Nobert Von Bischoff, Türkiye’ye 1930 yılının Eylül ayında tayin olmuş, ilk iki sene Avusturya Cumhuriyeti’nin Türkiye’deki ilk Büyükelçisi August Ritter von Kral’ın Elçilik Müşavirliği’ni yapmış, son senesi 1933’te ise Büyükelçilik görevini üstlenmiştir. Nobert Von Bischoff, Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşunu müteakiben yapılan devrimlerin ve uygulanan politikaların dinamiklerini, bir akıl hocası sıfatıyla, “Ankara, Eine Deutung des neuen Werdens in der Türkei” isimli kitabında etraflıca anlatmıştır. Söz konusu kitap, “Ankara, Türkiye’deki Yeni Oluşun Bir İzahı” ismiyle, 1936 yılında Burhan Belge tarafından tercüme edilerek yayımlanmıştır.

Bischoff kitabında, Birinci Dünya Harbine “Osmanlı” olarak giren askerin harpten “Türk” olarak çıktığını ve Türk kimliğine dayalı yeni milli bir devlet kurma ihtiyacının doğduğundan söz eder. Ona göre bu devlet, batı normlarına uygun modern bir devlet olmak zorundadır. Bischoff’a göre, modernleşmek isteyen Türkiye’nin önünde iki mesele bulunmaktadır. Bunlar “millet fikri” ile “modern teknik” dir. Ona göre, “Bu iki meseleden hiç birisi, Türk milletinin eski hayat telakkisi ile halledilemezdi. Millet fikri ile modern teknik garp dünyasının çocuklarıdır ve İslâm dünyasına tamamen yabancıdır. Bunlar garp medeniyeti çerçevesinden ayrı ayrı koparılarak şark cemiyetinin içine iki yabancı unsur olarak nakledilemez (shf.214). Çünkü garp kültürü, yirminci asırda garp kültürü olmaktan çıkmış, artık dünya kültürü, kısaca ve hiçbir geografik hudud tanımaksızın sadece “kültür” olmuştur (…) Türk milleti, bu ikisini almak isterse bu kültüre girecek ve son yıllarda her ehemmiyetli hayat bahsinde tamamiyle aksi bir istikâmet almış olan İslâm kültüründen çıkacaktır.”(shf.215).

Bischoff İslâm kültüründen çıkıp Garp kültürüne girme meselesini, Türk milletinin inşası davası olarak görmektedir. “Davanın gerek manevi gerekse teknik şartlarını yerine getirmek, işte Gazi ile onun neslini bekleyen vazife budur. Türk milletinin inşası davası.”(shf.215), sözleriyle, Garplılaşma/Modernleşme projesinin olmazsa olmaz şartı olarak İslam kültüründen çıkmayı ve kayıtsız şartsız Garp kültürüne girmeyi Cumhuriyetin yönetici kadrolarının önüne temel şart olarak koymuştur.

Ona göre, “Türkler İslâmi şark kültürü sahasından çıkarak garp kültürü sahasına girmek kararını vermişlerdir (shf.233). Türk milli ruhu, herkes için umumi olduğunu anladığı ve bildiği bu kültürü, bütün tamlığı ve bütün katîliği ile almak kararındadır. Böyle bir kararı tradisyonda (gelenekte) menfaat görmeyen şark memleketleri verebilirler. Bunun içindir ki, Türk milleti bugünün üniversal kültürünü bütün şartları ve bütün sarahatiyle almayı tercih ederek, bu kültürün şekillerini sözde milli bir damga vurmak hevesiyle bozmağa ve itibardan düşürmeğe tenezzül etmemektedir.”(shf.234).

Bischoff’a göre “milletleşme”, bu projenin en önemli unsurudur. “Türk milletinin ilk defa olarak meydana koyduğu bu cemiyet, bünyesi ve yapısı itibariyle, tamamen garptaki cemiyetin aynı olacaktır. (…) Yeni cemiyette Türk “mukim” olacaktır ve kendi yurdunun toprağında kendisi-yalnız kendisi- kök salmış olacaktır. İlk defa olarak Türk, kendisinin olan, maddesiyle hazır ve geografyası ile mevcud olan bir yurd elde etmiştir. Bir yurd ki, kendinindir, kendisine vazifeler yüklenmektedir ve bütün bunların mesuliyetinden yalnız kendisi mesuldür.”(shf.226).

Bischoff’un model olarak sunduğu garp cemiyeti, tarihi tecrübeler ışığında, yaşadığı coğrafyada çoğunluğu teşkil eden etnik unsurun tek hâkimi olduğu, diğer unsurları asimile ettiği, asimile edilemeyenlerin ise yok edilmesinin meşru görüldüğü bir cemiyettir.

Bischoff, milletleşme hadisesinin ilk adımları olarak Ermeni tehciri ve Rum mübadelesini görmektedir. O, “milletleşme” projesinin bir parçası olarak yaşanan tehcir ve mübadele işlemini mazur ve meşru kabul etmektedir. Kitapta yer alan şu cümleler, bu bakış açısını tam manasıyla yansıtmaktadır. “Şurası hiç şüphe götürmez ki, 1914 ile 1934 arasındaki muazzam değişmeler göz önünde bulundurulunca, Türk halkı gerek zihniyet gerek bünyesi itibariyle öyle vahdetli bir millî manzara arz etmektedir ki, Türk millî devletinin vücûd bulmasına daha şimdiden tamamlanmış nazarıyla bakabiliriz. Bu süratli muvaffakiyet, son devrin en mühim ve en acıklı iki millet tasfiyesi sayılan hadiseler sayesinde kâbil olmuştur; büyük savaşta Ermenilerin Anadolu’dan tehciri ve kurtuluş savaşından sonra, Anadolu Rumlarının Trakya Türkleri ile mübadelesi.” (shf 217). “Ancak, Anadolu’daki Rum ve Ermenileri kökünden yok etmek suretiyledir ki millî bir Türk devleti ve bu devlet içinden tamamen Türk olan bir cemiyet kurmak mümkün olmuştur.  Anadolu ve onunla beraber bütün Türkiye, Rum ve Ermenilerin kovulmasından itibaren umumiyet itibariyle millî bir damga taşımağa başlamıştır.” (shf.221). “Ermeni ve Rumların kovulmasındaki eşsiz ehemmiyet sade bundan ibaret değildir. Bu tedbir, Türkiye’nin ulusal birliği bakımından haiz olduğu etnolojik faydadan gayri, sosyal alanda da tesirlerini göstermiştir.” (shf. 224).

Nobert Von Bischoff’a göre, “milletleşme” projesi sadece gayr-i Müslim unsurların kovulması ile sağlanamaz. Müslüman olmakla birlikte, Anadolu’da yaşayan gayr-i Türk yabancı unsurların da Türkleştirilmesi icab eder. Türkleştirme hususunda gerekirse şiddetin kullanılması gereken halk, Kürtlerdir. Bu konudaki Bischoff’’un görüşleri aşağıdaki gibidir.

“Anadolu toprağı üzerinde bulunan muhtelif Müslüman camialarının Türkleştirilmesi işi, münâkale yollarının en kuytu yerlere kadar sokulmasının tesiri ve millî iradenin yardımı ile çarçabuk tahakkuk etmeğe başladı.

Yalnız bu yabancı uzuvlardan bir tanesi miktar itibariyle o kadar büyüktür ki, bunun temsîli şimdiye kadar bir hayli güçlüklerle karşılaştığı gibi herhalde bundan sonra da müşkül olacaktır. Kürt meselesi hala hallolunmamıştır. Kürtlerin hepsini birden Türk hâkimiyeti altına almak için yapılan ilk tecrübe, büyük bir isyana sebebiyet vermiş ve bu isyanın 1921 den 1926 ya kadar yatıştırılması pek çok kan, para ve zamana mal olmuştu. Ancak bu isyana millî bir mahiyet vermek doğru olmaz; bilakis bunun tamamen sosyolojik bir manası vardır. Kürt aşiret reislerinin, halk üzerindeki patriarkal nüfuzları modern demokratik–merkeziyetçi idare şekillerine boyun eğmeye mecbur kalınca, menfaatlerini tehlikede görerek isyana yol açmıştır. Muhammed’in dininden başka dedelerden kalma dünya nizamlarına da tecavüz etmek isteyen bir Ankara hükümeti, bunların nazarında, din düşmanı bir hükümet idi. İşte bu gibi şiarlarla Ankara aleyhine tahrik edilen halk, nihayet silaha sarılmıştır. Ve bu sahalar daha bugün dahi lâyıkıyla emniyete kavuşmamıştır.

Kapıları Avrupalılara kapalı olan bu uzak diyarlarda olup biten şeylerin teferruatını bilemeyiz. Yalnız muhakkak olan bir şey varsa, o da Türkiye’nin millî cumhuriyet içinde etnik bir ayrılık telakki ettiği aşiretçi Kürtlüğü, hiçbir riyâ ve yalana tenezzül etmeksizin açık ve samimi bir hoyratlık ile tamamen ortadan kaldırmaya çalışmasıdır. Bu sırada asi şeyhler idam olunmuş, muhalefet gösteren aşiretler başka yerlere naklolunmuş, tren yolları, halk mektepleri inşa olunmuş, velhasıl modern devletin bütün politik tedbirleri ve cebir vasıtaları kullanılmıştır.  İşte bu suretle Anadolu’nun, binlerce yıldan beri, Kürtlerden çok daha büyük ve çok daha değerli kavimleri yutan ezeli kanunu yerine gelmiştir.

Türkiye, eğer Anadolu’nun politik tarihinin, yirmi otuz yıl içinde tabii bir şekilde rahat rahat ve hiçbir harici tesire muhtaç olmadan bütün Kürtleri temsil edeceğine emin olsaydı, bu kanunun tesirine güvenirdi. Fakat böyle bir ümide kapılmak için ortada hiçbir sebep yoktu.

Kürtler, Türkiye, İran ve Irak arasında taksim olmak üzere, Asya dünya siyasasının en mühim kuvvet hatlarının birleştiği bir noktaya yerleşmişlerdir. Musul havzasında İngilizlerin tesiriyle kuvvetli bir surette inkişâf eden millî Kürt hareketi, Türk toprağındaki Kürtlerin otomatik surette Türkleşmesine mani oluyor ve hudutların sıkı sıkıya kapalı olmasına rağmen gene girmeğe muvaffak olan millî tesirler, Kürt dini ve sosyal komponentlerine tehditkâr bir şekilde katılıyor. Bu sebeple ancak bir milyonu bulan Kürt azınlığının mevcudiyeti, sade Türk devletinin anayasası ile tearuz eden bir nokta olmayıp Anadolu’nun bugünkü durumu itibariyle, Türkiye’yi böyle bir yükü taşımaya muktedir olmadığı bir anda kanlı karışıklıklar ve mücadeleler girdabına sürükleyebilecek bir tehlikeler membaı teşkil eder. Bundan dolayı Türkiye hükümeti, bu tehlikeli meseleyi bir an evvel halletmek, yani hoyratlığa başvurmak zorundadır.

Bütün diğer çareler, hatta nazarî surette mümkün bile olsa, Asya’daki siyasal hadiselerin mekanizmasına uydurulamazdı. Zira, Avrupa’da, hukuku düvel bakımından sağlam bir temel üstüne kurulduğu halde, tatbikat sahasında ekseriyetle tesirsiz kalan azılıklar sisteminin, şüpheli mevcudiyetini medyun bulunduğu politik, psikolojik ve kültürel âmiller Türkler ile Kürtler arasında mevcut değildir.

