşüncelerine eğilimli gibi bulmaktaydı. İşte bu noktada toplantılar yapılmaktaysa da, olaydan birkaç gün önce Nâzım Paşa evini Büyük ada’ya taşımıştı. Bu taşıma keyfiyetinin leh veya aleyhte tefsiri okuyucunun düşünme tarzına ve vesvese rütbesine bağlı bir meslektir.

Mebuslardan Avlonyalı İsmail Kemal Bey’in (eski Sadr-ı âzam Avlonyalı Ferid Paşa’nın amcası) yabancı sefaretleriyle de münasebete bulunarak bu meselede büyük rol oynadığına dair sonraları bir hayli dedikodu olmuşsa da, İsmail Kamil Bey’in yaradılışı kavgacı, çıkarcı ve muhalif zümreye mensup olmakla birlikte gizli tertiplerde dahline ve tesirine dair kesin bir hüküm ve fikir verecek deliller bulunmamaktadır.
Bu meselede en büyük amil ve müessirin para olduğunda şüphe yoktur. Eğer Osmanlılar vatana ilişkin ihtilâf ve mücadelelerde başkalarının parasından yararlanmaya kadar düşüp alçalırlarsa zahmet çekmeyecekleri tabiidir. Yeni duyduğum bir söylentiye göre, Ernest Camille’in o tarihlerde açmış olduğu Türkiye Milli Bankasından ürken Osmanlı Bankasıyla, imtiyazını kaybetmek telâşında olan Reji’nin ve muhâliflere temâyülü çok açık olan Patrikhânenin bu konuda yardımı geçmişmiş. Bunun doğru olup olmadığının sorumluluğu rivayet edene aittir. Bununla birlikte iki mâli kuruluş hakkındaki bağ çok zayıftır. Padişahın kalben ihtilâli arzu etmiş olması pek tabiidir. Fakat bilgi ve müsâadesi ile tertibinde tesir ve yardımının dokunduğu bilinmemektedir. Gerçi Sultan Hamid’in oğullarından adını söylemek istemediğim bir şehzâdenin güyâ olaylardan birkaç önce sarayda bir faaliyet olduğunu ve bir başka kardeşinin gece-gündüz bazı kişiler kabul ederek sürekli çalıştığı yolunda cemiyete haber gönderdiği rivayet ediliyorsa da, benim gözümde bu da gerçekleşmemiştir. Bu ihtilalin düşmanların kahr ve imhâsı ve kendi hesaplarına kurmak ve yenilemek, istibdada bahane bulmak için İttihadçılar tarafından yaptırıldığı yolunda bazı rivayet ve iddialar da eksik değildir. Bu konudaki iddiasını desteklemek için saltanat hanedânına mensup büyük bir zât “Abdülhamid ile İngilizler arasında Bağdat demir yolu ve Irak meselesine dâir bir anlaşma sureti bulunmuş olması, Almanlarla İttihadçılar tarafından ortaya çıkarılmakla, bunun önüne geçmek üzere bu teşebbüste bulunduklarını “delil olarak ileri sürüp ilâve etmiştir.

Fakat hükümetin bilgisi ulaşmadan sarayla yabancı bir devlet arasında kararlaştırılan herhangi bir sözleşmenin resmiyet ve geçerlilik kazanması o hükümetin düşmesine bağlı olduğundan, düşünceme göre bu delil aksi tezi destekler. Gerçekte 31 Mart olayında Almanlar İttihadçıları, İngilizler ise saray tarafını ve irtica yanlılarını tutar gibi görünüyorlardı. Hattâ Selânik’te İngiliz başkonsolosunun oradaki hareketi engellemek ve geciktirmek için nasihatlerde bulunduğu bile rivayet edilmiştir. Şüphesiz İngiltere hükümeti, bir ihtilâli açıktan açığa teşvik ve himâye etmez. Fakat gayrı resmi kimselerin telkinleri veyahut ikinci, üçüncü derecede resmî memurların gelişigüzel bazı ifadeleri, basîret gözü siyasî amaçlar ve çıkara dayalı ihtiraslar dumanıyla kapanmış olan gafillere ötedenberi bir nâs gibi tesir edegelmektedir. Bu olayda İngiltere’nin rolü hakkındaki dedikodunun doğruluk derecesi bilinmemekle birlikte, herhâlde bize karşı izlediği tenkide ve itiraza şayan siyasetin Meşrûtiyetle birlikte milletin Batılı devletlerle ve en çok da İngiltere hakkındaki duyguları fevkalâde dostane idi. Hele Bosna ve Hersek olayından sonra umûmi efkârın İtilaf takımının lehine ve üçlü İttifakın aleyhindeki galeyanı zapt edilmez bir hâle gelmişti. Yazık ki, İngiliz politikacıları, kendilerine şartsız teslimiyet gösteren bazı siyasi devlet adamlarının hatırı için bir milleti feda ettiler. Hâlbuki bu milletin ensesine binmekten vazgeçip kalbini kazanmakla yetinmek daha kolay, daha doğru ve daha yüksek bir siyaset olurdu. Fakat bilinmez ki, İngiltere eski devlet adamlarının yanlışsız ve derin siyasetinden geri mi döndü? Yoksa eski geniş görüşlü devlet adamları azaldığından bize – Alman elçisi Baron Mareşal von Biberstein gibi eski bir kurda karşılıkikinci derecedeki adamlarını gönderip bunları –vaktiyle bizde divan efendilerine emanet olunan bilgisiz valiler gibi- doğu konusunda mütehassıs kabul edilen tercümanlara mı tevdi ve emânet etmek istedi? Herhalde şurası kesindir ki, bu tarihlerde İngiltere bize karşı dar bir görüş alanı ve kısa bir düşünce ürünü olan eğri bir siyaset izledi. Bu hâtâdan doğan sıkıntıların büyük kısmını şüphesiz biz çektik. Fakat herhâlde İngiltere ve bütün medeniyet dünyasına da bir zarar payı düşmüştür. (Sayfa: 60-76)

Ahmed İzzet Paşa hatıratında, İttihad ve Terakki inkılâbını yapanların iki sınıftan müteşekkil olduğu kanaatindedir. Bunlardan birinci sınıfı teşkil edenler iyi niyetli, hamiyetli, fedakâr ve vatanperver oldukları halde, bir de bu birinci sınıfı oluşturan icra adamlarının akıl hocaları, müdürleri, yol göstericileri olan ikici bir sınıf vardır. Paşa’ya göre, Paris ve Selanik çevrelerinde yetişen bu sınıf mensupları, Fransa büyük ihtilaline, onun idarecilerine, bunların her türlü eylemlerine tutku derecesinde bağlı olup, bu büyük tarihi trajediyi aynen taklide ve bütün evreleri ile uygulamaya arzulu olup masonluk ideallerine bağlı olan bir çevredir.

Hatıratında Ahmed İzzet Paşa, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin bu sınıflı yapısını aşağıdaki cümlelerle özetler.

“İfadelerim özetlenecek olursa, önce İttihat ve Terakki’nin bazı aşırı ileri gelenleri ile, özellikle onun sırtından geçinenlerin, eskiler hakkında tamamen şuursuz ve haksız bir şekilde uygulamak istedikleri şiddet, gösterdikleri kibir ve azamet yüzünden birçok gönül kırıcı ve en kötüsü küçüğün büyüğü, astın üstü küçük görmesine sebep olan bu taşkınlıklar, devlet yönetiminde, özellikle askerlikte temel şart olan itaat ile karşılıklı zincirleme saygıyı yok etti. İkinci olarak, vatan bünyesinde fazla ve abartmalı bir kuvvet hayal edilerek içeriye karşı gösterilen şiddet ve hakaretin aynısı dışarıya karşı da gösterilmeye kalkışıldığından, Meşrutiyetin ilânı dolayısıyla bütün dünyada lehimize meydana gelen saygı ve dostluk birkaç ay içinde düşmanlığa dönüşmekle, bu durum topraklarımızda gözü olan bitişik veya kapı aşırı komşu devletlere saldırı için fırsat ve cesaret verdi. Üçüncü olarak, ülkeye sokulan dinsizlik akımları, bir taraftan halkın çoğunluğunu başlangıçta katışıksız kurtuluş olarak düşünülen inkılâptan nefret ettirdi, diğer taraftan milletin, ordunun manevi gücünü zayıflattı. Dördüncü olarak, Müslüman unsurlar arasına içten ve dıştan sokulan zıtlığın, düşünce ayrılığının etkili yöntemlerle kaldırılıp yok edilmesine çalışılacağı yerde, aksine birtakım yanlış teoriler ve kaba davranışlarla, bilerek bilmeyerek karşılıklı nefretin körüklenmesine gidildi. İşte İttihad ve Terakki’nin ortaya çıkmasıyla birlikte, özel bir meslek halinde tezahür eden bu dört hata ile, bir taraftan dışarının aleyhimize düşmanlığı körüklenir ve düşmanlara saldırı fırsatları hazırlanır, yani koşar adımla savaşa doğru yürürken, diğer taraftan da insan topluluğu için en büyük kuvvetlerden olan dini inanç, milli birlik ve hattâ bazı amansız muameleler yüzünden vatan sevgisi gibi yüksek duygular ve mukaddes bağlar kesilip yok edilmekle devlet manen ve maddeten zaafa düşürüldü. Böyle bir başlangıcın sonucu ve bitişi hayra ulaşamaz.

İttihad ve Terakki’nin ikinci sınıfa mensup yol göstericileri arasına, yukarıda anlattığım gizli güç temsilcilerinin resmen ve açıkca olmasa bile, el altından katılmış olmalarını ihtimal dışı görmeye yer yoktur. Bu gibi kurtlar, siyasi ufukların bulanmasından yararlanmakta kusur etmezler. Zaten cemiyetin akıl kethüdaları arasında yabancı devletlere tabi ve tutkun, yabancı mason maşrık-ı azamlarına bağlı adamlar bulunduğu, gizli kapalı bir mesele değildir. Bu gibi genel ve özel merkezlerde görüş ve söz sahibi olunca da cemiyeti ve tabiî olarak da hükümeti, mensup oldukları devletin, cemiyetlerin diledikleri yollara götürmeye çalışacakları doğal işlerdendir. Masonluğun milletler arası olduğu hakkındaki rivayete rağmen, locaların mensup oldukları ırk ve devlet menfaatlerine hizmet ettikleri birçok büyük olaylar dolayısıyla ortaya çıkmış bir gerçektir. Bunu kimsenin garip bulmaya, hattâ ayıplanmaya da hakkı yoktur. “Milletim beşer, vatanım arz” teorisinin geçekleşmesine daha çok zaman vardır. İşte bu türlü kimselerin aldatmalarından kaçınmak, devlet adamlarımız için bir borçken, bunda da hata edilmiştir.” (Sayfa: 307-308)

*Bu makale, Söz ve Adalet Dergisi’nin 4’üncü sayısında (Nisan 2008) yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar