Ambargo altındaki Gazze’ye insani yardım götüren ‘Özgürlük Filosu’na ait Mavi Marmara gemisi, 31 Mayıs 2010 gecesi uluslararası sularda İsrail komandolarının saldırısına uğramış, saldırıda 9 Türk yardım gönüllüsü hayatını kaybederken, 30 kişi de yaralanmıştı. İsrail, yardım gemilerine ve yardım malzemelerine el koyarak yolcularıyla beraber bir İsrail limanına götürmüştü. Uluslararası hukuka aykırı bu saldırı, Türk-İsrail ilişkilerini kopma noktasına getirmişti.

 

Bu saldırıdan sonra, ilişkilerin yeniden kurulabilmesi için Türkiye İsrail Hükümetine beş şart koştu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından dillendirilen bu beş şart “Özür dilenmesi, tazminat ödenmesi, bir uluslararası bağımsız, tarafsız komisyon kurulması ve Gazze’ye uygulanan ambargonun kaldırılması” ydı. Kamuoyu İsrail’in özür dileyip dilemeyeceğini merak ederken, İsrail Başbakanı Netanyahu İsrail’in Türkiye’den özür dilemeyeceğini açıkladı.

 

İsrail’in akıl ve insaf dışı politikaları karşısında, Alarko Şirketler Topluluğu’nun Başkanı İshak Alaton İsrail’de yayımlanan Maariv Gazetesi’ndeki yazısında, “Ünlü Yahudi aklına ya da istihbaratına ne oldu? İsrailli politikacılar Yahudi gibi davranmıyor. Hep tüm  dünya size karşı diye düşünüyorsunuz. Bana göre artık gerçeklerle yüzleşmenin ve neyin neden yanlış gittiğini sorgulamanın zamanı geldi.” feryadıyla, İsrailli politikacıları eleştiriyordu.

 

Aslında ünlü Yahudi aklı, 20’inci yüzyılın başından itibaren tutulmaya başlamıştı. Siyonizm hareketi Filistin’de bir devlet kurmadan önce yeni bir kuşak yaratmış,  bu yeni kuşağa verilen irrasyonel ve şişirilmiş suni kimlik, 1948’den sonra kurulan devletin de kimliği ve ideolojisi haline gelmişti. Başta bir Yahudi devleti kurmak için ihtiyaç duyulan pervasız-çatışmacı Yahudi kimliği, devlet kurulduktan sonra Sefardim-Eşkenazim başta olmak üzere,  farklı dil ve kültürlere, farklı adet ve geleneklere sahip bulunan, farklı dini kitaplara ve ibadet şekillerine tabi derleme toplulukların bir arada tutulması için vazgeçilmez bir araç haline getirilmişti.

 

Bugünkü İsrail Devleti’nin politikalarına rengini veren yeni Yahudi kimliği 19.yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmıştı. Yüzlerce yıl vatansız ve emniyetsiz bir sürgün hayatı yaşayan Yahudiler, 19.yüz yılda güçlenen milliyetçilik akımlarının da tesiriyle, kendisine bir ulus devlet kuracak yeni bir Yahudi kuşağı yarattılar. Yahudiler, yüzlerce yıl süren sürgün müddetince, yaşamak zorunda kaldıkları ülkelerde dinleri ve ırkları sebebiyle ayrımcılığa tabi tutulmuş ve şiddete maruz kalmışlardı. Ortaçağ’da bu düşmanlığın kaynağı din olurken, reform dönemlerinden sonra, düşmanlığı tetikleyen unsur ırk farklılığı olmuştu. Yahudilerin yaşadıkları toplumda nefret edilmelerinin bir diğer sebebi, yaptıkları bankerlik faaliyetleri dolayısıyla kredi verdikleri halk tarafından “kan emici” olarak görülmeleriydi. Yahudiler, Avrupa’da ülkenin asli unsurlarına karıştırılmadan gettolarda yaşamaya mecbur edilmişlerdi.

 

Batı’da başlayan aydınlama hareketi, ister istemez Yahudileri de etkilemiş, Avrupa’da, “Haskala” olarak adlandırılan Yahudi aydınlanma hareketinin doğumunu sağlamıştı. Bu dönemde Avrupa’da yaşayan Yahudi aydınlar, bir yandan Yahudi kimliğini koruyarak, seküler eğitim sürecine katılmak suretiyle Avrupa aydınlanmasından pay almayı, getto sınırlarından kurtulmayı, içinde yaşadıkları toplumların bir parçası olarak daha yüksek roller üstlenmeyi hedeflemişler, diğer taraftan Yahudi geleneklerinde ve davranış tarzlarında modernleşmeyi sağlamaya çalışmışlardı. Ancak, Yahudi toplulukları bu değişim taleplerine karşı çok istekli görünmüyordu.

 

Haskala hareketi zamanla genç Yahudilerin zihninde milliyetçi tesirler uyandırdı. Filistin’in yurt edinilmesini ve milli bilincin geliştirilmesini amaç edinmiş birçok cemiyet ortaya çıktı. Daha önce ibadet dilinden öte bir fonksiyonu bulunmayan İbranice, bir edebiyat dili olarak işlenmeye başlandı ve İbranice yayın yapan çeşitli gazeteler, dergiler kuruldu.

 

Bu dönemde, Yahudilerin mevcut kimliklerini muhafaza ederek yaşadıkları ülkenin eşit ve onurlu bir mensubu olmasını savunan liberal Yahudi örgütleri (Alliance Universelle Israelite gibi) ile, asimilasyona karşı çıkan ve Yahudilerin bir ulus devlete sahip olması gerektiğini savunan milliyetçi Yahudi örgütleri arasında çekişmeler ortaya çıktı. Bir ulus devlete sahip olma fikri Yahudi cemaati arasında tartışma konusu olurken, bu yöndeki talepler dünya siyasetinin gündemine de oturdu. İlk defa İngiltere’nin Yahudi Başbakanı Disraeli, Filistin’de bir İsrail devleti kurulması gerektiğini savunmaya başladı.

Çarlık Rusya’sında 1882’de başlayan pogromlar (kıyımlar) ve Avrupa’nın diğer devletlerinde var olan Yahudilere yönelik antisemitik hareketler, Yahudiler arasında bir Yahudi vatanına kavuşma idealinin pratiğe dökülmesine yol açtı ve  “Siyonizm” ideolojisini ortaya çıkardı. Siyonizm, “Eretz Israel” de (Yahudilerin tarihi anavatanı) bir Yahudi devleti kurulmasını hedefleyen milliyetçi bir hareketti. Siyonizmin mimarı olarak bilinen Theodor Herzl’e göre, inananların dualarında yaşayan ütopyanın, gerçeğe dönüştürülmesi zamanı gelmişti. 1855 yılında başlayan Filistin’de kolonileşme faaliyeti, Siyonist ideoloji ile birlikte toplu ve sistematik bir göçe dönüştü. “Aliyah” olarak adlandırılan bu göç hareketi ile, dünyanın dört bir yanına yayılmış olup, “Eretz Israel”de bir devlet kurma idealiyle tutuşan Yahudiler yasal ya da yasadışı yollarla Filistin’de toplanmaya başladılar.

 

Aliyah’ı organize etmek için açık ve gizli bir takım örgütler kuruldu. Bu örgütler, 19’uncu yüzyılda ulus devletlerin kuruluşuna hizmet eden pek çok milliyetçi örgüte benziyordu. Siyonist örgütler, Filistin’e öncelikle gençlerin göç etmesini teşvik ediyorlardı. Bulundukları ülkelerde horlanmaları dolayısıyla, karakterleri baskı altında ezilmiş olan yaşlı kuşakların, yeni vatanın ruhunu temsil edemeyeceklerinin farkındaydılar. “Aliyah HaNoar“ denilen genç Yahudi göçü ile, ileride Siyonist devleti kuracak ve yaşaması için gerekirse hayatını vermeye hazır yeni bir kuşağın yaratılması, bu kuşak için yeni bir Yahudi kimliği inşaası mümkün olacaktı. Nitekim, ikinci göç dalgasıyla gelenler İsrail’in kurucu babaları olmuş, Filistin topraklarının imarı için ter döken örnek bir nesil teşkil etmişlerdi.

 

Siyonist Yahudi örgüt mensupları tüm dünyada müştereken algılanan Yahudi kimliğinden rahatsız oluyor, bu şekilde algılanmaktan nefret ediyorlardı. Yahudiler karikatürlerde hilekar, korkak, pısırık, menfaatperest tiplemeleriyle resmediliyorlardı. Anlatılan fıkralarda Yahudiler, kendi dindaşını dahi kazıklayan, canına ve malına düşkün, paradan başka kutsalı olmayan insanlar olarak mizah konusu yapılıyordu. Siyonist gençlik örgütleri (Türkiye’de de faaliyet gösteren Ne’emanei Tsion, Betar, HaHalutz, İrgun Tsinoi Ba Kusta vs.) bu imajı yıkmak için, örgüte aldıkları genç Yahudileri gençlik ve spor kamplarında fiziken güçlendiriyor, hiçbir şekilde canını riske atmaz olarak bilinen Yahudilerin genç kuşaklarını, kendilerine vaat edilmiş olan topraklar için savaşmaya ve ölmeye hazır birer kahraman haline getiriyorlardı.

 

20’inci yüzyıl başlarından itibaren ortaya çıkmaya başlayan ulus devletleri kuran milliyetçi hareketler laik karakterli iseler, üstünlüklerini ve farklılıklarını damarlarındaki asil kanda arıyor ve üstünlüklerine olan inançlarını mitolojiyle besliyorlardı. Eğer dini karakteri baskın hareket iseler, bu üstünlüklerini kutsal kitaplarında buldukları argümanlara dayandırıyorlardı. Tarihi şartların oluşturduğu Yahudi kimliğinden nefret eden genç kuşaklar, aradıkları üstün kimliği Tevrat’ta bulmuşlardı. Tevrat’a göre onlar insanlar arasından seçilmiş üstün bir topluluk idiler. Tanrı, seçilmiş olan bu topluluğa Filistin toprakları üzerinde “işlenmemiş ve iskan edilmemiş” bir vatan vaad etmişti. Onlara göre, Eretz İsrail’e göç, Yahudi tarihinin tabii seyrinin son merhalesi ve Yahudilerin millet olarak hayatta kalmasının tek yoluydu.

 

Ulus devleti kurmak için aynı ideallere sahip olmak ve bunun için canını vermeye hazır olmak, bir arada yaşamak için yeterli unsurlar değildi. Benzer ideallerle dünyanın dört bir yanından Filistin’e göçen Yahudiler gerek kültürel kimlik, gerekse konuştukları diller itibariyle birbirinden farklıydılar ve anlaşamıyorlardı. Tevrat dili olan İbranice Yahudiler arasında sadece ibadet dili olarak kullanılmaktaydı. Öteden beri Filistin’de yaşayan Yahudiler “Arapça” konuşurken, İspanya ve Batı Avrupa bölgesinden gelen Seferad Yahudileri “Ladino” denen melez bir İspanyolca’yı, Almanya ve Doğu Avrupa’dan gelen Aşkenazlar Almanca- İbranice karışımı bir dil olan “Jiddisch” lisanını kullanıyordu. Bu dilleri konuşamayan diğer göçmen Yahudiler geldikleri ülkelerin dilini konuşuyordu.

 

İbraniceyi milli bir dil haline getirmek için çalışmakta olan Eliezer Ben-Yehuda’nın, 1881’de Filistin’e gelmesi ile, İbranice Yahudi göçmenler arasında hızla yayılmaya başladı. Filistin duvarlarına “Yahudi İbranice Konuş” yazılı afişler asılıyordu. 1889’da, ilk defa tüm müfredatı İbranice olan bir okul, Rişon Letsiyon’da kuruldu. Ben-Yehuda’nın dediği gibi İbrani dili, sinagogdan kursa, kurstan okula, okuldan da eve giren yaşayan bir dil haline geliyordu. Nihayet, İngiliz Manda Yönetimi 1922 yılında İbraniceyi Filistin’in resmi dillerinden biri olarak kabul etmişti. Bu gayretler sonucunda farklı coğrafyalardan göç ederek gelen yeni Yahudi kuşağı,  hayatının her alanında konuşacağı ve yazacağı milli bir dile kavuşmuştu.

Dünyanın pek çok ülkesine dağılmış bulunan Yahudilerin, göç ettikleri ülkelerde din ve ırk farklılıkları dolayısıyla, zulme, katliama uğramaları, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri Yahudi bilincinde ağır bir travma meydana getirmişti. Politik psikoloji üzerine çalışan psikanalistler bu travmayı “seçilmiş travmalar” olarak adlandırmaktadırlar. Onlara göre seçilmiş travmalar, tarihte yaşanmış bazı olayların toplumun bilincinde derin bir acı ve yas duygusunu uyandırması ve bu acının yasının tutulamaması dolayısıyla gelişen psikolojik bilinçaltı süreçlerdir. Bu bilinçaltı süreçler, yaşanan acı olaylara sebep olan kişiye ya da gruba karşı bir düşmanlık ve kin duygusu oluşmasına neden olmaktadır. Toplumlar da bireyler gibi, kendilerini psikolojik olarak korumak amacıyla, yansıtma ve mağduriyet duygusunu öne çıkarma biçiminde savunma mekanizması geliştirmektedirler. Yaşanmış olan travmalar, psiko-genetik olarak nesilden nesle aktarılır, toplumların geleceklerini etkileyebilecek psikolojik ve duygusal izler bırakırlar. Hatta toplumun bir ulus kimliği ya da etnik kimlik kazanmasına etki ederler. Zulme uğrayanların bu psikolojisi “mağduriyet psikolojisi” olarak adlandırılmaktadır.

Yüzlerce yıl süren vatansız ve emniyetsiz bir sürgün hayatı ister istemez mağduriyete uğramış Yahudileri bir tür intikam hırsıyla doldurmuştu. Kutsal kitaptan mülhem üstün ırk ve seçilmiş millet anlayışı, intikamcı psikolojiye ciddi bir sinerji kazandırıyordu. Eretz İsrail’e ulaşan Yahudiler, kendilerine vaat edilen Filistin topraklarını Tevrat’a göre, “işlenmemiş ve iskan edilmemiş” kabul ettiklerinden, burada yerleşik olan Yahudi olmayan halkların mülkiyet haklarını reddettiler. Filistin toprakları üzerinde ‘sorgulanamaz’ ve ‘ellerinden alınamaz’ hakları olduğu iddiasıyla, Arapları asırlardır yaşadıkları bu topraktan kovmak için teröre başvurdular. Mağduriyet psikolojisinin tutuşturduğu intikam duygusu, tarih boyu kendilerine zulmedenlere değil, göç ettikleri Filistin’deki Arap köylülere yöneldi. İsrail devletinin kurulmasından önceki yaklaşık elli yıllık dönemde Yahudiler, terör ve baskıyla, öteden beri Filistin’de yaşayan halkın topraklarını terk ederek komşu Arap ülkelerine sığınmalarını sağladılar. Filistin’de 1910′ da yaşayan Yahudilerin oranı % lO iken, 1947′ de bu oran BM’nin Filistin’e yönelik taksim planı öncesi %31 ‘lere yükselmiş, İsrail’in kuruluşunun ardından 1949 yılında %86’ya yükselmiştir.

İkinci dünya savaşı sırasında, Avrupa’da yaşayan Yahudilerin “Holokost” adı verilen katliama maruz kalmaları Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasının yolunu açmıştı. Filistin topraklarını terörist gruplar eliyle Araplardan temizlemeye çalışan Yahudi zihniyeti, 1948’de kurulan İsrail Devleti’nin resmi ideolojisini de oluşturmuştu. Filistin topraklarını Araplardan temizleme fonksiyonu, artık resmi devletin meşru kabul edilen güçleriyle ve hukuk yoluyla gerçekleştiriliyordu. Devlet kurulduktan sonra, İsrail hükümetlerinin omurgalarını teşkil eden gerek soldaki İşçi Partisi, gerekse merkez sağı temsil eden Likud Partisi bu mağduriyet psikolojisinden hiçbir zaman kurtulamadılar. Her iki partinin de kökenleri İngiliz manda idaresi döneminde ortaya çıkan siyonist silahlı mücadele örgütlerine dayanmaktaydı. Likud geleneği, Araplara ve İngilizlere karşı eylemler yapan bir Yahudi yeraltı örgütü olan Irgun’a dayanırken, İşçi Partisi’nin kökenleri, Hapoel Hatzair (Genç emekçiler) ve Achdut Ha’Avodah (Emekçi Birliği) gibi sosyalist örgütlere dayanıyordu. Sosyalist işçi hareketi olarak görülen bu örgütleri Ben-Gurion şöyle tanımlıyordu. “Aslında sosyalizmin kendisi asla bir hedef olmayıp, yalnızca ulusal hedefleri ilerletmek için bir araçtı.”, “Onlar için bizim neslimizin en yüce hedefi yeniden inşa ve Aliyah’tır [Filistin’e göç].” Siyasete sürekli müdahil olan İsrail Ordusu, genellikle kendisini İşçi Partisi’ne daha yakın hissetmiş, Moşe Dayan ve Yigal Allon gibi Arap katliamları ile öne çıkmış olan generaller bu parti içinde yer almış,  İzak Rabin, Ehud Barak gibi ünlü generaller İşçi Partisi’nden Başbakan olmuşlardır.

İkinci dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında yaşanan Holokost, Batı entelektüel dünyasında zaten var olan suçluluk duygusunu katmerleştirmişti. Filistin’de bir devlet kurulmasından sonra, Yahudilerin bu topraklarda yaşayan fakat Yahudi olmayan halka karşı yaptığı her türlü olumsuz muamele, Yahudileri daha önce dışlamış bulunan batı ülkelerinde hep mazur görülmeye başlandı. “mazuriyet psikolojisi” denilen bu durum, mağduriyet psikolojisinin doğurduğu tabii bir sonuçtu.

“Mazuriyet psikolojisi” sebebiyle, geçmişte zulüm yapmış olan topluluklar, mağdur ettikleri halkın daha sonra başkalarına gerçekleştirdikleri zulmü maruz görme yoluna gitmektedirler. Bu psikoloji, eski zalimleri mağdur ettiklerine karşı aşırı ve olumlu yönde ayrım yapma, hatta mağduru kayırma eğilimine yöneltmektedir. Uluslararası ilişkileri şekillendiren en önemli psiko-politik ögelerden birisi, mağduriyet psikolojisi ile mağdur toplumların diğer toplumlar tarafından mazur görülmesi ve bir koruma kalkanı oluşturularak mağduriyetlerinin bastırılması veyahut mağduriyeti çıkar ilişkilerinde kullanmaları olmuştur.  Batılı devletlerin bu suçluluk duygusunu kullanan İsrail, Araplara karşı sürekli şiddet uygulamış ve ne yazık ki hep müsamaha ile karşılanmıştır. İsrail zulmünü eleştirmek bile, Batı dünyası nezdinde anti-Semitizmle suçlanma sebebi sayılmıştır. İntikam duygusunun, travmaya sebep olanlara değil, travmada hiçbir rolü olmayan Araplara yönelmesi batılı devletleri politik olarak rahatlatmıştır.

Politik psikolojiyle uğraşanlar, devletlerin politik reaksiyonlarının tarihlerinden ayrı düşünülemeyeceği, psiko-genetik aktarımlarla oluşan topluma hakim kimliğin, politik reaksiyonları belirleyeceği kanaatindedirler. Bu değerlendirmelere göre barış, savaş, uzlaşma, ortak çıkar ya da ortak dost-düşman algısı toplumların bilinçaltında yer etmiş psikolojik motivasyonlardan etkilenmekte ve politik davranışa dönüşebilmektedir.

Devletler çoğu zaman, seçilmiş travmaların baskısı altında, kamuoyundan bağımsız bir dış politika üretememektedirler. Zira, travmaların devlet politikalarını şekillendirici bir yönü vardır.  Bu tür psiko-politik yönlendirmeler kimi zaman devletlerin reelpolitik davranışını etkileyebilecek düzeye yükselmekte, devletlerin kendi çıkarlarına ve uluslararası mutabakatlara aykırı politik kararlar almalarına sebep olmaktadır. İsrail’in Birleşmiş Milletler kararlarını umursamayan hatta meydan okuyan politikaları, kaynağını yukarıda izah etmeye çalıştığımız “mağduriyet psikolojisi” nden almaktadır. Diğer ülkelerin taşıdığı “Mazuriyet psikolojisi”, İsrail’in uluslararası camiada ciddi bir yaptırımla karşılaşmasına mani olmaktadır. İran’ın nükleer faaliyetine karşı sert tedbirler alan Batı dünyası, aynı psikolojik sebeplerle İsrail’in nükleer politikalarını tartışmaya bile yanaşmamaktadır.

Uluslararası ilişkilerini yukarıda anlatmaya çalıştığımız psiko-politik davranışların yönlendirdiği İsrail, iç problemlerini de bir türlü çözememektedir. “Mağduriyet psikolojisi” nin oluşturduğu yeni Yahudi kimliği, toplumsal problemleri bastırmada ve ertelemede içe yönelik olarak da kullanılmaktadır. İsrail’in toplum yapısı hiçbir zaman homojenlik göstermemiş, dünyanın birçok yerinden toplanıp bir araya gelen Yahudi toplulukları için müşterek bir dil temin etmek bir arada problemsiz yaşamayı sağlamaya yetmemiştir. Bir devlete sahip olma ideali gerçekleştikten sonra, daha önce gönüllü olarak bastırılmış bulunan sosyo-kültürel farklılıklar, mezhep farklılıkları gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Başta Aşkenaz, Sefarad, Falaşa gibi farklı coğrafyadan gelen topluluklar birbiriyle kaynaşmaya yanaşmamış, bu durum ister istemez sınıflı bir toplum yapısı doğurmuş, İsrail’ in kuruluşundan itibaren ülkede Aşkenaz kültür baskın ve egemen bir karakter taşımıştır. Bu köken farklılıkları siyasi tercihlere de yansımıştır. İsrail devleti kurulduğundan bu yana, henüz bir Sefaradın başbakan seçilememesi, bu kimlik farklılıkların siyaseti ne kadar etkilediğini açıkça göstermektedir. Diğer taraftan, laik-dinci, siyonist-antisiyonist, Olim (Yeni göçmenler)-Vatikim (Yerleşik Yurttaşlar) çatışması da toplumu ayrıştıran diğer faktörler olmuştur.

Bu toplumsal farklılıkların çatışmasının önüne geçmek isteyen hükümetler, Yahudi milliyetçisi üst kimliği pompalamaya devam etmekte, kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrili, küçük ve yalnız bir ülke olduğu propagandası arkasına sığınarak Yahudi halkın yaralı bilincini canlı tutmaya çalışmaktadırlar. İçeriden yükselen eleştirilere tahammül edemeyen İsrail hükümetleri, uyguladıkları politikaların eleştirilmesini İsrail’in yıkılması talebi gibi kamuoyuna sunup, her türlü yanlışı sahiplenmek ve örtmek yoluna gitmektedirler.

Yazımızda anlatmaya çalıştığımız üzere, geçen yüzyılın başında reddedilen tarihi Yahudi kimliğinin yerine, sürgün, aşağılama ve katliamların yarattığı travmaların etkisiyle inşaa edilen intikamcı, pervasız yeni Yahudi kimliği, halen İsrail hükümetlerinin rasyonel davranmasının önünde büyük engel oluşturmaktadır. Türkiye’den özür dilenmesi halinde, İsrail hükümetlerinin iç ve dış sebeplerle diri tutmaya çalıştıkları bu hesap vermez Yahudi kimliği darbe yiyip, dümura uğrayacaktır. Bu kimlik sorgulanıp, makul ve normal bir psikolojinin denetimine girmedikçe, İsrail tüm dünyayı karşısına almaya devam edecektir.

Yararlanılan Kaynaklar:

Avrupa’dan Türkiye’ye Yahudi Göçünün Stratejik Olarak Kullanılması (1880-1920), Prof.Dr. Ali Arslan, http://www.harpak.edu.tr/saren2/files/GSD/guv_str_sayi_5_haziran2007.pdf

Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, Aliya: Bir Toplu Göçün Öyküsü (1946-19499, Rıfat N.Bali, İletişim Yayınları, İstanbul-2003.

İbranicenin Yeniden Doğuşu, Prof.Dr. Bedrettin Aytaç, Ankara Üniversitesi Türkçe ve Yabancı Dil Araştırma ve Uygulama Merkezi TÖMER, Sayı:139, Ankara-1998

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/27/766/9697.pdf

Politik Psikoloji, Abdülkadir Çevik, Dost Kitabevi, Ankara,2010

Psikoloji ve Psikanaliz Penceresinden Türk-Ermeni Meselesi: Mağduriyet Psikolojisi ve Büyük-Grup Kimliğinin Etkisi, F.Sevinç GÖRAL, Avrasya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, Ermeni Araştırmaları Enstitüsü, http://www.eraren.org/bilgibankasi/tr/index4_1_1.htm

Tarihsel Kökenleriyle İsrail’de Siyasal Partiler, Dr. M. Burkan Serbest, A.Ü. SBF Dergisi Cilt 60, Ankara-2005. http://www.politics.ankara.edu.tr/eski/dergi/pdf/60/2/9_burkan_serbest.pdf

Uluslararası İlişkilerde Algı Farklılıkları: Seçilmiş Zaferler Ve Seçilmiş Travmalar, Merve Bağcı-Huriye Yardım-Erhan Baydar. http://www.ppd.org.tr/index.php/uluslararas-likiler/12-merve-bagci/13-uluslararas-likilerde-alg-farkllklar

*Stratejik Düşünce Dergisi’nin Ağustos 2010 sayısından alınmıştır.

 

Kategoriler: Yazılar