Eğer hariçten gelen cebri müdahaleler hâdisatın gidişini durdurmazsa, Anadolu Kürtlerinin Türkleşmesi için iki nesillik zaman kâfidir. Ancak bugün Türkiye’nin yegâne toplu azlığını teşkil eden Kürtlerin mevcudiyeti, sosyal ve ekonomik geriliğinden dolayı, Türk cumhuriyetinin ve Türk cemiyetinin, Ermeni ve Rumların kovulmasıyla elde edilen millî birliğini tehlikeye düşüremez.”(shf.221-224).

Bischoff kitabında bir yandan yeni Türk Cumhuriyetinin yönetici kadrolarına akıl hocalığı yaparken diğer taraftan 1924’ten itibaren yürütülen politikaların zihni arka planını deşifre etmektedir. Ona göre, Yeni Türk Cumhuriyeti garp cemiyetinin bir parçası olmak için, bir medeniyet ve kültür tercihi olarak İslâm kültür havzasını terk etmiş ve milliyetçiliği (nasyonalizm) en temel şiar kabul etmiştir. “Yeni Türk devleti ateşli laiktir. Türk milletinin yeni fikir hayatını sevk etmek ve yaratmak işinde, nasyonalizmi kesin olarak üstün kuvvet tanımakta ve bunu kabul ettiği müddetçe ‘din’e dokunmamaktadır.”(shf.257) sözleriyle, hem yürütülen politikaların ana dinamiğini açıklamakta hem de dine tanınan hayat hakkının sınırlarını çizmektedir.

Kürtlerin Türkleştirilmesi politikası, dönemin yöneticileri bakımından “batılılaşma projesi” nin tabii bir parçası kabul edildi. Tıpkı, İslam kültür havzasından şuurlu bir kopuşu ifadede eden harf devrimi, dinin görünür hayattan tasfiyesini amaçlayan laiklik ilkesi, yeni tarih tezi üzerinden milli tarih inşası, binlerce yıllık ortak kültürün tabii sonucu olarak dile yerleşmiş olan Arap ve Fars menşeli kelimelerin tasfiyesine yönelik dil devrimi, Hıristiyan orijinli batı hukuk sisteminin tercih edilmesi gibi, Kürtlerin asimilasyonu da yönetici kadrolar tarafından milli bir devlet kurmak için gerekli kabul edilmişti. Bischoff ve benzeri ecnebilerin, nasyonalist bakış açısından yabancı unsur olarak tanımladıkları Kürtlerin gerekirse “hoyratça” asimile edilerek Türkleştirilmesini tavsiye etmeleri de uygulanan politikalarda teşvik edici bir rol oynamıştı.

Netice olarak, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren batılı normlarda milli bir devlet kurma ve böylece batı dünyasına ait olma çabası ile girişilen Kürtlerin asimilasyonu politikası ters tepmiştir. Uygulanan politikalar Kürtlere olan etnik düşmanlıktan değil, tek etnisite ile temsil edilen bir millet yaratma gayretinden doğmuştur. Yaklaşık seksen yıllık tecrübe, Batılılaşma projesinin Laik-Müslüman, Kürt-Türk v.b. birçok çatışma alanları yarattığını ve bir arada yaşama iradesini zafiyete uğrattığını ortaya koymuştur. 1921 sonrası yazılan anayasaların ruhunu işte bu bakış açısı oluşturmuş, tepeden inmeci bir yöntemle, yeni bir millet inşa edilmeye çalışılmış, bu projeye yönelik itirazlar ve hak talepleri devlet düşmanlığı kabul edilerek cezalandırılmıştır. Artık, üzerimize giydirilen bu deli gömleğini çıkarma ve sivil bir anayasa yapmanın vakti gelmiştir.

 

*Bu yazı 24 Kasım 2011 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar