Rojava’da ilan edilen geçici Kürt yönetimi ve PYD, son günlerde Türkiye’nin gündemine oturdu. Mesut Barzani’nin Diyarbakır ziyareti bile, ağırlıklı olarak Rojava’da şekillendirilmeye çalışılan yeni bir Kürt stratejisi üzerinden anlaşılmaya çalışıldı. PYD’nin Suriye’de izlediği politikayı ve diğer Kürt grupları ile olan ilişkisini değerlendirmek ve doğru bir zemine oturtmak bakımından, Suriye’deki Kürt siyasi hareketinin geçmişine göz atmakta fayda vardır.

Suriye halkının % 10-15’ine tekabül eden ve yaklaşık 2 milyon civarında olduğu tahmin edilen Kürtlerin Suriye’de siyasi hayata katılmaları 1957 yılında kurulan Suriye Kürt Demokratik Partisi ile başlamıştır. Bugün sayısı 16 civarında olan irili ufaklı Kürt partilerinin hepsi, bu partinin bünyesinden doğmuşlardır.

 

Suriye rejimine karşı pek muhalefeti görülmeyen suskun Kürt halkının yönetime karşı ilk isyan hareketi, 12 Mart 2004’te Kürtlerin yoğun yaşadığı Kamışlı’da, bir futbol maçında Kürtler ile Araplar arasındaki kavga yüzünden çıkmıştır. 2003 yılında Irak Kürtlerinin özerklik kazanmasının da verdiği moralle Kürtlerin bu maç esnasında Saddam karşıtı sloganlar atmasına Araplar tepki göstermiş,  başlayan gerginlik Kürt-Arap çatışmasına dönüşmüştür. Bu kargaşa ortamında güvenlik güçlerinin Kürt kalabalığa ateş açması sonucu ölümler olmuş, hadiseleri protesto eden Kamışlı Kürt halkı devlet araçlarını ve bazı özel araçları ateşe vermiştir. Bu olaylar Haseke, Amûdê, Halep ve Şam’ın Kürt sokaklarına da sirayet etmiştir. Sekiz gün süren çatışma sorucu 33`ü Kürt 40 kişi ölmüş, 400 kişi yaralanmış ve 2000 civarında Kürt tutuklanmıştır.

 

Bunu takip eden yönetim karşıtı gösteriler 2005’te başlamıştır. Suriyeli Kürt dini lider Muhammed Maşuk Haznav’ın Suriye güvenlik güçlerinin gözetimi altındayken ölmesi sebebiyle,  Kamışlı, Amûdê ve Derbasiye’de binlerce kişinin katıldığı gösteriler düzenlenmiştir. Gösterilere engel olmak isteyen polisin ateş açması sonucu, 4 kişi ölmüş ve 30 kişide yaralanmıştır.

 

Ülkenin ikinci büyük etnik topluluğu olan Kürtlerin rejime karşı muhalefete başlaması karşısında Esad rejimi, ilişkileri yumuşatmak için 6 Nisan 2006 da 200 bin Kürt’e ilk defa Suriye vatandaşlığını vermek zorunda kaldı. Ve Kürtlerin bir muhalefet odağı haline gelmemesi için özel gayret sarf etti.

 

Aralık 2009’da, Suriye’de faaliyet gösteren 9 Kürt partisi birleşerek, Kürt Siyasi Kongresi adı altında bir platform oluşturdu. 2011 Nisan’ında,  Kürt Siyasi Kongresi daha da genişletilerek Kürt Siyasi Partileri Milli Konseyi haline dönüştürüldü. Bu Konsey, daha sonra yerini Kürt Ulusal Konseyi (KUK)’ne devretti.

 

Suriye devrimi ve Kürt partilerinin pozisyonu

Esad rejimine karşı muhalefetin başladığı 2011 yılından itibaren Suriyeli Kürt partiler üç yapı altında temsil edildiler.

  • Barzani’nin Kuzey Irak’taki Kürt Demokratik Partisinin bir kolu olarak kabul edilen ve Barzani’nin nüfuzu altında bulundurduğu 15’e yakın parti KUK (Kürt Ulusal Konseyi) şemsiyesi altında bir araya geldi.
  • KCK/PKK çizgisinin Suriye’deki temsilcisi durumundaki PYD, Esad rejimine yakın olan Ulusal Koordinasyon Kurulu (UKK) içinde kaldı.
  • Bu iki yapı içerisinde yer almayan bir kısım Kürtler, diğer muhalif unsurlarla birlikte Suriye Ulusal Konseyi (SUK) içinde yer aldılar.

 

KUK, rejim ve muhalifler arasındaki çatışmada kendisini Suriye Devriminin bir parçası olarak konumlandırdı ve Suriye’nin topraklarının birliği içerisinde Kürt problemine demokratik çözümün bulunmasından yana olduğunu,  Suriye rejimi ile tüm müzakereleri reddettiğini deklare etti.

 

Daha önce KUK konferansına katılan PYD, Esad rejimi ile Türkiye’nin arasının bozulmasından sonra KUK’tan ayrıldı. PYD şiddetli bir Türkiye karşıtlığının temsilcisi oldu. PYD tarafından yapılan açıklamalarda SUK’un Türkiye tarafından desteklendiği, Türkiye’nin Kürtlerinin en büyük düşmanı olduğu iddia edildi ve Suriye Ulusal Komitesine katılan Kürtler “işbirlikçiler” olarak suçlandı.

 

KUK bünyesindeki Kürtler, prensip olarak Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ‘nin çalışmalarına iştirak ettiler. Ancak bazı toplantıların Türkiye’de yapılmasını protesto ederek Türkiye’deki toplantılara katılmadılar. Nihayet, 2001 Temmuz’unda Antalya’da yapılan konferansa 54 Kürt muhalif üye iştirak etti. Arap muhaliflerin devlet isminin “Suriye Arap Cumhuriyeti” olmasında ısrar etmeleri SUK’a katılan Kürtlerle aralarındaki en büyük çatışma konusu haline geldi.

 

Kürtler arasında rejime muhalefet konusundaki ayrışmadan sonra PYD’nin rejim aleyhtarı gösteri yapan diğer Kürtleri sindirmek üzere şiddet eylemlerine başvurduğu görüldü. KUK’a mensup pek çok Kürt muhalif öldürüldü. KUK, bu cinayetlerden PYD’yi sorumlu tuttu. PYD mensupları Ekim 2011 tarihinde Ayn al-Arab ve Ras al-Ayn şehirlerinde Esad karşıtı muhalifleri kaçırdı ve işkence etti. Kürt Gelecek Partisinin başkanı Mişel Tammo kendisine karşı düzenlenen suikastten PYD’yi sorumlu tuttu. Tammo 8 Ekim 2011 tarihinde başka bir suikastte hayatını kaybetti. Şubat 2012’de PYD militanları Esad’a karşı gösteri yapanlara ve kendilerine katılmayanlara karşı şiddeti artırdılar. Bu onların “Şebiha” olarak suçlanmasına sebep oldu.

PYD alan hâkimiyetini genişletiyor

PYD ve diğer Kürt patileri arasında yaşanan gerginlik ve çatışmaları gidermek üzere Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin devreye girmesiyle 12 Temmuz 2012’de Erbil’de altı maddelik bir protokol imzalandı ve Kürt Yüksek Konseyi kuruldu. Konsey, ortak ordu, ortak yönetim kurma ve ortak bayrak kullanma kararları aldı.

 

Esad rejimi, 2012 Temmuz’undan itibaren hâkimiyetini devam ettiremeyeceğini gördüğü Suriye’nin kuzeyinden çekilerek, buraların hâkimiyetini PYD’ye devretti. Rejim, bölgenin muhaliflerin eline geçmemesi için PYD’ye bağlı YPG güçlerinin burada hâkimiyet kurmasını sağladı.

 

Suriye güvenlik güçleri 2012 sonuna kadar Amûdê, el-Malikiyah, Afrin, Tall, Derbasiye’yi PYD kontrolüne terk etti. PYD, Irak Kürt Bölgesi ile Suriye arasındaki tek sınır kapısı olan Faysh Habur’u ele geçirdi. Rejim, 2013 yılında Cevadiye, Kahtaniye’nin yanısıra pek çok yerleşim yerini de PYD’ye devrederek çekildi. YPG şubat ayında Tall Adas petrol sahasını, Mart başında da Suriye’nin en büyük petrol alanı olan Rumeylan’ı ele geçirdi. PYD lideri Salih Müslim’e göre Suriye petrollerinin % 30’unun kontrolü kendilerine geçmişti.

 

PYD Barzani ile ipleri koparıyor

PYD alan hâkimiyetini genişletme stratejisi uygularken zaman zaman diğer Kürt gruplarıyla da çatışmaya girmiş, hatta PYD’nin silahlı kanadı YPG Aralık ayı sonunda Kürt Ulusal Konseyi ile işbirliğine son vermişti. 28 Nisan 2013’te Irak Kürdistan Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Suriye Kürt Ulusal Konseyi (KUK) ’ndeki tüm parti liderleri ve PYD temsilcilerini, aralarındaki meseleleri müzakere etmek üzere Erbil’e davet etti. PYD ve Suriye Kürt Demokratik İlerici Partisi bu daveti reddettiler. Üstelik, Erbil’de yapılan toplantıya katılan Suriye Kürt partileri liderleri Suriye’ye dönüşlerinde YPG tarafından tutuklandılar.

 

Barzani yönetimi,  PYD’nin milis gücü YPG ‘yi dengelemek için  ‘Zeytun’ kampında 600 kadar firari Suriyeli Kürt askeri eğitmişti.  Bu güce ait 74 kişinin 18 Mayıs’ta Suriye’ye geçerken YPG tarafından gözaltına alınması PYD ile Barzani arasında iplerin kopmasına sebep oldu. Gözaltına alınan askerler Barzani’nin tehditleri üzerine bırakıldılar.  Buna misilleme olarak, Kuzey Irak’a geçişlerin sağlandığı Semalka Kapısı IKBY tarafından kapatıldı.

 

19 Temmuz’da PYD Türkiye’ye meydan okuyor

 

 

16 Temmuz’da Serekaniye (Resulayn) ‘de YPG ve Nusra Cephesi arasında hakimiyet çatışması çıktı. Çatışma,  Rakka ve Haseke’deki diğer bölgelere sıçradı. Rejim muhalif güçlerle çatışma PYD tarafından bir Kürt-Arap çatışmasına dönüştürüldü. YPG, Nusra Cephesi’ne karşı başarı elde etti ve ilçede kontrolü ele geçirdi. 19 Temmuz’dan itibaren hükumet kuvvetleri ile hiçbir çatışmaya girmeden,  Kobani, Afrin, Amûdê, Derbasiye, Serekani ve Derik gibi yerlerde hükümet binalarını ele geçirdi.

 

PYD, kendisini uluslararası kamuoyuna radikal İslamcı cihatçılarla savaşan bir güç olarak takdim ederken, içeride bütün Kürtlerin koruyucusu görüntüsü altında diğer Kürt partileri üzerindeki Barzani etkisini kırmaya yöneldi ve gücünü pekiştirdi. Kürt Yüksek Konseyi kararlarını artık tanımayan YPG militanları Eylül ayından itibaren KUK’a bağlı diğer partililere baskı yaparak silahsızlanmalarını, silah taşımaya yetkili tek gücün kendileri olduğunu kabul ettirmeye zorladılar.

 

Bu başarılardan sonra, Ceylanpınar sınırına 100 metre uzaklıktaki bir binaya PYD bayrağı asılması Suriye’de özerk bir Kürt devletinin kurulmasının ilanı gibi algılandı ve Türk kamuoyunda tepkilere neden oldu.

 

23 Temmuz’da Türkiye’ye gelen PYD lideri Salih Müslim,  MİT ve Dışişleri yetkilileriyle 2 gün süren görüşmeler yaptı. Görüşmelerde Türkiye’nin, muhalefetteki bölünme ve çatışmanın rejimin işine yaradığını,  bu sebeple çatışmalara son verilmesi gerektiğinin anlatıldığı, sınırda özerklik ilanı gibi bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin söylendiği basına yansıdı.

Salih Müslim 13 Ağustos’ta tekrar Türkiye’ye geldi. Müslim’in talebi, Rojava’da yaşanan gıda ve ilaç sıkıntısının giderilmesi için sınır kapılarının devamlı açık tutulmasıydı. Türkiye bu isteğe karşılık, PYD’nin muhalefetle birlikte hareket etmesini, ayrıca PKK ile irtibatını kesmesini istemişti.

 

Asparagas bir katliam haberi

Ağustos başında bazı Kürt siteleri, Rojava’da El Kaide ve El Nusra tarafından bir Kürt katliamının yapıldığı ve 120’si çocuk olmak üzere 450 kişinin öldürüldüğü iddiasını ortaya attılar.

İran’ın El Alem televizyonu,  El Nusra Cephesi militanlarının Tel Abyad’a bir baskın düzenleyerek 120 çocuk ve 330 kadını öldürdüğüne ilişkin haberler verdi ve olay yerinden çok kanlı görüntüler yayınladı. Bu katliam haberlerine Rusya’nın desteği gecikmedi, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 07 Ağustos’ta Moskova’da düzenlediği basın toplantısında yaptığı açıklamada, “dün medyada, Suriye’nin kuzeyinde 100’den fazlasının çocuk olduğu 450 barışçıl Kürt’ün, aşiretlerindeki erkeklerin Cephetül Nusra’ya karşı savaştığı gerekçesiyle katledildiğine ilişkin haberleri görünce çok şaşırdık.” dedi ve BM Güvenlik Konseyi’nin hiçbir ön şart olmadan terörizmi kınamasını istedi.

 

PYD’de bu yönde açıklamalar yaptı.  “Rojava’da Katliam Var!” haberleri üzerine PKK yanlısı medya tarafından, Türkiye’de başta Özgür-Der ve İHH olmak üzere, Suriye direnişine destek veren İslami kesimlere karşı psikolojik bir savaş başlatıldı. Azadiya Welat, “Özgür-Der, İHH, SADAK Rojava Savaşının Baronlarıdır!” manşeti atarak, Suriye direnişine destek veren sivil toplum kuruluşlarını hedef gösterdi. PKK militanları tarafından Özgür-Der Van Şubesi ve Bağlar Temsilciliğine saldırılar yapıldı. Bu kuruluşlar aleyhine açıklamalar ve bildiriler birbirini izledi.

Mesut Barzani, 8 Ağustos günü Kürt Ulusal Kongresi Hazırlık Komitesi’nden Rojava’daki katliam iddialarını yerinde incelemek üzere bir heyet oluşturmasını talep etti. KCK ve PYD yetkilileri bu heyetin Suriye’ye gitmesine karşı çıktılarsa da engelleyemediler. 9 kişilik heyet, 19-25 Ağustos tarihleri arasında Rojava’da 400 kişi ile görüşmeler yaparak hazırladıkları raporu kongreye sundular. Raporda; Amûdê’de PYD karşıtı düzenlenen gösterilerde göstericilere ateş açılarak öldürülmeleri olayının araştırılmak istendiği ancak şehre gitmelerine izin verilmediği, halkla yapılan tüm görüşmeler sonucunda Rojava’da Kürtlere yönelik katliam gerçekleştirildiğine dair hiçbir belge bulunmadığı açıklandı.

İran ve Rusya desteğindeki bu asılsız kampanya hedefine ulaştı ve PYD, Suriye’deki Kürtleri cihatçıların katliamından koruyan yegâne güç olarak takdim edildi. Kürtleri katleden cihatçıların Türkiye tarafından desteklendiği ve Kürtlere karşı kışkırtıldığı, Türkiye’nin Kürtlerin düşmanı olduğu, Barzani’nin bir Türk işbirlikçisi olduğu tezi işlendi.

PYD ve Nusra arasında devam eden çatışmalar ve bu asparagas haberlerin tesiri dolayısıyla binlerce Suriyeli Kürt evlerini terk ederek Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimine sığındı.

İran, Rusya ve Esad, Kürtlerin SUK’la birlikte hareket etmesini engellemek istedi

Asılsız Rojava katliamı kampanyasına uluslararası destek veren Rusya ve İran, Kürtlerin Cenevre-2 toplantısına SUK’la birlikte katılmasını engellemek istiyor,  onların Esad ile birlikte hareket etmesini arzu ediyordu.

22 Ağustos’ta Esad yönetiminin Şam’da halka yönelik gerçekleştirdiği ve 1.400 sivilin öldüğü kimyasal saldırıyı da Rusya ve İran yine bir kara propagandaya dönüştürdüler, Esad’ı temize çıkarmak için kimyasal silahları muhaliflerin kullandığını iddia ettiler.

Kürtlerin muhalif saflarda yer almasını önlemek isteyen Esad, hem Kuzey Irak Kürtlerine hem de Suriye Kürtlerine sıcak mesaj gönderip, işbirliği teklif ediyordu. Esad’a yakınlığı ile bilinen Suriye Barış Komitesi Başkanı Kürt Parlamenter Ömer Ose, Kuzey Irak’a yaptığı seyahat sırasında Rudaw ve Avestakurd adlı internet sitesine yaptığı açıklamada, seyahat öncesi Esad’la iki kez yaptığı görüşmeden bahsederek; Esad’ın Ordu’yu bilgilendirerek Kürtleri öldürmemesini, onlarla savaşılmamasını istediğini, şu anda Suriye ve Suriye Kürtleri karşısında Türkiye’nin durumunun çok kötü olduğunu, Türkiye’nin Kürtlere karşı savaşan terörist çeteleri desteklediğini ifade ederek, “Esad, Kürdistan bölgesinin rolünü oynayıp Rojava Kürtlerini Şam’a yaklaştırmasını istiyor. Barzani ile iyi ilişkiler geliştirmek istiyor. Esad, Kürtlere bazı haklarını verme konusunda razı olmuş. Okullarda Kürtçe eğitim, kimliklerin verilmesi, Kürtçe kanal ve radyoların açılması ve diğer haklar…” diye açıklamasına devam ediyordu.

Ekim ayı sonunda, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’nin Washington’da düzenlediği “Kürtlerin Orta Doğu’da Rolü” başlıklı konferansa Salih Müslim vize alamadığı için gidemedi. Konferansa video-konferansla katılmak zorunda kalan PYD lideri Salih Müslim, Avrupa ve Amerika’yı Kürtleri yalnız bırakmakla eleştirdi.

Nusaybin sınırına duvar

Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013 tarihinde Diyarbakır’da okunan mektubu, kendisini Türkiye düşmanlığı ve laik Kürt ulusalcılığı üzerinden konumlandıran PYD’yi hayal kırıklığına uğratmıştı.  PYD Kürtlerin en büyük düşmanının Türkiye olduğunu dile getirip Şam rejimiyle işbirliği yaparken Öcalan mektubunda, “Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır. Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.” diyor, “Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.” sözleriyle PYD/PKK çizgisinin bugün durduğu yerin tam aksi istikametinde yer alıyor, “Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır” sözleriyle, etnisiteye dayalı devlet taleplerini reddediyordu.

Abdullah Öcalan’ın ilan ettiği yeni durum karşısında PYD’nin uğradığı hayal kırıklığı, Türkiye’deki bazı KCK/BDP mensupları için de geçerliydi. Abdullah Öcalan’ın bu deklarasyonundan ve Türk hükumetinin yürüttüğü “Açılım Politikası”ndan rahatsız olan bir kısım PKK/KCK mensupları, kendileriyle aynı istikamette hareket etmekte olan PYD ile birlikte Suriye içerisinde yeni bir stratejik işbirliğine gittiler. PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde kesin bir hakimiyet sağlaması için, Nusaybin sınırından Suriye’ye PKK militanı ve silah göçü başladı. Geniş ve kontrolü güç olan bu araziden geçişleri engellemek için Ekim ayı içerisinde TSK’nın Nusaybin sınırında duvar ördüğü haberleri medyaya yansıdı. Bunu engellemek için Nusaybin’in BDP’li Belediye Başkanı ve BDP Mardin İl Başkanının öncülüğünde protesto eylemleri yapıldı. 50 bin kişinin katıldığı mitinge BDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak ile BDP milletvekilleri de katıldı. Açlık grevleri dolayısıyla bir süre yapımı durdurulan duvar inşaatının kasım ayı ortalarında tekrar başlatıldığı haberleri medyaya yansıdı.

 

Rojava’da Geçici Yönetim kuruluyor

Nusaybin’in karşısındaki Kamışlı kentinde Kasım başında yapılan toplantıda 82 kişilik bir Genel Meclis oluşturuldu. Mecliste Kürt, Arap, Çeçen ve Hıristiyan temsilciler de yer aldı. Ardından “Batı Kürdistan” da bir seçim yapılana kadar geçici bir yönetim oluşturma kararı alındı ve 11 Kasım 2013’te “Rojava Genel Yönetimi Kurucu Meclisi” kuruldu. Yönetim, Rojava’yı Afrîn, Kobanî ve Cizîr olmak üzere üç kantona ayırdı. Her bölgenin kendi meclisini oluşturması ve bu meclislerden genel meclise temsilci gönderilmesi benimsendi. Geçici yönetimin yerel seçimler yasası, seçim hazırlıkları ve yasa tasarısı hazırlama, bölgede siyasi, ekonomik problemlerin yanı sıra savunma alanında çalışma yapması kararlaştırıldı.

Geçici yönetimin oluşturulması sırasında, PYD’nin içinde yer aldığı Batı Kürdistan Halk Meclisi (EGRK), KUK içinde faaliyet gösteren örgüt ve grupları bu yönetimin dışında bıraktı. KUK buna tepki olarak Suriye Muhalefeti Ulusal Koalisyonu (SUK)’nun 9-11 Kasım’da İstanbul’da yaptığı toplantıya katıldı. Toplantıda,  KUK’un 11 temsilcisi Ulusal Koalisyona kabul edildi. 12 bakanlı sürgünde Suriye kabinesinin oluşturulduğu bu toplantıda, Ekonomi ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı’na Kürt üye İbrahim Miro atandı. KUK, Cenevre-2 Konferansı’na SUK çatısı altında gitme yolunu seçmiş oldu.

Sonuç

Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013 tarihinde Diyarbakır’da okunan mektubu, Hükumetin açılım politikasının Kürtler arasında kabul gördüğünün anlaşılması ve halkın sürece sahip çıkması, nihayet başbakan Erdoğan’ın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Mesut Barzani’yi Diyarbakır’a davet etmesiyle ortaya çıkan Türk-Kürt ittifakı görüntüsü PYD/PKK hattında rahatsızlık meydana getirmiş ve bunları alelacele Rojava’da geçici bir yönetim kurmaya sevk etmiştir.

Diğer Kürt unsurların dışlandığı bu geçici yönetimin Türkiye ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile çatışma içinde olacağı görülmektedir. Geçici yönetim, Beşar Esad rejimi ile ittifak içinde, İran ve Rusya’nın uluslararası alanda himayesi altında alternatif bir Kürt temsiliyeti elde etme yolunda çaba gösterecektir.

PYD eliyle yürütülmeye çalışılan bu stratejinin Ortadoğu gerçekleri karşısında hayatiyet bulma imkanı söz konusu değildir. Rojava geçici yönetiminin İran ve Rusya’nın desteği ile Cenevre-2 görüşmelerine katılarak alternatif bir Kürt temsiliyeti elde etme çabası, söz konusu ülkeler bakımından sadece araçsal bir değer taşıyacaktır. Bu yeni yapılanma teşebbüsünün, Türkiye, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, dışladıkları Suriye Kürtleri ve neticede kazanacak olan Suriye muhalefeti ile çatışarak normalleşeceği beklenmelidir.

 

SD 49.sayı Aralık 2013

 

 

 

Kategoriler: Yazılar