Bir Sırrın İfşaası…

Bugüne kadar, Sultan Vahdettin’in cenazesinin içinde bulunduğu tabutun, borçları dolayısıyla İtalyan haciz memurları tarafından haczedildiği, bir ay sonra borcunun ödenmesi ile cenazenin defnine izin verildiği bilinmekteydi. Timaş Yayınları tarafından “Sultan Vahdettin’in San Remo Günleri” adı ile yayımlanan Rumeysa Aredba’nın hatıralarında, Sultan Vahdettin’in cenazesinin değil boş tabutunun haczedildiği, cenazenin hacizden nasıl kaçırıldığı anlatılarak bilinmeyen bir sır ifşa edilmiştir. Rumeysa Aredba,  Padişahın İtlaya’da sürgünde birlikte yaşadığı maiyetine mensup bir hanımdır.

Rumeysa Hanım’ın anlatımına göre, Sultan Vahdettin Han’ın vefatının sabahı, padişahın ikamet ettiği Villa Manolynın önü vefatı haber alan insan kalabalıkları ile dolar, mahşer yerine döner. Rumeysa Hanım ve diğer hanımlar taziyeye gelen misafirlerle meşgul olurlarken, villa içinde bir kıyamettir kopar. Villaya polis nezaretinde gelen haciz memurları itirazlara, ayıplamalara rağmen cenaze evinin odalarını ve eşyalarını mühürlemektedirler. Bundan sonra yaşanan olayları Rumeysa Hanım aşağıdaki gibi anlatır:

 

“Alt kattaki patırtı gürültü devam ederken Hayreddin Ağa odaya gelmişti. Ağlıyordu:

“Efendimizin naaşını haczettiler.” deyince cümlemiz şaşkın ağaya baka kalmıştık. Allah’ım bu nasıl olurdu. Bu insanlarda vicdan diye bir şey yok muydu? Cenazeye de mi haciz konulurdu? Haykırarak tekrar ağlamaya başladık. Derhal alt kata koştuk ve kendi gözlerimizle tabutun haciz edilmesini gördük. Seniha Sultan oradan atıldı:

“C’est non humain que vous faites?” diye bağırıyordu.

Seniha Sultan’ın feryadı esnasında Müveddet Kadın bulunduğu yere düştü bayıldı. Memurlar zavallı kadına acımış olacaklar ki yardım etmeye çalışırken o vakit odada bulunan Tahir Bey yanıma gelerek sessizce:

“Aman, Efendimiz tabutta değil, biz merhumu yan salona taşıdık, memurları oyalayın, yoksa bu gözü dönmüşler zatı şahanenin naaşına hacziz koyacaklar” demez mi?

Ben haliyle şaşırdım, ancak verilen görev mucibince hiç düşünmeden İtalyan memurun koluna sarıldım ve:

“a cause de Dieu, ils l’aident, ils vont chercher vite un docteur!” dedim.

Bunlar pek heyecanlanarak dışarıya koştular.”

 

Bundan sonra, memurlar bir doktor bulup getirirler. Neredeyse San Remo ahalisinin tamamı villanın önüne toplanmıştır. Başkadın Efendi tabutun üzerindeki haciz kağıdını kızgınlıkla yırtıp yere atar.  “Bu kirli kağıdın efendimizin tabutunu lekelemesine izin vermem!” diye bağırmaktadır. Rumeysa Hanım hatıralarına aşağıdaki cümlelerle devam eder:

 

“Bu hadise memurları bir müddet oyalayacaktı. O esnada yan salonda olan efendimizin naaşı hizmetçi merdivenleri kullanılarak alt kata indirilmiş ve orada boş bir odaya konulmuştu. Haciz memurları bütün feryadımıza rağmen tabutu tekrar mühürledikten sonra odadan ayrıldılar. Daha sonra bütün Harem erkanı tekrar üçüncü kata çıkarıldı. Hayrettin Ağa orada bize her şeyi anlattı. Cenaze alt kata indirilmiş ancak kapının önünde polisler nöbet tuttuğu için dışarı çıkaramamışlardı.

“Peki şimdi ne olacak?” diye soran Nevzad Hanım’a Hayreddin Ağa şöyle cevap verdi:

Kadınefendiler alt kata insin ve büyük salonda yüksek sesle ağlasınlar, biz o esnada cenazeyi Faruk Efendi’nin getirdiği arabayla serseccadecinin şehirdeki evine götüreceğiz” dedi.

 

Villada bulunan kadınların bir kısmı boş tabutun bulunduğu odada toplanarak feryad-ü figan ederler. Burada bulunan İtalyan polisleri bu hengame karşısında şaşkına dönerler. Rumeysa, Besime ve Nazife Hanımlar ise Hayreddin Ağa ile birlikte villanın zemin katına inerler. Bir masanın üzerinde kefenli vaziyette bulunan Hâkanın naaşı etrafında Faruk Efendi, Sami Bey, Tahir Bey, İbrahim Bey beklemektedir. Sami Bey kadınlardan birisinin arka kapıdan çıkarak bayılmasını, diğer kadınların da nöbetçi polise giderek yardım istemesini söyler. Bayılma rolünü Besime Hanım üstlenir. Diğer kadınlar nöbetçi polislerden, bayılan kadının üst kata çıkarılmasını rica ederler. Kadınlar üst kata çıkana kadar, beyler Hâkanın cenazesini Faruk Efendi’nin evvelden getirmiş olduğu arabaya koyarak götürüler. Bu suretle Vahdettin Han’ın cenazesi haczedilmekten kurtarılmıştır.

Bundan sonra cenaze serseccadeci İbrahim Bey’in şehirdeki evine götürülerek orada yeni bir tabutun getirilmesine kadar bekletilir. Yeni tabut, şüphe uyandırılmasın diye, başka bir isim adına sipariş edilmiştir. Sultan Vahdettin Han’ın kaçırılan naaşı Şam’a götürülerek orada, Sultan Selim Camisi’nin avlusuna defnedilir.

Villaya taziyeye gelenler, içi boş tabutun bulunduğu salonda taziyelerini sunarlar. Bu durum, borçların Sabiha Sultan’ın mücevheratlarının satılarak ödenmesine kadar, bir ay boyunca devam eder. Hacizli tabut, 1926 Haziran ayında düzmece bir cenaze alayı ile villadan kaldırılır. Cenaze töreninde Faruk Efendi, Ulviye Sultan’ın eşi Ali Haydar Bey ile kadın efendileri götüren arabanın yanındaki Mazhar Ağa’dan başka hiç kimse bulunmaz.

 

Aslında, Sultan Vahdettin Han’ın cenazesinin haczedilmeden kaçırıldığı hususu,  daha önce Ref’i Cevat Ulunay tarafından “Bu Gözler Neler Gördü?” başlığı ile 22 Kasım 1969’da Tercüman’da yayımlanan hatıralarında anlatılmıştı. Murat Bardakçı “Şahbaba” kitabında, cenazenin kaçırılması olayını, Ref’i Cevat Ulunay’ın kurguladığı dramatik bir senaryo olarak itham etmişti. Rumeysa Aredba’nın hatıralarıyla teyid edilen bu olay Ref’i Cevat Ulunay tarafından aşağıdaki gibi anlatılmıştır.

 

“… Faruk Efendi Nice ile telefonda konuştu.

-Pederim parayı sakallı Reşid Bey’le gönderiyor. Cenazeyi Suriye’ye o götürecek.

Dedi. İki-üç saat sonra da Sakallı Reşid Bey lazım gelen parayı hâmilen Villa Manolya’ya geldi.

Tahir Bey, Ertuğrul Efendi’nin hocası Mahir Bey’le Sami Bey’i, Hayreddin Ağa’yı, seccadecibaşıyı, ibrikçibaşıyı ağalar dairesinde toplanıp bağırmaya devam eden bakkal, çakkal güruhuna gönderdi.

-Bu adamları avutunuz, o müddet zarfında biz cenazeyi kaçıralım.

Berberbaşı istasyona koşturdu. Tek atlı bir yük arabası bahçenin açılmaya açılmaya kol demiri paslanmış kapısının önüne getirildi.

Sandığın tabut olduğu belli değildi, içinde bir ölü yattığı da malum olmuyordu.

Tahir Bey:

-Bir cenaze nakledildiğini belli etmeyin. İçinde öteberi olan bir tahata sandığı Cenova’ya gönderiyoruz. Onun için yalnız iki kişi tutup indireceğiz.

Adamlara yakalarını yırtarak yüksek sesle ağlamaları emredildi. Sandığı başından Şehzade Faruk Efendi, ayak tarafından da Tahir Bey tuttu. Bahçe kapısından çıkarıldı, arabaya konuldu. Arabanın arakasında Sakallı Reşid Bey, bozuk kaldırımlar üzerinde haldır huldur, istasyona doğrulduk.

… İmparatorluğun bu inkırazı karşısında yüreğim burkuldu ve içimden bağırdım:

-Koca Kanuni! Gel bak, kurduğun imparatorluk ne oldu?”

 

[email protected]

*Bu yazı 19 Mart 2009 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır

Kategoriler: Yazılar