Feridun Cemal Erkin, Dışişleri Bakanlığı mensubu olarak büyükelçilik dâhil pek çok diplomatik görevde bulunmuş, 1960 darbesinden sonra kurulan CHP hükümetinde (1962-1965 yılları) Dışişleri Bakanlığı yapmış, 1965 seçimlerinde 2.(XIII) Dönem milletvekili seçilmiş bir diplomattır.

Feridun Cemal Erkin, Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonrasına ait bulunan ve bu bakımdan çok kıymetli bilgiler ihtiva eden meslekî hatıralarını 5 kitap halinde yayımlamıştır:

Dışişlerinde 34 Yıl. Anılar, Yorumlar. I. Cilt

Dışişlerinde 34 Yıl. Washington Büyükelçiliği. II. Cilt,1. Kısım

Dışişlerinde 34 Yıl. Washington Büyükelçiliği. II. Cilt,2. Kısım

Dışişlerinde 34 Yıl, III. Cilt Madrid Paris Londra Büyükelçiliği

Türk – Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi

Erkin, “Dışişlerinde 34 Yıl. Anılar, Yorumlar. I. Cilt” kitabında, bu makalenin konusunu teşkil eden, Vatikan’ın Türkiye ile diplomatik ilişki kurma teşebbüslerinden ve bunu engellemek için kendisinin yaptığı çalışmalardan etraflıca bahsetmektedir.

1947-48 yıllarında Roma’da büyükelçi olarak görev yapan Erkin, bu dönemde İtalyan Başbakanı De Gasperi ile özel sohbetler yapacak düzeyde ilişki kurmayı başarmıştır. Bu dönemde, Vatikan’ın yayın organı olan “Osservatore Romano” Gazetesinin 1929’dan beri müdürü olan Kont Giuseppe della Torre’nin Sovyetler Birliği ile ilişkiler konusunda 1947 yılı Ağustos ayında yazdığı dört makale, başta Amerika olmak üzere pek çok ülkeyi şaşkınlığa düşürmüştür. Bu yazılarda, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan soğuk savaş konjonktüründe, tek suçlu olarak Sovyetlerin gösterilmesine itiraz eden, barışın ancak Sovyetlerle Amerikalıların varacakları anlaşmadan doğabileceğine inanan Vatikan’ın görüşünü Kont Giuseppe della Torre şu sözlerle özetlemiştir:

“Sovyetler Birliğini saldırı politikası izlemekle suçlamak kolaydır. Ancak böyle bir hükme varmak, karşı tarafın, yani Amerika’nın, hayat sahası ve antikomintern yolu ile izlediği saldırı politikası yüzünden, bizzat kendisinin tehlikeyi uğramış bulunduğunu ileri süren Rusya’nın da daha iyi korunmuş ve daha güvenli sınırlara malik olmak hakkını inkâr etmek manasına gelir.” (Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 Yıl Anılar Yorumlar I. Cilt, AKDTYK Yayınları, 2.Baskı, Ankara-1987, s.207)

Feridun Cemal Erkin’in hatıratında anlattıklarına göre, başta Amerika olmak üzere, komünizm karşıtı ülkeler Katolik dünyanın lideri Vatikan’ın bu tavrından endişeye düşmüşlerdi. Nitekim ABD Başkanı Truman’ın şahsi temsilcisi Mr. Myron Taylor Papa XII. Pie’ye, Vatikan’ın Rusya’ya karşı aldığı yumuşak ve uysal tutumu bırakarak, bu evrensel dini makamı Amerika’nın lideri olduğu barış cephesini manevi nüfuzu ile kuvvetlendirmesi hususunda ikna için Roma’ya gönderilmişti. Bu sırada ABD’nin Vatikan ile resmi diplomatik ilişkisi bulunmuyordu.[1] Vaktiyle, faşizmi ve nasyonal sosyalizmi doktrin olarak kınayan Papalık, bu felsefeleri benimsemiş olan Hükümetlerle anlaşma ve konkordato[2] imzalamakta sakınca görmemişti. Bu tavrı dolayısıyla eleştiriye uğrayan Vatikan’ın 1930 yıllarında ve özellikle İkinci Dünya Savaşı esnasında, nüfuz ve kudreti hayli sarsılmıştı. Bu pragmatik tavrı dolayısıyla, komünizmi ideoloji olarak reddeden Vatikan’ın bu defa komünist olan hükümetlerle de konkordato imzalamasından korkuluyordu.

Vatikan’ın Sovyetlere karşı yumuşak bir politika izleyeceği kanaati Türkiye’de de endişe uyandırmıştı. Osservatore Romano Gazetesinde ileri sürülen bu düşünce vesilesiyle ve konunun önemi dolayısıyla Feridun Cemal Erkin de randevu alarak Başbakan De Gasperi ile özel bir görüşme yapmıştır. Bu görüşmede, Başbakan De Gasperi’nin Vatikan’la ilgili olarak anlattıkları, Feridun Cemal Erkin’in Vatikan hakkında kanaat oluşturmasına temel teşkil etmişti. (Bkz. Feridun Cemal Erkin, a.g.e., s.207-208)

Feridun Cemal Erkin, bu görüşmede, Başbakan De Gasperi’nin Vatikan’ın gücü ile ilgili olarak şu sözleri söylediğini yazmaktadır:

“De Gasperi’nin bana söylediklerine göre, dünyada hiçbir devletin mâlik olmadığı derecede geniş ve gerçekçi haber alma vasıtalarını emri altında tutan Vatikan’ın, bu sayede, uluslararası ilişkileri gayet yakından izleyebildiğine, siyasi gelişmeler karşısında, doğrudan doğruya vaziyet almaktan çekinmek ve bütün faaliyetini din konularına yöneltmekle beraber, uluslararası politikayı da etkilemeye devam ettiğine şüphe yoktur.”[3] (Feridun Cemal Erkin, a.g.e., s.207)

Bu görüşme sırasında, Osservatore Romano Gazetesinde yayımlanan Vatikan’ın fikirleri hakkında yaptıkları görüşme aşağıdaki şekilde devam eder:

“İşte o günlerde, Başbakan De Gasperi ile bürosunda görüşürken, sözünü ettiğim yayınlar ve Myron Taylor’un ziyareti hakkındaki fikrini sordum. Başbakan, yazıları kendisinin de okuduğunu, Vatikan’ın çok hesaplı, çok tartılı politikasına ve geleneklerine nüfuz etmek mümkün olmamakla beraber, o yazıların kesin suretle Papa’nın şahsi ilhamı altında yazıldığını iddia etmeğe imkân olmadığını belirttikten sonra, bir lahza düşünceye daldı ve sesini alçaltarak şu ilginç sözleri ilave etti:

Düşünce ve endişelerimden atıp kurtulmaya uğraştığım bir korkuyu size bir sır olarak açıklayacağım. İkinci Dünya Harbinde, Amerika savaşa katılmaya kesin olarak karar verdiği zaman, Başkan Roosevelt, Myron Taylor’u, yine Avrupa’ya ve Papa’ya göndermişti. Dünyanın son derece karışık, devamlı buhranlar içinde çırpınıp durduğu, Batı-Doğu ilişkilerinin bir genel patlama arifesini andıran tehlikeler arz ettiği şu anda, Roosevelt’e halef olan Truman’ın da, aynı şahsi Temsilciyi, aynı Devlet Başkanlarına göndermesindeki tesadüfü ve bunun sonucunu, evvelki ziyaret neticesiyle yaklaştırarak dehşet içinde mütalaa etmekten kendimi alamıyorum.”

Başbakan, bu sözleriyle, 1941 yılı Aralık ayında harbe girmeye azmetmiş olan Roosevelt’in, bunu Amerika’nın re’sen vereceği bir kararla gerçekleştirmek imkânsızlığı dolayısıyla, bizzat Japonları harp ilan etmek zorunluluğu karşısında bıraktığına ve Japon taarruzundan haberi olmasına rağmen, Amerikan kamu efkârını bu memlekete karşı bir kin ihtirasına sevk edecek, Pearl Harbour faciasının cereyanını, politikası bakımından zorunlu gördüğüne dair 1947 yılında yaygın hale gelmiş olan iddialara imada bulunuyordu. Çok seçkin bir devlet adamının ağzından çıkan bu sözler, o zamanın tehdit ve tehlikelerle dolu vahim anları hakkında yeterli bir fikir verecek mahiyettedir zannındayım.

Osservatore Romano’nun yayınları hakkında yukarıdaki izahlar ışığında tahmini bir teşhise varmak gerekirse, denebilir ki, gerek bu yazılar, gerek Truman mesajına verilen cevapta, Papa tarafından kullanıldığı rivayet edilen gayet ihtiyatlı ve kaçamaklı cevap, bende, Vatikan’ın, İtalya’da ve Moskova’ da komünizm ile açık bir savaşa girişmekten kaçındığı izlenimini uyandırmıştır. Nitekim olayların günden güne gelişme seyri de bu tahminin gerçeği belirttiğini kanıtlamakla gecikmemiştir.

Vatikan’ın dünya politikasından bahsederken, Roma’daki görevimin sonuna yaklaştığı 1948 yılı başlarında, Dışişleri Bakanlığımızdan bir telgraf aldım. Bunda, Bakan rahmetli Necmeddin Sadak, Hükümetin Vatikan’la siyasi ilişkiler kurmak üzere olduğu belirtilerek, bu konudaki şahsi düşüncelerimin öğrenilmesinde fayda mülahaza edildiğini bildiriyordu.

Hükümetin verdiği ifade olunan bir karar konusunda mütalaa aranmasını biraz garip buldum. Sonradan aldığım habere göre, kararın Devlet Başkanımıza arzı esnasında, bu hususta son adım atılmazdan evvel, benim de fikrimin sorulması, doğrudan doğruya İnönü’nün tensibiyle yapılmış. Derhal şu noktayı belirteyim ki, 1950 yılı civarında, memleketimizle Vatikan arasında siyasi ilişkiler kurulmasına karşı olan prensip düşüncemi tamamıyla muhafaza etmekte idim.

Hükümete verdiğim uzun cevapta, bu düşüncemi belgelere dayanan delil ve muhakeme yolu ile izaha çalıştım.

Garip bir rastlantı, Hükümetin benden Vatikan’la siyasi ilişkiler kurmak konusu üzerinde düşüncelerimi sorduğu günlerde, Papa Pius XII verdiği bir demeçte, “20. asırda zuhur eden komünizm gailesinin, yüzlerce yıl önce Türklerin Avrupa’ya ayak basmaları kadar büyük bir âfet olduğunu” söylemişti.[4] Bunun üzerine ben, Dışişleri Bakanı Kont Sforza’ya bir mektup göndererek, Papa’nın sözlerini ele almış ve isyanımı şu cümle ile özetlemiştim:

“Türkler de, tıpkı Hıristiyanlar gibi, tek Tanrı’ya inanan ve ibadet eden bir millettir. Yaşamakta olduğumuz devirde, Türkler ve Avrupalı Hıristiyanlar, dinsiz komünizme karşı el ele, omuz omuza savaşmaktadırlar. Papa’nın sözlerini büyük Türk milletine karşı yersiz ve dünya tarihi önünde de ciddiyetten âri, fahiş bir hata olarak derin teessürle karşıladım.”

Papa’nın bu ağır sözleri, ilişki kurmak projesi hakkında Hükümete gönderdiğim olumsuz cevaba destek teşkil eden sebeplerden biri olmuştur.

Yukarıda da, bir münasebetle belirttiğim gibi, Başbakan De Gasperi, görüşmemizde bana Vatikan’ın, gerek enformasyon, gerek olayları objektif ölçülerle değerlendirmek hususunda en sıhhatli haber ve hükümlere sahip tek Devlet olduğunu ve İtalyan Hariciyesinin bu konudaki bütün malûmatı Vatikan’dan aldığını söylemişti.

On küsur yıldan beri Vatikan’la ilişki kurmuş, Büyükelçi göndermiş ve kabul etmiş durumdayız.[5] Gerek Papa 23. Giovanni, gerek şimdiki Paulus VI ile şahsen görüşmüş ve düşüncelerini öğrenmiş bulunuyorum. İkisinin de seçkin şahsiyetlerine ve hakkımızdaki çok olumlu düşüncelerine takdirkâr ve hürmetkâr duygularım vardır. Ne yazık ki, çalışmalarını şahsen bildiğim 1978 yılında şehit edilen arkadaşımız Büvükelçi Taha Carım’ın vefatına ve yerine değerli Büyükelçimiz Vecdi Türel’in göreve başlamasına kadar Vatikan’daki misyonumuzdan gereği gibi yararlandığımız izlenimi bende mevcut değildir. Hiç şüphe yok ki, bu hata Vatikan’a yöneltilemez.

Vatikan’la siyasi ilişkiler sorununda görüşüm şöyle idi: Vatikan’la siyasi ilişkiler kurulması halinde üzerimize alacağımız vecibeler bakımından güçlüklere uğrayacağımıza hükmedebiliriz.

Birçok devletler Vatikan’la ilişkiler kurmak zorunluluğunu siyasi ve dini alanlarda mütalaa etmişlerdir. Siyasi alanda Vatikan, dünya olayları bakımından en gerçek istihbaratla donatılmış bir müşahede merkezi olduğu için, Vatikan’da temsil edilmekte genel politika bakımından yarar görülmüştür.

Dini alanda ilişki kurulması ise, Hıristiyan devletlerin ulusal camiaları içindeki Katolik tebaalarının en büyük dini makamlarına, hem devlet, hem de Katolik Kilisesi bakımından saygı göstermek düşüncesinden doğmuştur.

Katolik Kilisesinin diğer Kiliselerden farkı, dini hüviyeti itibarıyla, ebediliğe erişmiş bulunan Roma’yı ruhani merkez tanıyan bütün Katolik dünyasının birliğinde görülmektedir. Bu birliğin korunması, nasıl Vatikan’a bütün yeryüzündeki Katolik cemaatleri üzerinde hâkim ve düzenleyici vasfını korumak zorunluluğunu yüklüyorsa, aynı suretle, Katolik cemaatlerinin de gözlerini Vatikan’dan ayırmamalarını gerektirmektedir.

Ruhani Reis ile cemaatler arasında karşılıklı durum bu olunca, Vatikan’ın resmi ilişkilerde bulunduğu memleketlerde Katolik cemaatine ait din işlerinin yönetilmesi ve bu cemaatle bağlar kurulması hususunda hiçbir güçlüğe uğramaması, mantık gereği olduğu için, genellikle kabul edilmiş bir kuraldır. Gerçi, bu yetkilerin kullanılmasında Vatikan’ın üzerine aldığı tek taahhüt ilgili devletlerin haklarına zarar vermemektir. Dogmatik ve moral sorunlarda “infaillible”[6] yanılmaz yasa organı vasfı 1870 Konsil’inde kabul edilmiş ve bu bakımdan, Katolik Kilisesi inzibatının yüksek düzenleyicisi olan Papa’nın da, yabancı ülkelerde Temsilcileri yolu ile bu alanda faaliyet icra ederken devletlerin içişlerine müdahale etmemesi gerekir.

