Enver Paşa’nın Livâ –el İslâm Dergisi’nin 1 Haziran 1337 (1921) tarih ve Yıl.1, Sayı.6 nüshasında yayımlanan bir mektubu, bu gün İslâm Âleminde yaşanmakta olan ayaklanmaları ve uluslararası sistemin başlarına diktiği diktatörlerden kurtulma mücadelelerini anlamamız bakımından ibret verici mahiyettedir. Mektup metnine yer vermeden önce, bundan tam doksan yıl öncesine gitmekte ve mektubun yazıldığı o dönemi kısaca hatırlamakta yarar vardır.

Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından sonra, 3 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’u terk eden İttihatçı liderler imzalanan mütârekeye rağmen mücadeleden pes etmemiş, aksine emperyalist olarak tanımladıkları gâlip İtilaf devletlerine karşı topyekun bir mücadele için yurtdışında yardımcı kuvvetler vücuda getirmenin gerekli olduğuna, bu gücün Türk ve İslâm âleminde bulunduğuna olan inançla, mücadelenin yurtdışı ayağını oluşturmaya koyulmuşlardı.

Talat Paşa, Almanya’ya giriş yapar yapmaz, işgal altındaki ülkelerini terk etmek zorunda kalan birçok Arap ve diğer Müslüman ülke temsilcilerini etrafına toplamak suretiyle işgalci güçlere karşı bir kıyam hareketi örgütlemeye başladı. Bu amaçla 1919 Aralık başında Zürih’te bir kongre gerçekleştirdi. Tunus, Cezayir, Mısır, Fas ve Hint temsilcilerinin katıldığı bu toplantıda, Türklerin desteğiyle Tunus, Cezayir ve Fas’ın Fransız işgalinden kurtarılması kararı alındı. Talat Paşa’nın Berlin’de “Şark Kulübü (Orient Klub)” adı altında kurduğu dernek kısa zamanda İttihatçıların, Mısır, Suriye, Hindistan, Afganistan, Türkiye, Azerbaycan, Tunus, Fas, Cezayir ve İran temsilcilerinden oluşan ihtilâlcilerin buluşma mekânı haline gelmişti. Müslüman ülke temsilcileri dışında, İtilaf devletlerine karşı koyan Almanlar ve Bolşevikler de Talat Paşa’nın çevresinde yer almışlardı.

İstanbul’u terk ettikten sonra, Kafkasya’ya geçmek üzere gruptan ayrılan Enver Paşa, başına gelen pek çok aksilikler dolayısıyla, tam dokuz ay sonra, 15 Ağustos 1920’de, Moskova’ya varmayı başarmıştı. Enver Paşa Bolşevik liderlere ortak düşman İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etme ve İslâm ülkelerinde ihtilâl cemiyetleri kurma teklifinde bulundu. 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan “Şark Milletleri Kurultayı”na Fas, Tunus, Cezayir ve Trablus temsilcisi olarak katıldı. Ekim 1920’de Berlin’e dönen Enver Paşa, ”İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdı”nı (İİCİ) kurdu. Yapılacak ilk kongreye kadar geçerli olacak protokole göre, cemiyetin merkezi Moskova’da bulunacak, Enver Paşa cemiyetin genel başkanlığı ve başkomutanlığı görevini yürütecekti. O dönemki İngiliz istihbarat raporlarına göre Enver Paşa, ”İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdı”nda, Mısır Milliyetçileri, Anadolu Hareketi, İttihad ve Terakki, Hint Milliyetçileri, Afgan Yurtseverler Ligi, Kafkasya Müslümanları, Çerkezler, Dağıstanlılar Birliği, Rusya Müslümanlar Kongresi, İran Milliyetçileri Ligi gibi örgütleri bir araya getirmişti.

Aynı stratejinin bir parçası olarak Cemal Paşa, Hint halkını İngiliz sömürgesinden kurtarmak için Afganistan’da, Halil Paşa İran’da faaliyet gösteriyordu.

Yazıldığı dönemi kısaca hatırladıktan sonra, mektup metnine göz atabiliriz.

Mühim Bir Mektup

Moskova 21 Nisan 1921

Birçokları gibi siz de ne yaptığımı, ne düşündüğümü merak etmişsiniz. Hakikaten şimdiye kadar hakkımda gazete sütunlarında yazılanlara bakıp da bir mâna çıkarmak mümkün değildir. Binâenaleyh şimdiye kadar olan sükûtu bırakarak arzunuzu imkan derecesinde yerine getirmeye çalışacağım. İlk 1908 İhtilâlinden evvel ve inkılâpta ve onu müteakiben Trablusgarp’da ve Balkan Harbinde, Harb-i Umûmî’de takip ettiğim fikrim ne ise bugün de odur. Bu da pek basittir. Avrupa ve Amerika’nın işletilen amelesinden ziyâde sıkılan, canı çıkarılırcasına işletilen esir Şark içinde; bütün Avrupa nüfusuna muâdil olan dört yüz milyonluk İslâm’ı kurtarmak için bu kitleyi harekete getirmektir. Fas’dan, ta Hind’e, Çin’e, Cava’ya kadar uzanıp giden hisleri ve tâlî’leri bir olan bu insan yığınını şimdiye kadar Türkiye’ye zarar gelir diye açıkça harekete getirmeğe savaşmaktan çekindik. Harb-i Umûmî’den evvel ve harp esnasında bu yoldaki teşebbüsler de derhal semere vermeyecek, mevzii çalışmalardan ibaret bir başlangıçtı. Fakat dünya mücadelesinde harbe girişmemiz sayesinde Rusya’da yıkılan ceberrut Çar idaresi yerine geçen Bolşevik idaresi, bu İslâm Âlemi’ni ezen, kanını emen Avrupa emperyalistleri karşısına barışâmiz, kanlı bıçaklı bir düşman olarak çıkınca, İslâm Âlemi’de şimdilik bu suretle nefes alacak bir dost buldu. Bir taraftan bu idare sayesinde, Rusya Çar idaresi zamanında karacahil kalmaya veya Ruslaşmaya mahkûm olan Müslüman gençlerin benliğini tanımaya başlarken, diğer taraftan İzmir’in işgaliyle kalbinden vurulmak istenildiğinden dolayı irkilen Türkiye, bu Bolşevik Rusya’nın maddeten az, fakat mânen çok yardımının inzimâmıyla (bağlanmasıyla) doğruldu ve hududlarının şark ve garbından saldıran köpek emperyalistlere karşı koyabildi. Hatta bu sayede Avrupa’nın, İngiltere başta olmak üzere, büyük ve gâlip emperyalistlerini de kendisiyle anlaşmaya mecbur etti.

İşte bu sıralarda ben de denizde, havada, karada ve hapishanede birçok kaza ve bela savuşturduktan sonra Moskova’ya gelmiş bulundum ve bu Avrupa emperyalistlerinin hasımhânı olan memlekette başta Türkiye olmak üzere bütün Müslüman memleketlerinin ve bunlarla tevhîd-i mesai edecek olan diğer memleketler halkının kurtulması esasından ibaret olan çalışmaya devam ettim. Bunda tabii birçok arkadaşlarım beraberdir. Bu suretle mesela Cemal Paşa kardeşim ve arkadaşları Afganistan’da çalışırken, Talat Paşa Berlin’de, diğer bu fikirde müşterek olanlar her tarafa dağılmış uğraşıyorlardı. Tabii bunda ne fırkacılık nede başka bir avz-i şahsi vardı. Bu bir kanaat ve hayatımda lezzet duyduğum bir kurtuluş mücadelesidir. Bence eski koca bir Osmanlı ilinin, nihayet aşağı yukarı yalnız bir avuç Türk’üyle kalan Anadolu’su şimdi arkadaşlarla beraber hedefimizi teşkil eden bu kurtulma uğraşmasına mani olmayacak bir şekil almıştır. Bir kere ben ve arkadaşlarım Anadolu’ya tâbi her Türk ve Müslüman gibi, elimizden geldiği kadar mukabilinde hiç bir şey beklemeksizin, yardım etmeye savaşmakta isek de ve yarı resmi Anadolu hükûmeti namına hiçbir teşebbüste bulunmadığımız gibi, vukuu bulan müracaatlara da Anadolu’dakileri gösterdiğimizden İngiliz, Fransız ve sair emperyalist hükûmetlere karşı olan mücadelemizde Anadolu’yu bizim yüzümüzden kimse sıkıştıramaz.

Diğer cihetten Arapların şimdi böyle yapayalnız kalması; oraları cebri bir merkeziyete bağlamak için sarf edilen Türk emeklerin heba olmasına ve Müslüman kardeşkanının İslâm zararına dökülmesine nihayet vermiş ve bu suretle Arapları da asıl düşman olan Avrupa emperyalizmiyle, kendi kuvvetleriyle, Türklerin yaptığı gibi mücadeleye mecbur bırakmıştır. Binâenaleyh şimdi görüyoruz ki, bir sürü esirler ve mahkûmlar derekesine inmiş olan İslâmlar Âlemi Araplar, Türkler, Acemler, Afgâniler, Hindûlar aynı düşman karşısında birbirine dayanmaya muhtaç bir halde bulunuyorlar.

İşte bu hal, hedefimiz olan bu âlemi kurtarmak ümîd-i necatının (kurtuluş ümidinin) Anadolu’dan gelecek bir Türk ordusunda veya Bolşevik Rusya’dan gelecek bir kırmızı orduda değil, ancak her ezilen milletin kendi kuvvetiyle harekete gelmesinde ve bu hareketinde aşağı yukarı bir program ve maksat dahilinde gönül rızasıyla bir tevhîd-i mesaide olduğunu anlatmakta bize tabii bir yardımcı oldu. İşte böylece Garbdeki ezilen ameleyi kurtarmak için onları kapitalizm ve emperyalizme karşı ihtilâle sevk etmek üzere kırmızı bayrağını açan komünizm ile bu emperyalizme karşı mücadele hudûduna dek yollarımız birleşti. İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihâdının ay yıldızlı kırmızı bayrağı altında, Avrupa amelesinden bin kat daha fena vaziyette kurûn-u vusta (orta çağ) esirleri gibi kırbaç ve ölüm tehditleri altında işletilen İslâm Âlemini ihtilâle sevke çalışıyoruz. Bu mücadele öyle bugün yarın değil, belki beş, on ve hatta elli sene sonra neticesini verecektir. Bundan dolayı da buna hayal diyenler bulunuyor. Fakat biz bu işe biz görelim diye sarılmıyoruz. Yegâne düşüncemiz, bu hareketi esaslı ve hükûmetlerin siyasetleriyle değişmeyecek ve herhalde hedefe vâsıl oluncaya kadar dayanacak sağlam bir teşkilata bağlamaktır. Biz geçici ve muvakkati muvaffakiyetlerle kendimizi avutmak istemiyoruz. Böyle parlayıp sönen yalaza yerine, İslâm Âlemi üzerine kurulmuş İngiltere, Fransa…ilh. gibi devletlerin tahakküm kaşânelerini eni konu çökertecek bir beslenmiş ve daimi ateş yakmak istiyoruz. İşte birçoklarının hayal sandığını biz hakikat görüyoruz ve iman ediyoruz. Akideleri uğrunda hakiki bir imanla çalışan kırk sahabe nasıl elli senede Türk’e, Arab’a, Acem’e milliyetlerini gönül rızasıyla bir iman uğrunda feda ettirecek harikalar göstererek, dört yüz milyon halkı necata doğru götürdülerse, biz de şimdi bu dört yüz milyon Müslümânın kendini bilmesini ve kurtarmasını istiyoruz. Kendimizi hürriyete sevk ederken, aklımızdan başkalarını esir etmek geçmez.

Bunun için bu halkın bâhusus gençlerin bilgi ve iman silahıyla silahlanmasını ve boynundaki esaret zincirini silkip atmasını istiyoruz.

İşte bütün bu imanla sarıldığımız iş hakikaten bugün kendisine verdiğimiz Türkiye ismi derecesinde yalnız kalmış olan Osmanlı Türklerine böylece yalnız dua ile değil, fakat topu, tüfeği, aklı, zekası ile yardım edecek ve ona yük olmayacak bütün bir âlem hazırlamak istiyoruz. Tabii haricden bunu isterken Türkiye’ye de, şimdiye kadar İslâm’ın ve Şark ezilenlerinin pişdârında (öncülüğünde) bulunmuş ve bu âlemi milyonlarca evladını feda ederek korumuş olan Anadolu Türkleri’ne de kendilerini mesûd edecek ve hakikaten o kahramanları artık şahıslar veya mahud eşhas elinde oyuncak olmaktan kurtaracak ve kendi işlerini kendileri görecek, ve kurtulacak diğer Müslüman âleminde nümûne olacak bir idare elde ettirmeyi hedef edinmişizdir.

Bunda hiç bir an’ane veya fırka mevdesi yoktur. Bizim istediğimiz halkın kendi kendisini idaresine, halkın hâkimiyetine gitmemizdir.

Fakat buna giderken zaten kırıla kırıla bir avuç halktan ibaret kalmış olan Anadolu’nun daha ziyade boşalmaması için halkın mânasız incitilmemesi gözetilecektir. Biz istiyoruz ki, artık bir hükûmet ordusu bir esir Anadolu halkını işletmesin ve halk da kendisini köle farz ederek her yapılana boyun eğmesin ve her işi hükûmetten beklemesin. Bu köklü esaretten hakikaten kurtulsun. Bunun için de halkı idare edecek kendisi olsun, idare makinesine koşulacaklar gitsin kendisini halka beğendirsin, onunla anlaşsın, koklaşsın, onun derdini dileğini bilsin, öylece işe koyulsun. Yoksa eğer Anadolu’nun nurlu dediğimiz aklı erenleri bu hakikati tanımamak ister ve halkı topla, tüfekle kendine râm etmeyi düşünürse hem kendisine ve hem de Anadolu halkına yazık eder. Sonra o esir gibi idareye alıştırdığı Türklerle birlikte, emperyalizm arabasına bir daha kurtulmamak üzere koşulmuş kalır. İşte buna mâni olmak ve Türkiye’de de diğer İslâm memleketlerinde istediğimiz gibi yalnız umûmun nef’ine (faydasına) çalışmakta haris (hırslı) olan ve şahsı nâmına yalnız bir kurtarmak ve umûma fâideli olmak akidesinden başka bir şey gözlemez bir gençlik görmek ve yetiştirmek isteriz.

Biz komünist değiliz. Fakat her halde halkı mezara birlikte götüremeyeceği zenginlik hırsına sevk edecek ihtikâr (mal stoklama) aleyhindeyiz ve aynı zamanda geri bırakacağı evladını tembelliğe sevkten başka bir şeye yaramayan mal yığmak hevesine mâni olacak ve çalışanların yaşadıkça rahat yaşamalarını temin edecek usullerin vaz’ı (konulması) taraftarıyız. Hülâsa; biz maarifde, refahda, terakkide, işleten bir ekalliyetin (azınlığın) değil, işleyici olan halkın düşünülmesini esas biliriz. Bunun için de Halk Şûralar Fırkası programının Anadolu’da tatbiki ile tecrübesine, bir hürriyet-i hakikiye taraftarız ve o kanaatteyiz ki, bu suretle halkı zorlamaya hâcet kalmadan, umûmi bir refah temini mümkündür. Tekrar ediyorum, ben ve arkadaşlarım, herhalde bu hedefe doğru giderken ne post kavgası, ne de başka bir emel peşindeyiz. Biz öyle istiyoruz ki, iyi iş, iyi iş diye yapılmalı ve bundan dolayı nas’dan (insanlardan) değil, hatta Cenâb-ı Vâhib-ül Atayâdan (İhsanlar bağışlayan Cenâb-ı Allah’dan) bile mukabilinde dünyevi bir ivaz (karşılık) beklenmemelidir. Bizim için hedefe yaklaştığımızı anlamanın vereceği hazz-ı mânevi her şeye fâik ve çalışmaya devam için kâfidir. Cenâb-ı Hâk hepimize hakka matuf gayretlerimizde yardımcı olsun.

Not: Mektup metni, Selçuk Gürsoy tarafından yazılan ve 2007 yılında Salyangoz Yayınları tarafından yayımlanan “Enver Paşa’nın Sürgünü: İhtilalci İslam Birliği ve Livâ el-İslam Dergisi” kitabının 176-180 sayfasından alınmıştır.)

Yazı,  http://www.sde.org.tr/tr/kose-yazilari/881/bugun-yasananlari-anlamak-icin-enver-pasanin-mektubu.aspx sitesinden alınmıştır.

*Bu yazı 10 Mayıs 2011 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar