Türkiye’nin dış politika ekseninin kayıp kaymadığı hususu, bugünlerde en çok konuşulan mevzulardan birisidir. Bu yazımızda, Türkiye’nin ekseninin nasıl şekillendirildiğinin hikayesi kısaca anlatılmaya çalışılmış ve bu eksenden uzaklaşma temayülü gösteren Menderes ve ilk Demirel hükumetlerinin başına gelenler bahis konusu edilmiştir.

 

Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında 17 Aralık 1925’te imzalanan ve süresi 7 Kasım 1945’de sona eren “Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması”nı müzakere etmek üzere, Sovyet dışişleri bakanı Molotov ile Türkiye’nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper arasındaki görüşme, Türk dış politikasının geleceğini ipotek altına almış ve Türkiye’yi bir eksen tercihine götürmüştür.

 

Türk tarafının talebi üzerine 7 Haziran 1945’de gerçekleşen Molotov-Sarper görüşmesinden sonra Selim Sarper, SSCB’nin Türkiye’den toprak talebi olduğunu ve Boğazlarda hak talep ettiğini telgrafla Ankara’ya bildirmişti. Bu telgrafın pompaladığı Sovyet işgali korkusu, İkinci Dünya savaşından sonra Türkiye’nin bütün dış politikasını biçimlendirmişti. Türkiye uluslararası ilişkilerini bu perspektiften değerlendirmiş, dostluklar ve ittifaklar ile düşmanlıklarını bu korkuyla tayin etmişti. (Daha sonra bu konuda yapılan çalışmalarda, Sovyetlerin resmi ve yazılı herhangi bir talebi bulunmadığı, bu iddiaların tek kaynağının Selim Sarper’in telgrafından ibaret olduğu ortaya çıkmıştır.)

 

İkinci Dünya savaşından ağır bir yükle çıkan İngiltere, Ortadoğu’nun jandarmalığını ABD’ye devretmişti. Türkiye’yi nüfuz alanına dahil eden ABD ilk iş olarak, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sırasında “Ödünç Verme ve Kiralama Yasası” yoluyla aldığı borçları sildi ve savaş sırasında Türkiye’ye ödünç verilen 150 Milyon $ değerindeki araç-gereç ve malzemenin 4,5 Milyon $ karşılığında Türkiye’nin mülkiyetine geçmesine izin verdi. Daha sonra Truman Doktrini ve Marshall Yardımı çerçevesinde sağlanan ekonomik yardımlarla ABD’nin Türkiye’ye nüfuzu derinleşti. ABD Başkanı Truman 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı konuşmada “Türkiye bizim desteğimize ihtiyaç duymaktadır. Savaştan beri Türkiye, ulusal bütünlüğünün sağlanması için elzem olan modernizasyonu gerçekleştirebilmek için ABD ve İngiltere’den ek yardımlar istemiştir. Bu bütünlük, Orta Doğu’da düzenin korunması için gereklidir. İngiltere Hükûmeti, içinde bulunduğu güç durum nedeniyle, Türkiye’ye daha fazla mali ve iktisadi yardım yapamayacağını bize bildirmiştir. Yunanistan gibi Türkiye de ihtiyaç duyduğu yardımı almalıdır. ABD bunu vermelidir. Bu yardımı sağlayabilecek tek ülke biziz” diyordu.

 

Truman Doktrini çerçevesinde, iki ülke arasında 12 Temmuz 1947 tarihli “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma” imzalandı. 1947-1949 döneminde Amerikan yardımlarının tutarı 152.5 Milyon $ ‘yi buldu. Türkiye, Truman Doktrini yanında 1948-1952 yılları arasında Marshall Planı çerçevesinde de ABD’den büyük ölçekli ekonomik yardım aldı.

 

Kuzeyden gelecek kızıl tehlikeden korkan Türkiye, 4 Nisan 1949’da kurulan NATO askeri ittifakının bir parçası olabilmek için çırpınıyordu. Bu yolu açmak için 25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’na bir tugay asker gönderildi. Bu savaşta 706 Türk askeri şehit olmuş, 2.111’i yaralanmış, 168 kişi kaybolmuş,  219 kişi esir düşmüş, Türk tugayı gücünün % 66’sını kaybetmişti.  Türkiye katlandığı fedakarlığın karşılığı olarak 1952 yılında NATO’ya üye kabul edildi.

 

Ortadoğu’nun en önemli ülkesi olan Türkiye, bölgeye yeni giren ABD ile bölgenin eski sahibi İngiltere’nin menfaatlerinin korunması bakımından bölgede çok önemli roller ifa etti. 1952’de kurulan ve Arap devletlerini kontrol altında tutmaya çalışan “Ortadoğu Savunma Örgütü” (Middle East Defence Organization-MEDO)nün bel kemiğini oluşturmaya talip oldu. O zamanki Türk dış politikasına göre Ortadoğu, batının savunması ve NATO için hayati alanlardı. Bu vizyonun gereği olarak Türkiye, 1949’da İsrail devletini tanıyan ilk devletlerden biri oldu. Süveyş Kanalı’nı işgal eden İngilizlerin burayı terk etmelerini isteyen Mısır’ın bağımsızlık politikalarına karşı İngiltere’nin yanında yer aldı. Aynı şekilde, Cezayir’in bağımsızlık savaşında işgalci Fransızlara destek verdi.

 

ABD ve İngiltere’nin yönlendirmesi ile, ortak güvenlik amacına hizmet etmesi için Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında 1953 tarihinde Balkan Paktı kuruldu. 1955 yılında Türkiye, Irak, Pakistan, İran ve İngiltere’nin iştirakiyle Bağdat Paktı oluşturuldu. 1958’de Irak’ın pakttan çekilmesi üzerine, Amerika’nın desteği ve diğer üyelerin iştirakiyle CENTO kuruldu. Soğuk savaşın hüküm sürdüğü bu dönemlerde Türkiye, “Hür Dünya” (!) nın güvenliği ve menfaatlerinin korunması için elinden gelen her türlü desteği verdi.

 

1.Olay Menderes’in Moskova Ziyareti Teşebbüsü

 

1960’lı yılların başından itibaren Menderes hükûmeti ABD’ye ve NATO’ya körü körüne teslim olma politikasından vazgeçme, Sovyetler Birliği başta olmak üzere komşu ülkelerle karşılıklı güven ve işbirliğine dayalı politikalar geliştirme yönünde adımlar atmaya çalışıyordu. Hükûmet, Temmuz ayında Başbakanın Sovyetler Birliği’ne bir ziyaret yapmasını planlamıştı ve bunu ABD’den de gizli tutuyorlardı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Tahran’a büyükelçi olarak atanan Mahmut Dikerdem’e bu konudan bahsetmiş, ancak teferruatlı bilgi vermemişti. Verilen bilgi, CENTO üyesi İran Şahı’nın bu ziyaretten işkillenmemesini sağlamaya yetecek kadardı.

 

28-30 Nisan 1960 tarihleri arasında yapılacak CENTO Bakanlar Kurulu toplantısı için, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 27 Nisan günü bir heyetle birlikte Tahran’a gelir. Tahran Büyükelçisi Mahmut Dikerdem, Dışişleri Bakanı ile baş başa yaptığı görüşmeyi ve Türkiye’nin yeni dış politika arayışlarını “Üçüncü Dünyadan, Bir Büyükelçinin Anıları” kitabında aşağıdaki gibi anlatır:

 

Zorlu, Başbakan Menderes’le birlikte Temmuz ayında yapacakları Moskova ziyaretine değinmem üzerine şunları söyledi: “Moskova’ya neden gitmek istediğimi ve bu ziyaretin bir politika değişikliği anlamına gelip gelmediğini Ankara’da iken benden sormuştun. Şimdi açıkça söyleyeyim: Evet, ziyaret dış politikamızda bir dönüm noktası olabilir. Çünkü şimdiye kadar Sovyetlerle ilişkimizde Amerikan müttefiki gibi davranmayı ön planda tutuyorduk. Soğuk savaş döneminde Amerika’nın müttefiki olmanın gereği Sovyetlerle ilişkimizi en alçak düzeyde tutmaktı. Bu dönemin sona erdiğinin işaretini, Sovyetlerle baş başa görüşmelere başlamak suretiyle, bizzat Amerika vermiş bulunuyor. Şimdi bizim de Sovyet hükûmetiyle ikili müzakerelere girişmek, dondurulmuş ilişkilere canlılık vermek hem hakkımızdır hem de çıkarlarımıza uygundur. Bugüne kadar Sovyetlerin karşısına NATO bloku olarak çıkardık, soğuk savaş mantığı bunu gerektiriyordu. Mademki Amerikalılar Moskova ile diyalog kurmanın kendileri için zamanı geldiğine inandılar, bizim de vakit yitirmeden Sovyetlerle normal ve giderek dostça ilişkiye yönelmemiz zorunludur. Ben bu zorunluluğu Başbakanla Cumhurbaşkanına da anlatıp onları düşüncemin doğruluğuna inandırdım. Bunun üzerine Amerikalılara danışmadan Moskova ziyaretini düzenledik, çünkü danışırsak Ruslarla baş başa görüşmemizi engellemek isteyeceklerini biliyorduk. Sovyet hükûmeti önerimizi hemen kabul ettiği gibi ziyaret tarihinin bir an önce açıklanmasını istedi. 15 Temmuz üzerinde anlaştık” (shf.21)

 

Ne yazık ki bahse konu Rusya ziyareti gerçekleşemeyecekti. Fatin Rüştü Zorlu’nun Mahmut Dikerdem’le yaptığı görüşmeden tam bir ay sonra, 27 Mayıs askeri darbesi ile hükûmet iktidardan alaşağı edilecek, ABD ekseni dışında politika arayışları bir başka bahara kalacaktı. Milli Birlik Komitesi yayınlamış olduğu darbe bildirisinde, NATO ve CENTO’ya bağlılıklarını ilan etmiş, Cemal Gürsel darbenin hemen ertesi günü ABD Büyükelçisi Warren ile yaptığı görüşmede, ABD ile müttefik olunduğunun ve Ankara’nın Amerikan politikasının kesinlikle değişmeyeceğinin güvencesini vermişti. Devrilen Menderes hükûmetinin, ABD ve NATO’nun izni ve bilgisi dışında, Sovyetlerle ilişkilerini geliştirmeye teşebbüs etmesi ve 15 Temmuzda bir de Moskova ziyareti planlaması ABD tarafından kabullenilemeyecek bir durumdu. Darbeci subaylar eliyle, Türkiye’nin eksen dışına kayması önlenmiş, NATO, CENTO ve ABD’ye bağlılık açıklamaları, darbecilerin 30 Mayıs 1960 tarihinde ABD tarafından tanınmasıyla ödüllendirilmişti. (Bu darbede ABD’nin rolü çok açıktır. Hulusi Turgut’un kaleme aldığı “Şahinlerin Dansı Alparslan Türkeş Anlatıyor” isimli kitapta Alparslan Türkeş, darbeden sonra tasfiye edilen 275 general ve 7.000 subayın emeklilik tazminatı olan 12 milyon doları ABD’nin verdiğini açıklamıştır.)

 

2.Olay Demirel Hükûmeti’nin Rusya Politikası

27 Mayıs 1960’ta, askerler marifetiyle ABD dış politikasına tekrar raptedilen Türkiye’nin eksen kaymasının önlenmesi ABD Dış Politikasının önemli konularından birisi haline gelmişti. 05 Ekim 1960 tarihli ABD’nin Türkiye Politikası konulu,  ABD Ulusal Güvenlik Raporunda Türkiye’nin ABD çizgisi dışına çıkmasının ve Sovyetlerle bağımsız ilişki geliştirmesinin önüne geçilmesi politika olarak benimsenmişti. Söz konusu raporda;

 “ABD’nin ekonomik savunma politikasına uygun olarak, Sino-Sovyet bloku için gerekli stratejik mallarının ihracını sınırlandırma ve yasaklama konusunda Türkiye’yi zorlamak ve Türkiye’yi;

  1. Belli bazı duyarlı alanlarda Sino-Sovyet blokunun yardımını kabul etmeme,
  2. Bu bloka ekonomik bağlılık yaratacak şekilde Sino-Sovyet bloku ile ticari ilişkiler geliştirme ya da ABD çıkarlarını ciddi biçimde tehdide yönelik ilişkiler geliştirmeme konusunda uyarmak.” gerektiği belirtilmişti.

Türkiye, 1964 yılı ortalarına kadar kendisine çizilen bu çerçeveye bağlı kalmaya riayet etti. Bu bağlılık, Kıbrıs Rumlarının silahlanmasına ve adada yaşayan Türklere karşı bir katliama girişmelerine kadar devam etti. Taraflar arasında çatışmaların artması üzerine, 2 Haziran 1964 tarihinde Türkiye hükümeti Kıbrıs’a çıkarma yapma kararını açıkladı ve gerekli hazırlıklara başladı. Bu karara ABD’nin tepkisi çok sert oldu. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye oldukça kaba ve aşağılayıcı bir üslupla yazılmış mektup gönderdi. “Johnson mektubu” olarak tarihe geçen ünlü mektupta ABD Başkanı Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye şu cümlelerle talimat veriyordu:

 

“En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, Hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum.

 

Yıllar boyu Türkiye’yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, Hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorarım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce Birleşik Amerika Devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim.”

 

Mektupta; NATO müttefiklerinin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir hareket neticesinde ortaya çıkacak muhtemel bir Sovyet müdahalesine karşı NATO’nun Türkiye’yi müdafaa etmek mükellefiyetinin olmadığı, Birleşmiş Milletlerin Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki göstereceği, Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına muvafakat edilmeyeceği, Türkiye’nin ABD ile yeniden ve en geniş ölçüde istişare etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğine dair Başkan Johnson’a teminat verilmediği takdirde, NATO Konseyi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acilen toplantıya çağrılacağı bildiriliyordu. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmişti.

 

Bu mektup Türk yöneticilere ders olmuştu. Dış politikasını ABD’ye endeksleyen, güvenliğini NATO‘ya terk eden Türkiye en hayati meselesinde sap gibi ortada kalmıştı. Johnson mektubu, 1947’den 1964’e kadar devam eden Türk-Amerikan münasebetlerinde bir kırılmaya sebep olmuş, Türkiye sadakatinin karşılığını bulamamıştı. Türk Hükümetini kıran bu mektup Türk-Sovyet münasebetlerinde yakınlaşmaya neden olmuştu.

 

Türk-Amerikan ilişkilerinin iyice zayıfladığı bu dönemde, Sovyetlerin daveti üzerine, Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin 30 Ekim-6 Kasım 1964 tarihlerinde Moskova’yı ziyaret etti. Ziyaret neticesinde yayımlanan bildiride, Sovyetler tarafı Kıbrıs’a dışardan müdahaleye karşı olmakla birlikte, adada iki ayrı milli toplumun varlığını kabul ettiğini vurguladı.

Bu ziyaretten sonra, Türk-Sovyet diplomasi trafiği hızlandı. Sovyetler Birliği Yüksek Şura Başkanı Podgorny başkanlığındaki bir Sovyet parlamento heyeti 04-13 Ocak 1965 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etti. Bu yakınlaşma neticesinde Sovyet Dışişleri Bakanı Gromyko, 21 Ocak tarihli resmi Izvestia Gazetesine verdiği demeçte, Sovyetler Birliği’nin Enosis’e karşı olduğunu, federal sistemin Kıbrıs için bir çözüm şekli olabileceğini açıkladı. Gromyko, 17-22 Mayıs 1965 günlerinde Ankara’yı ziyaret etmek suretiyle, Dışişleri Bakanı Erkin’in 1964 sonbaharındaki ziyaretini iade etti. Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosigin’in 3 Temmuz 1965’de, haftalık Akis  dergisine verdiği demeçte; “Biz politik sahada, ekonomik sahada, kültürel sahada işbirliği yapmalıyız… Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den hiç bir toprak talebi bulunmadığını size beyan ederim” sözleri, her iki ülke arasında yeni bir güven ve işbirliği havasının doğmasına zemin hazırlıyordu.

Sovyetlerle ilişkiler, bu devletin Türkiye’de büyük sınai yatırımlar yapmasını sağlayacak anlaşmalar imzalanmasıyla devam etti. Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, 9-17 Ağustos 1965 tarihlerinde davetli olarak gittiği Moskova’da, Sovyetlerin sağlayacakları kredilerle Türkiye’de bir takım sınai tesisler kurmaları hususunda prensip anlaşmaları yaptı. 1965 Ekiminde iktidara gelen Adalet Partisi hükümeti sırasında bu tesislerin inşasına başlandı. İskenderun demir-çelik sanayi, İzmir’de Aliağa rafinerisi, Seydişehir aleminyum kompleksi gibi büyük sınai projeler bu dönemin eseri olarak Sovyet kredisi ve mühendisliği ile gerçekleştirilmişti.

Ekonomik münasebetlerin gelişmesine paralel olarak siyasi münasebetler de gelişmeye başlamıştı. Sovyetler Birliği Başbakanı Kosigin 20-27 Aralık 1966 tarihlerinde Ankara’yı ziyaret etmiş,  Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel de 19-29 Eylül 1967 tarihlerinde Sovyet Rusya’ya giderek bu ziyareti iade etmişti. Nihayet, 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Sovyetler Birliğini ziyareti, ilişkileri doruk noktasına çıkarmıştı.

Cumhurbaşkanlığı düzeyinde gerçekleştirilen Sovyetler Birliği ziyareti, belki de ABD bakımından bardağı taşıran son damla olmuştu. Yukarıda metnine yer verdiğimiz ABD Ulusal Güvenlik Raporunda, Sovyet bloku ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye’yi uyarma sebebi olarak sayılmıştı. Sovyetler Birliği eksenine kaydığından şüphelenilen Demirel döneminin dış politikasının kulağını çekme zamanı gelmişti. Bu kulak çekme operasyonu Demirel ailesi üzerinden yapılacaktı.

Cevdet Sunay’ın Sovyetler Birliğini ziyareti sırasında, Haldun Simavi’nin patronu olduğu Günaydın gazetesinde Demirel’in eşi Nazmiye hanım hakkında bir dedikodu furyası başlatıldı. Geziye iştirak etmiş bulunan Günaydın gazetesi genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, “Olaylar, Anılar ve Gerçekler” adlı kitabında bu olayın perde arkasını anlatmaktadır.

Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, SSCB Devlet Başkanı Podgorny ve Başbakan Kosigin şerefine T.C. Büyükelçiliği binasında bir resepsiyon vermektedir. Necati Zincirkıran Kosigin’e bazı sorular sorduğu sırada Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil yanına gelerek, özel olarak konuşmak istediğini söyler. Yan bir odaya geçtiklerinde, Çağlayangil 15 Kasım 1969 tarihli Günaydın gazetesinde Başbakanın eşi hakkında çıkan haberin küpürünü kendisine verir. Necati Zincirkıran haberi okuyunca şaşırır. Zira, gazetenin genel yayın yönetmeni olduğu halde, çıkan haberden herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Haber hakkında bilgi almak için, Türkiye’yi arar, ancak o günkü şartlarda telefonla irtibat kurması mümkün olmaz.

Haber, “İlginç bir iddia var: Ayko Oteli sahibi Ali Tepe, notere tevdi ettiği ifadesinde diyor ki:’Kardeşim, Nazmiye Demirel’in yakın dostu olduğu için öldürüldü’.” başlığıyla Günaydın Gazetesi’nin birinci sayfasında verilmişti. Haberde bahsi geçen kişi, Nazmiye Demirel’in on beş yıllık ayakkabıcısı Osman Nuri Tepe idi. Bu şahıs, 05.09.1967 tarihinde bir trafik kazasında ölmüştü. Haberin veriliş tarzı ilginçti. Okuyucu zihninde, Başbakanın eşinin ayakkabıcısı ile gayri ahlaki bir ilişkisi olduğu, bunun ortaya çıkması üzerine öldürüldüğü ima ediliyordu. Soğuk savaşın şekillendirdiği o günkü şartlarda, Türk Cumhurbaşkanının SSCB ziyareti en önemli olay olduğu halde, Başbakanın ailesi ile ilgili haberler bu ziyareti gölgede bırakmış, neşe içinde geçmekte olan Rusya seyahati bu haberden sonra karabasana dönüşmüştü.

Gazetenin sahibi Haldun Simavi, geziden dönen Necati Zincirkıran’a gönderdiği telefaksta, Ankara’da kalmasını ve Demirel ailesinden özür dilemenin bir yolunu bulmasını istiyordu. Simavi telefaksta “Ankara baskımızda yayınlanan haber bizim aile anlayışımıza, gazetecilik kavramlarımıza aykırıdır. Bunun için de sorumluları tesbit edip gerekeni yapmakta hiç tereddüt etme. Olay, daha fazla büyümeden ve dal budak salmadan bu işi hallet. Senden bunu önemle istiyorum.” diyordu. Gazetenin Ankara baskısında yer alan bu haber hakkında Necati Zincirkıran, genel yayın yönetmeni olarak ne kendisinin ne de gazete patronunun bilgisi olmadığını iddia etmektedir. Siyasi sonuç almaya yönelik bu haberin sorumluluğu muhabir Necdet Onur, gazetenin Ankara temsilcisi Başkurt Okaygün ve sorumlu yazı işleri müdürü Rahmi Turan’ın üzerinde kalmıştır.

Bu haberin zamanlaması ve doğrudan Başbakan Demirel’in ailesinin hedef alınması, kamuoyunda Rusya ile geliştirilen ekonomik ve siyasi ilişkilerden dolayı Demirel hükûmetinin cezalandırılması olarak algılanmıştır. Bu olaydan sonra, Günaydın Gazetesi’nin Demirel ailesine yönelik haberleri yoğunlaşmış, ticaretle uğraşmakta olan Yahya Demirel ve Hacı Demirel aleyhine yapılan haberler Demirel iktidarını sarsmış, neticede 12 Mart 1971 muhtırası ile bu hükûmet devrilmiştir.

Darbeci askerlerimiz, ülkemizi ABD-NATO eksenine bağlamayı koruma ve kollama vazifelerinin gereği olarak görmüşlerdi. Zira, Adalet Partisi hükumeti döneminde, sadece Rusya ile yakınlaşma politikası güdülmemiş, Türkiye’nin Ortadoğu politikalarında da köklü değişiklikler meydana gelmişti. 1967 Arap-İsrail savaşı başlar başlamaz Türk hükümeti, Türkiye’deki Amerikan üslerinin Araplara karşı kullanılmayacağını ilan etmiş, İsrail’le savaşan Mısır, Ürdün ve Suriye’ye yiyecek ve giyecek malzemesi göndermiş, dış politikada İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi tezini savunmuştu. Türkiye 21 Ağustos 1969 da vukuu bulan ve Yahudiler tarafından çıkarılan Mescid-i Aksa yangınına büyük tepki göstermiş, Rabat’ta toplanan İslam Zirvesi Konferansı’na Dışişleri Bakanı düzeyinde katılarak yıllar sonra İslam Alemiyle tekrar kucaklaşmıştı.

12 Mart Muhtırasından sonra, Sovyetlerle yakınlaşma politikası sona ermiş, işbirliği ve yakınlaşmanın yerini tekrar komünist işgali korkusu almıştı. Daha sonra ABD-NATO merkezli olduğu anlaşılan Türkiye’yi Sovyetlerden uzak tutma politikasının bir gereği olarak memleket ikiye bölünmüş, halkın bir kısmı ülkeyi Sovyetlere peşkeş çekmek (!) için mücadele ederken, diğer kısmı devleti Sovyet işgalinden korumak üzere can siperane savaşmıştı.

Yararlanılan kaynaklar:

Cüneyt AKALIN, Askerler ve Dış Güçler-Amerikan Belgeleriyle 27 Mayıs Olayları; Cumhuriyet Kitapları, İstanbul-2000.

Fahir ARMAOĞLU, 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul-2004.

Mahmut DİKERDEM, Üçüncü Dünyadan, Bir Büyükelçinin Anıları, İstanbul Matbaası, İstanbul-1977.

Necati ZİNCİRKIRAN , Olaylar, Anılar ve Gerçekler Epsilon Yayınları; İstanbul, Nisan-2007.

Oral SANDER, Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitabevi, İstanbul-2006.

[email protected]

*Bu yazı 22 Temmuz 2010’da Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar