Okuma Süresi: 11 dakika

Bu 24 Temmuz, Lozan Anlaşması’nın imzalanmasının 100’üncü yıldönümüydü. Her yıl olduğu gibi bu yılda üzerine yazılar yazıldı, konuşmalar yapıldı. Çokça Lozan’ın Cumhuriyetin tapusu olduğu, değiştirilemeyeceği, ebediyen devam edeceği dile getirildi. Kutsal bir metin haline getirilen Lozan Anlaşması’nı eleştirenler, antlaşmanın konjonktürün bir dayatması olduğunu söyleyip küresel şartların değişmesi ile revize edilebileceğini ifade edenler cahillikle, zırvalamakla suçlandı.

Tabii ki, Lozan’ın ebediyete kadar devam edeceğini savunan tarihçiler, tarih boyunca hiçbir anlaşmanın böyle bir şansa sahip olmadığını bilmiyor değillerdi. Nedense, Lozan söz konusu olduğunda bilimsellik değil kör bir doğmatizm devreye giriyor, antlaşmayı kutsayan elitler dayatmayı sürekli kılma namına, devletimize zor zamanlarında bunu imzalatanlar tarafında saf tutuyorlardı. Üstelik bunu ulusalcılık, milliyetçilik kisvesi altında yapıyorlardı.

1. Dünya Savaşı sona erdikten sonra başlayan barış görüşmelerinde ortaya konulan muhtelif belgelerde yer alan hudutlar, vatan topraklarını işgal eden düşmanların Osmanlı Devleti’ni yok etme hıncını buna karşı vatanı elde tutmaya çalışanların irade ve çabasını göstermektedir.

Aşağıda bahsedeceğimiz üzere bu belgeler; Paris Konferansına sunulan 23 Haziran tarihli Osmanlı Muhtırası, Misâk-ı Millî Beyannâmesi, Sevr Antlaşması ve Lozan Antlaşması’dır. Sevr ve Lozan Antlaşmaları İtilaf Devletlerinin barış antlaşması adı altında devletimizi parçalamak maksatlı dayattıkları antlaşmalar iken Osmanlı Muhtırası ve Misâk-ı Millî Beyannâmesi devletin düşmana karşı ilan ettiği vatan hudutlarıdır.

Elde edilen başarının ölçüsü, ilan edilen bu hudutları korumadaki başarı ile ölçülmelidir. Yoksa düşman tarafından hazırlanan ve imzalattırılan belgelerin birbirine nazaran daha az zararlı olmasıyla değil.

Yazımızda, Paris Konferansı’ndan Lozan Antlaşması’na kadar geçen sürede vatan topraklarını parçalama gayretlerinden ve buna karşı elde tutma çabalarından söz edeceğiz.

Paris Konferansı süreci

Bilindiği üzere, 1. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu İttifak Devletlerinin mağlubiyeti ile sonuçlanmış, mağlup devletlerin 1918 yılı içinde galip devletlerle (İtilâf Devletleri) imzaladıkları mütârekeler (silah bırakma) ile savaş sona erdirilmişti. Bizimle de 30 Ekim 1918 tarihli Mondoros Mütârekesi yapılmıştı.

Her mütârekenin bir barış antlaşmasına bağlanması prensiptir. Nitekim, 18 Ocak 1919’da başlatılan Paris Konferansı, galip ve mağlup devletler arasında barış müzâkelerinin yapıldığı yer oldu. Konferansa, İttifak devletlerine karşı savaşmış veya savaş ilân etmiş 32 devlet katıldı. 14 maddelik Wilson prensipleri çerçevesinde cereyan eden müzâkereler sonucunda galip İtilâf Devletleri, Almanya ile 28 Haziran 1919’da Versailles, Avusturya ile Eylül 1919’da Saint Germain, Bulgaristan ile 27 Kasım 1919’da Neuilly ve Macaristan ile 4 Haziran 1920’da Trianon barış anlaşması imzaladılar.

Defalarca müracaat etmesine rağmen Osmanlı Devleti Paris Barış Konferansı’na davet edilmedi, dışarıda tutulmaya çalışıldı.

23 Haziran tarihli Osmanlı Muhtırası

Osmanlı Devleti, İzmir’in 15 Mayıs’ta Yunanlılara işgal ettirilmesinin ardından 30 Mayıs 1919’da Konferansa davet edildi. Meclis-i Vükelâca (günümüzde Bakanlar Kurulu) görevlendirilen Damat Ferit Paşa başkanlığındaki diplomatik heyet 23 Haziran 1919 günü, “Müdâfa’a-nâme” adını alan resmi bir muhtırayı Konferansa sundu. Bu muhtıra, Osmanlı Devleti’nin Türk barışıyla ilgili olarak resmî görüşlerini yansıtan bir muhtıra olup hükûmet tarafından oluşturulmuş bir komisyon tarafından hazırlanmıştı. En önemlisi Meclis-i Vükelâ tarafından kabul edilmişti.[1] (Muhtıranın orijinal metni için dipnotta yer alan makalenin yayımlandığı derginin 200-205 sayfalarına bakılabilir)

Konferans Başkanlığı’na teslim edilen muhtıra özetle şöyleydi:

-Edirne ve Türklerin çoğunlukta olduğu Batı Trakya 1878 Berlin Antlaşmasında belirlenen sınırla Türklere kalacaktı.

-Anadolu’da Türk sınırları doğuda savaş öncesinde olduğu gibi kalacak, Musul ve Diyarbakır ile Halep’in bir kısmı Türk sınırları içinde yer alacaktı.

-Sahile Yakın Adalar, tarihsel olarak Osmanlı Devleti’ne aitti ve geniş özerklik verilerek Osmanlı Devleti’nde kalacaktı.

-Erivan’da bir Ermenistan Cumhuriyeti kurulursa sınır hattı için referandum yapılması kabul ediliyordu, Osmanlı Devleti topraklarında kalan Ermenilere kültürel ve ekonomik haklar verecekti.

-Arabistan, Suriye, Hicaz, Yemen, Irak ve Osmanlı parçası olan diğer yerler Sultan’a bağlı olarak idari özerklikle yönetilecek ve Sultan’ın sınırlı sayıda temsilcisi ve muhafızı Mekke, Medine ve Kudüs’te bulunacaktı.

-Mısır ve Kıbrıs konularında İngiltere ile müzâkere yapılacak ve çözüm yolu bulunacaktı. Antlaşma imzalanınca işgal askerleri Osmanlı topraklarından çekilecekti. Osmanlı halkı birlik ve bağımsızlıktan yanaydı.

Muhtıra, 1.Dünya Savaşı başlamadan önceki sınırları esas alıyor ve işgale uğrayan vatan topraklarının kopartılmasını kabul etmiyordu. Verilen muhtıra İtilâf Devletlerini çileden çıkarttı. 25 Haziran’da karşı bir muhtıra yayınlayarak Osmanlı Devleti’nin kaderini belirleme yetkisinin İtilâf Devletleri’ne ait olduğunu belirttiler ve Türklere hakaret ettiler. 23 Haziran Muhtırası Paris Konferansı’nda kabul edilmedi ama devletin tabii sınırlarına dair tarihe not düşülmüş oldu.

Misâk-ı Millî Beyânnâmesi

23 Haziran 1919 tarihli Muhtıra, 28 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından kabul edilen Misâk-ı Millî Beyânnâmesi’ne kaynak teşkil etti.

Misâk-ı Millî Beyânnâmesi[2] ile devlet sınırları şöyle tayin edilmişti:

Osmanlı Devleti’nin yalnız Arap çoğunluğunun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütârekesi’nin imzalanması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının mukadderatı, ahalisinin serbestçe vereceği oylara göre belirleneceğinden adı geçen mütâreke hattının içinde ve dışında dinen, ırken, emelen birleşmiş ve birbirlerine karşılıklı sevgi ve fedakarlık hisleriyle dolu örfi ve içtimai haklarıyla mahalli şartlara tamamen riayetkar Osmanlı-İslam çoğunluğuyla meskun bulunan kısımların tamamı hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple ayrılma kabul etmez bir bütündür.

Ahalisi ilk serbest kaldıkları zamanda halkın oylarıyla anavatana katılmış olan elviye-i selase (Kars, Ardahan, Batum) için gerekirse tekrar serbestçe halkın oylarına başvurulmasını kabul ederiz.

Türkiye barışına bağlanan Batı Trakya’nın hukuki durumunun tespiti de orada yaşayanların serbestçe beyan edecekleri oylara bağlı kalarak yapılmalıdır.

İslam Halifeliğinin, Osmanlı saltanat ve hükûmetinin merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara denizinin güvenliği her türlü tehlikeden korunmuş olmalıdır. Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz Boğazları’nın dünya ticaret ve taşımacılığına açık kalması hakkında bizimle diğer ilgili bütün devletlerin ortaklaşa verecekleri karar geçerlidir.

İtilaf Devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılmış olan antlaşma hükümleri çerçevesinde azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman ahalinin aynı haklardan faydalanmaları şartıyla tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.

Milli ve iktisadi gelişmelerimizin imkan dairesine girmesi ve daha modern bir idareye kavuşmamız için her devlet gibi bizim de gelişme araçlarımızın temininde tam bağımsızlığa ve serbestliğe sahip olmamız, hayat ve bekamızın esas temelidir. Bu sebeple siyasi, adli, mali ve diğer gelişmemizi engelleyici kayıtlara karşıyız. Tahakkuk edecek borçlarımızın ödenme şartları bu esaslara aykırı olmayacaktır.

Osmanlı Muhtırasında referans noktası 1. Dünya Savaşı öncesi sınırlarımız iken, Mîsâk-ı Millî’nin referans noktası 30 Ekim 1918 tarihinde ateşkes imzalandığında fiilen sahip bulunduğumuz huduttu. Çizilen Mîsâk-ı Millî haritasında, İskenderiye-Port Said hizasına kadar olan bugünkü Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak toprakları ile Adalar, Kıbrıs ve Batum devletin sınırları içinde yer alıyordu.

İtilâf devletleri 16 Mart’ta İstanbul’u resmen işgal edip Meclis-i Mebusan’ı basarak ileri gelen mebusları ve aydınları tutuklayıp Malta’ya sürdüler. Mebuslardan Ankara’ya gelenlerle 23 Nisan 1920’de yeni bir Milli Meclis teşkil edildi. 18 Haziran 1920 tarihinde Ankara hükûmeti, dış politikada Misâk-ı Millî’ye bağlı kalınacağını tüm dünyaya ilan etti.

Sevr Antlaşması

18-26 Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda, İtilâf devletleri temsilcileri aralarında Osmanlı topraklarının paylaşılması görüşmelerini gerçekleştirdiler ve Osmanlı Devleti ile yapılacak Sevr Antlaşması’nın taslağını hazırladılar. 22 Nisan’da Osmanlı hükûmeti, Paris’in Sevr banliyösünde düzenlenecek barış konferansına davet edildi. Sultan Vahdettin, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın başkanlığında bir heyeti Paris’e gönderdi. Ertesi günü, 30 Nisan’da Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul’dan ayrı bir hükûmetin kurulduğunu bildirdi.

Sevr Antlaşması’nın ağır şartlarını gören Ahmet Tevfik Paşa görüşmelerden çekildi. İstanbul hükümeti uzun bir süre Sevr Antlaşması’nı imzalamayı reddetti. Ancak, İtilaf devletleri Türk tarafını tazyik altına almak için İzmir’de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine (Balıkesir, Bursa, Uşak) sürdü, Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Düşman İstanbul’a doğru ilerlemeye başlayınca antlaşma 22 Temmuz 1920’de Saltanat Şurası’nda kabul edildi. 10 Ağustos 1920 Salı günü İtilâf Devletleri ve Osmanlı Devleti temsilcileri tarafından imzalandı.

433 maddelik Sevr Antlaşmasıyla[3] Osmanlı Devleti toprağı olarak (İstanbul Türklere bırakılmak şartıyla) sadece Orta Anadolu’da küçük bir toprak bırakılmıştı. Anadolu’nun doğusunda iki devlet (Kürdistan ve Ermenistan) kurulması planlanmış, İstanbul hariç Doğu Trakya’nın Yunanistan’a verilmesi, İzmir’in Türkiye’ye bırakılması fakat 5 yıl süreyle egemenlik haklarının Yunanistan’ın atadığı bir vali tarafından yönetilmesi ve bu sürenin sonunda plebisit yapılması Osmanlı toprağı olan Arabistan ve Irak’ın İngiltere’ye Urfa, Antep, Mardin ve Suriye’nin Fransızlara verilmesi, Adana’dan Kayseri’ye kadar uzanan çizginin güneyinde kalan toprakların İtalyanların kontrolüne bırakılması kararlaştırılmıştı. Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon illerinin bulunduğu alanda, bir Ermenistan Devleti kurulacak, sınırlarının tayini Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın hakemliğine bırakılacak, Oniki Ada İtalyanlara, Akdeniz’deki diğer adalarda da Yunanlılara terk edilecekti. Boğazların yönetimi için komisyonunun kurulması, kapitülasyonların devam etmesi de hükümler arasındaydı.

Ancak imzalanan antlaşma, tatile sokulan Meclis tarafından onaylanmadığı için geçerlilik kazanamadı. 19 Ağustos 1920’de Ankara’da toplanan Milli Meclis Sevr antlaşmasını kabul etmediği gibi antlaşmayı imzalayanlar ve onaylayanları vatan haini ilan etti. Böylece antlaşma ölü doğmuş oldu.

Öte yandan, 7 Kasım 1920’de Türk ordusu karşısında yenilen Ermeniler barış istedi. Sevr antlaşması gereği hakem sıfatı ile ABD başkanı Wilson Ermeni sınırını çizdi. 2 Aralık 1920’de Ermeniler imzaladıkları Gümrü Antlaşması ile Batum, Sarıkamış, Kars, Ağrı, Erzurum, Artvin, Oltu ve çevresini Türkiye’ye bıraktı.

Yunan seçimlerinde Venizelos’un devrilmesi ve Kral Konstantin’in seçimi kazanması üzerine İtalya ve Fransa, 21 Şubat 1921’de başlayan Londra Konferansı’nda Sevr’in gözden geçirilmesini, Yunanistan’ın İzmir’den ve Doğu Trakya’dan çekilmesini talep ettiler ve Yunanistan’a karşı Türkleri desteklediler. İngiltere ise bu ani değişiklik üzerine daha çok tarafsız görünmeye çalışırken, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon İngiltere’nin herhangi bir sorumluluk almayacağı şekilde Yunanistan’ın mağlup olmasını sağlayacak bir politika takip etmesini istedi. Hava Türkiye lehine değişmeye başlamıştı.

Lozan Antlaşması

İtilâf Devletleri ve Türkiye Devleti temsilcileri tarafından İmzalanan Lozan Antlaşmasının düşmanlara karşı elde edilmiş bir zafer mi, yoksa bir mecburiyet mi olduğunun tespiti o zaman olduğu gibi bugün de çok önemlidir. Burada neyi kazandığımızın izahı, ölü doğmuş bulunan Sevr Antlaşması gündeme getirilerek cevaplanmakta, konu “elimizde kalanın kıymetini bilelim” ucuzluğuna irca edilmektedir.

Halbuki, TBMM’nin 21 Mart 1337 (1921) tarihli gizli oturumunda söz alan Mustafa Kemal Paşa “TBMM Hükûmeti bu günkü şeraite (şartlara) göre Misak-ı Millî’ye muhalif bir sulhe vaz’-ı imza edemez (imza koyamaz). Bunda mahzurlar vardı. Çünkü böyle ufak bir mesele için değil; istiklalimizi temin ve müdafaa için Londra’ya giden murahhaslarımızın elindeki düstur da Misak-ı Millî’dir. Bundan sarfınazar edemeyiz dedik. Onlar da bütün cihana karşı bunu müdafaa edeceklerdir…” konuşmasıyla barış görüşmelerinde yol haritasının Misâk-ı Millî olduğunu ilan etmişti.

Konuya tekrara dönersek; henüz Lozan görüşmeleri başlamadan önce, Batum 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması ile Gürcistan’a, 20 Ekim’de imzalanan Ankara İtilâfnâmesi’yle Suriye ve Lübnan Fransa’ya terk edildi. Misâk-ı Millî’ye aykırı şekilde acele yapılan bu antlaşmalar öncelikle uluslararası camiada Ankara hükumetinin meşruiyetini tanıtmayı hedefliyordu.

Batı Cephesinde Yunan işgaline karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nda, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Yunan ordusunun kesin bir yenilgiye uğratılmasının akabinde 11 Ekim 1922’de Türkiye ile 3 İtilaf Devleti İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Mudanya Mütârekesi imzalandı.

Mütârekeden sonra 20 Kasım 1922’de, İsviçre’nin Lozan kentinde toplanacak olan barış konferansına Ankara Hükûmeti İstanbul Hükûmeti ile birlikte davet edildi. Ankara’daki Meclis 1 Kasım 1922 tarihli oturumunda saltanatı kaldırma kararı aldı. Türkiye’yi temsile tek yetkili hale gelen Ankara hükûmeti Lozan müzâkerelerine İsmet İnönü başkanlığındaki heyetle katıldı. Ankara Hükûmetinin görevlendirdiği heyetin yol haritası Misâk-ı Millî’yi gerçekleştirmekti.

Heyetin başkanı İsmet İnönü, bu çapta bir uluslararası diplomatik müzâkereyi yürütecek bilgi ve kapasiteye sahip değildi. Heyetin başına seçilme nedeni, kendi ifadesi ile Mustafa Kemal’e olan sadakati idi. Üstelik heyetin Ankara ile istişâre telgraflarının İngiliz istihbaratının eline geçiyor olması hep aleyhe işledi.

20 Kasım 1922’de başlayan müzâkereler sırasında Misâk-ı Millî’den tavizler vermeleri sebebiyle Lozan’daki Türk delegasyonuna karşı Meclis’te muhalefet oluştu. Bunun önüne geçmek için Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na bir ek yapılarak Meclis ve Hükûmeti eleştirmek ihanet sayıldı. Lozan delegasyonunu Misak-ı Millî’ye ihanet etmekle suçlayan Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in Mart 1923’te öldürülmesi muhalif mebusları ürküttü ve susturdu.

Neticede, 8 ay süren görüşmelerden sonra 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması taraflarca imzalandı. Bakanlar Kurulu’nun İsmet İnönü’ye imza yetkisi vermemesi sebebiyle Mustafa Kemal Meclis Başkanı ve Başkumandan sıfatıyla kendisini yetkilendirdi.

Misâk-ı Millî’yi gerçekleştirmek için gidilen barış toplantısında Musul, Kerkük, Süleymaniye, Halep, Hatay, Batı Trakya, On İki Ada Türkiye Devleti sınırları dışında bırakıldı. Türkiye, boğazları kontrol eden uluslararası heyete başkanlık etmeye başladı ancak gene de boğazlar üzerinde asker bulundurma hakkı elde edemedi. Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesi ile Türkiye, bu antlaşmada belirlenen sınırları dışındaki topraklar üzerinde sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçti. Kapitülasyonların kaldırılması heyetin belki tek başarısı idi.

Birinci Meclis’in Lozan Antlaşmasını onaylamayacağı açıkça belli oluyordu. Meclis fesh edildi ve 1 Nisan 1923 tarihinde seçim kararı alındı. Muhaliflerin ekseriyetinin Meclis dışında bırakıldığı 28 Haziran 1923 tarihli seçimde teşekkül eden Meclis, 23 Ağustos 1923’te Lozan Antlaşması’nı[iv] onayladı. Antlaşmanın onaylanmasından sonra İngilizler birliklerini İstanbul’dan çektiler (2 Ekim). Takiben 13 Ekim 1923’te Ankara Türkiye’nin başşehri yapıldı, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edildi. Lozan aleyhinde konuşmaktan, yazmaktan herkes men edildi. 3 Mart 1924’te Hilâfet kaldırıldı ve Osmanlı hânedanı mensuplarının tamamı yurt dışına çıkarıldı.

İngiltere, antlaşmayı en son onaylayan ülke oldu. Musul meselesinin Cemiyet-i Akvam’a havale edildiği güne kadar bekleyip aynı gün, 6 Ağustos 1924’de antlaşmayı onayladı.

Diğer mağlup devletler ile yaklaşık bir yıl içinde barış anlaşması yapıldığı halde Türk devleti 6 yıl bekletildi. Elbette bu bekletilmenin bir sebebi olmalıydı.

1919’da Lord Curzon’un Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği çok özel mesaj

Türkiye ile bir barış antlaşması yapmak için neden 6 yıl beklendiğinin cevabını 1919’dan 1924’e kadar İngiltere’de Dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanlığı yapmış olan Lord Curzon’un Mustafa Kemal’e gönderdiği mesajda buluyoruz.[5]

Türkiye’nin Mondoros Mütarekesi şartlarına uyması konusunda resmi askeri görevli olan Yarbay Rawlinson, 20 Ekim 1919’da Londra’dan ayrılmadan önce Lord Curzon tarafından Mustafa Kemal’le gayri resmi ve devleti bağlamayan bir karakterde görüşmeler sağlamakla görevlendirilir.

Rawlinson Londra’dan ayrılmadan önce yaptığı görüşmede Lord Curzon, eğer mümkünse bir daha Mustafa Kemal’i görmesi, hangi şartlarda bir barışa razı olduklarını, Erzurum Kongre Beyannamesi’nde belirtilen şartlardan başka şartlarla bir barışı kabul etmeye hazır olup olmadıkları konusunda bilgi alması talimatını verir. (Rawlinson, A., Adventures ın the Near East (1918-1922), Andrew Melrose Ltd., London&New; York, 1924, s. 251-252.)

1919 Aralık ayında Erzurum’a dönen Rawlinson Kazım Karabekir’le yaptığı görüşmede Lord Curzon’un İngiltere Hükûmeti adına Mustafa Kemal’e gönderdiği mesajını iletir.

Kazım Karabekir, “Zata mahsustur. Erzurum: 29/12/1335. M. Kemâl Paşa Hazretlerine. Pek ziyade mahrem tutulması rica olunur” başlıklı şifreli bir telgrafnâme ile bu görüşmeyi Mustafa Kemâl Paşa’ya bildirir. [Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1960.s.414-417.]

Uzun geçen görüşme şöyle özetlenebilir. Lord Curzon mesajında; Türkiye’de kuvvetli bir hükumet göremedikleri için bir barış anlaşmasının henüz yapılamadığını, halihazırdaki İstanbul hükumetinin bu güçte olmadığını, milletin itimadına mazhar olarak M.Kemâl Paşa’yı gördüklerini ve Sulh Konferansı’na Mustafa Kemal’in katılmasını lüzumlu gördüklerini bildirir.

Curzon mesajında; İngiltere’de pek kuvvetli partilerin Türkiye’nin varlığının korunmasına ve bağımsızlığının sağlanmasına kuvvetle taraftar olduklarını, Asya’daki İngiliz sömürgelerinin huzurunun ancak bu bağımsızlığın sağlanmasıyla mümkün olacağına inandıklarını, İngiliz hükümetinin de bunu kabul ettiğini, diğer devletlerin Türkiye’yi taksim etmesi arzusuna İngiltere’nin müsaade etmeyeceğini, İngiliz kamuoyunun artık Yunanlılar aleyhine döndüğünü ve Yunanlıları İzmir’den çıkaracaklarını, Ermenilerin Anadolu topraklarında bir hükumet kurmalarının mümkün olmadığını belirtmiş ve İngiltere’nin Türkiye’nin varlığının korunmasına, bağımsızlığının teminine ve ekonomik gelişmesine çalışacağını taahhüt etmiştir.

Ancak Lord Curzon mesajında, birçok fedakârlığa katlandıktan sonra, Türkiye’nin yine bir gün İngiltere’nin düşmanları tarafına geçivermesinden endişe duyduklarını ifade ederek, bu endişe dolayısıyla İngiltere’nin Türkiye içerisinde hakiki İngiliz dostu olacak kişilerle anlaşmak istediğini, bunların da tabii Türk milletine nüfuzu olan şahıslar olması gerektiğini, sözüne sadık ve millet namına yapılacak iyiliğe mukabil vakti fırsatta İngiliz aleyhtarlığı yapmayacak kimselerden “teminat” almak istediklerini belirtmiştir.

Lord Curzon, Rawlinson aracılığıyla anlaşmayı umduğu Mustafa Kemal’in hilâfetle hükümdarlığı ayırma, cumhuriyete geçme ve merkezi hükümetin İstanbul’dan başka mahalle nakli hususundaki görüşlerini de merak etmektedir. Ona göre, Rumeli’den çekilen Türkiye artık bir Asya hükümeti olduğundan Anadolu’nun İstanbul’dan idaresi ve ilerletilmesi mümkün değildir. Payitahtın İstanbul’dan Anadolu’ya nakli gereklidir.

Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir’in 29 Aralık 1919 tarihli telgrafına 8 Ocak 1920 tarihli bir şifre ile cevap verir. Bu telgrafta, Rawlinson hükûmeti adına görüşme yapmaya selâhiyattar ise Ankara’ya gelmek üzere davet edilir. [Karabekir, Kazım, a.g.e., s.417-418]

Ancak, hükûmeti tarafından gayri resmi temaslarda bulunmak üzere görevlendirilen Rawlinson’un hükûmeti adına görüşme yapmaya selâhiyattar bulunmaması dolayısıyla, Mustafa Kemal ile beklenen görüşmesi gerçekleşmez.

İlerleyen zamanda Lord Curzon’un Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mesajda neyi istemişse gerçekleştiği görülür. 1 Kasım 1922’de Hilâfetle Saltanat ayrılır, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir, 13 Ekim 1923’te başkent İstanbul’dan Anadolu’ya nakledilir, 3 Mart 1924’te Hilafet ilga edilir. Bütün istekleri yerine gelen İngiltere 6 Mart’ta Lozan Antlaşması’nı onaylar.

Bu da gösteriyor ki, İngiltere hükûmeti adına görüşme yapmaya selâhiyattar birisi görevlendirilmiş ve arka kapı diplomasisi çalışmış.

Lozan anlaşmasında gizli maddeler var mıdır?

Lord Curzon, Lozan görüşmelerinin 20 Kasım 1922 ile 4 Şubat 1923 arasındaki birinci bölümünde İngiltere’yi bizzat temsil etmiş ve yönetmişti. Türk delegasyon başkanı İsmet İnönü ise Mustafa Kemal Paşa’ya sadık, onun bizzat yetkilendirdiği diplomat olarak biliniyordu.

1919’da Mustafa Kemal Paşa ile arka kapı görüşmeleri isteyen Curzon ta o zamandan İngiltere’nin Türkiye’nin varlığının korunmasına, bağımsızlığının teminine ve ekonomik gelişmesine çalışacağını taahhüt etmişti. 8 aylık müzakereler sonrasında İtilaf devletleri neyi istedilerse aldılar. Bizim elimizde bir tek kapitülasyonları kaldırttık avuntusu kadı.

Lord Curzon’un gönderdiği mesajda yer alan istekleri tek tek yerine getirildiğine göre İngiltere’ye dost olmak ve aleyhtarlık yapmamak üzere teminat verildiği tartışmasızdır. Bu anlatılanlar bile Lozan görüşmelerinin şeffaf geçmediğini, imzalanan antlaşmanın dışında başka taahhütlerin de mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş senedi diye adlandırılan Lozan Antlaşmasının kamuoyuna açıklanmamış maddelerinin olup olmadığını önümüzdeki süreç gösterecektir.

Ancak, TC kuruluş senedi denilen ve o şekilde sunulup takdim edilen bir anlaşmadan çok kısa bir süre sonra; devletin yapısı, anayasal düzeni, harf inkılabı, hilafetin kaldırılması, hukuk sistemimizin Batılı mevzuatla değiştirilmesi, kılık kıyafet kanunu gibi getirilen batılı sistem dayatmalarına bakıldığında, bu kadar keskin değişim ve dönüşümün kendi irademizle ve içeride hazırlanması mümkün değildir.

Nitekim, yukarıda bahsettiğimiz telgrafnâmenin 3’üncü maddesine Kazım Karabekir Paşa Lord Curzon’un isteklerine ilişkin şahsi görüşünü şöyle ifade etmiştir; “Hilâfetle hükümdarlığın ayrılmayacağını ve cumhuriyet idarenin bizde teessüs edemeyeceğini ve merkezi hükümetin İstanbul’dan başka mahalle nakil edilemeyeceği ve bunların aksinin milletimizce kabili hazıra olamayacağı diğer mülakatlarımda dahi kendilerine iyice anlatacağımı arz eyler takdimi ihtiramât eylerim.” Milli hareketin lider kadrosunda yer alan Kazım Karabekir bile bu değişimlere ihtimal vermiyordu.

Toplumumuzu kökten değiştirmeyi hedef alan devrim kanunlarına neden ihtiyaç duyulduğu, Osmanlı devletini tamamen bertaraf edip, Anadolu’da Batının kimyası ile yeni bir devlet kuruluşunun hangi temele dayandığı hep sorgulanmıştır, sorgulanmaya da devam edecektir. Ta ki bugünkü devlet otoritemiz veya gelecek şartların getireceği tarihsel dönüşüm gerçekleri ortaya koyan belgeleri açıklanana dek.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor. 400 yıldan fazla süren Osmanlı Devleti’nin tüm değerlerini yok edip, Fransız, İngiliz, İtalyan kanunlarına göre bu topraklarda yeni bir devlet oluşturmak, Kurtuluş Savaşı’nda bu toprakları canları pahasına korumak için mücadele eden öncü elit liderlerin planı mıydı yoksa batılı devletlerin sekiz ay boyunca dayatmaları sonucu başardıkları bir sonuç muydu?

Günümüz siyasi hareketlerine bile baktığımızda, sadece bir seçim ortaklığı oluşturmak için yapılan anlaşmalarda bile gizli maddeler var olduğuna göre, Batılıların koca Osmanlı’yı yok etmek, kökünden kazımak maksatlı, yeni küçük ve batı standartlarında bir devlet oluşumu için ilave gizli maddelerin olabileceğini neden düşünmeyelim.

Sonuç

Tarihi süreç göz önüne alındığında, Lozan’ı kutsayan ve dokunulmaz ilan edenlerin pek çoğunun niyetinin parçalanma korkusu olmadığı söylenebilir.

Lozan’ın değiştirilemezliği ile muhafaza edilmeye çalışılan şey Lozan müzakereleri sırasında İngiltere’ye verilen taahhütlerdir. Onların talebine göre yapılan düzen değişikliklerinin koruması, Türk halkının İngiltere aleyhtarlığına dönmemesidir.

Yaklaşık yüzyıldır, ilkokul eğitiminden itibaren tekrarlanan ezberler ve kutsamalar sebebiyle Türk Milleti’nin tarihi hafızası dondurulmuş, ufku daraltılmış, kendi asli coğrafyasına, tarihine ve değerlerine yabancılaştırılmış hatta Osmanlı Devleti’nin parçası olan halklar zihinlerde düşmanlaştırılmıştır.

Artık ezberleri bozma, tarihi yeniden ve düzgün okuma zamanına yaklaşıyoruz.

Dipnotlar

[1] Mustafa BUDAK, I. Dünya Savaşı sonrası yeni uluslararası düzen kurma sürecinde Osmanlı Devleti’nin tavrı
https://www.divandergisi.com/pdf/63.pdf

[2] Misâk-I Millî ve Misâk-I Millî Haritası
https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2022/01/Misak-i-Milli-Uzun-Metin.pdf

[3] Sevr Andlaşması
https://ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/6-Sevr.pdf

[4 Lozan Andlaşması
https://ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/3-Lozan13-357.pdf

[5] Sinan TAVUKCU, İngilizler ve Erzurum Kongresi
https://sinantavukcu.com/2012/10/10/ingilizler-ve-erzurum-kongresi/

  • Bu yazı, 28 Temmuz 2023 tarihinde SDE web sitesinde yayınlanmıştır.
    https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/lozan-antlasmasinin-kutsiyeti-var-mi-kose-yazisi-34576
Kategoriler: Yazılar