Bu nazik konuyu derinleştirmek için Katolik Kilisesinin anayasası mahiyetinde; olan kanunu arattım ve inceledim. Şu maddeler dikkatimi çekti:

“Madde 267 —Papalık Temsilcileri:

ve b) Bir taraftan Papalık, diğer taraftan görev kurduğu memleket arasındaki ilişkileri iyi yolda tutmak, kiliseler üzerinde uyanık olmak ve,

c) Ayrıca kendilerine özellikle verilen yetkileri kullanmakla görevlidirler”deniyor.

Bu üçüncü nokta hakkındaki yetkilerin belirli hiçbir çerçeveye girmediği apaçıktır. Şu halde. Papalık Temsilcileri, diğer ecnebi misyon şeflerinin yetkileri dışında ve üstünde, Kilise kanunu gereğince, bulundukları memleketlerde kilise işlerine nezaret suretiyle, gerektiğinde, içişlere karışmak, kendilerini kabul eden devletin bilmediği bazı görevleri yerine getirmek gibi bir takım faaliyetlerde bulunabildikleri anlaşılıyor.

Kilise mecellesi herkese açık ve bilinen bir metin olmakla, Vatikan’la yeni ilişkiler kuran devletin, Vatikan Temsilcisi tarafından görülen bu gibi işlere bilgisizliğini sonradan ifade etmesine imkân olmadığı gibi, peşin iddia etmesi de ilişkilerin kurulması ile sonuçlanan tartışmaları kısırlığa götürecek mahiyette nazik bir konudur. Siyasi ilişkiler kurulurken, Papa’nın yabancı memleketlerdeki Katolikler üzerinde dini kontrol ve inzibat yetkisini kullanması amacını izleyeceği tabiidir. Yabancı devletlerin de bu amaçlara ve faaliyetlere peşin izin vermiş olmaları gerekmektedir. İşte bu noktada Papalığın şimdiye kadar dini kontrol vesilesiyle müdahale olaylarının açığa vurulduğu birçok misaller vardır.

Vatikan, dini ve manevi alanlarda hiç değişmeyen bir doktrini korumaktadır. Bu itibarla, dünyaya dağılmış Katolikler, Vatikan’ın da bir bakıma tebaası sayılmaktadırlar. 1929 yılında Papalık, Mussolini ile “Saint Jean de Latran Anlaşması”nı imza ederken, Vatikan’a 440.000 metre karelik küçük bir toprak çizilmiş olmasına karşı, Dışişleri Bakanı Cardinal Gaspari “Biz Vatikan’da tramvay grevleriyle uğraşmak istemiyoruz.” tarzında mukabele etmek suretiyle, bu küçük Devletin gerçek egemenliğinin şümulünü kaydetmiş olmaktadır.

Vatikan, dini ve manevi faaliyetini çeşitli, ırk ve milletlere mensup türlü türlü mizaç, meşrep, gelenek ve âdet sahibi kitleler üzerinde uygularken, her kitlenin arzettiği siyasal, sosyal, ekonomik koşullara ve özelliklere en iyi uyan çeşitli yöntemlere başvurmakta ve dayanağı bir olmakla beraber, uygulama şekilleri değişik olan kararlarını, dünyanın her tarafında yarattıkları yankı itibariyle, din kökenine ilişkin genel bir plan çerçevesi içinde mütalaa etmektedir. Başbakanın bana söylediği gibi“Vatikan’ın metodlarını, düşüncelerini, kararlarını anlamak imkânı yoktur” sözleriyle belirtmek istediği hüküm, Papalık politikasının sırlarla dolu mahiyetini bu bakımdan açığa vurmaktadır. Bu derece çapraşık ve karmaşık unsurların mütalaası sonucunda beliren Vatikan politikası, aynı çığırda gelişen iki bin senelik tarih ve örneklerden de esinlenerek, uzak vadeli verimleri itibariyle bilgi, ince psikoloji, ileriyi görüş ve ustalığın en seçkin bir simgesi olarak kendisini göstermektedir.

Vatikan bugün komünizmin Roma’ya kadar yerleşmiş bulunan saldırgan hamlelerinde tarihinin en büyük tehlikesini görüyor. Bu hal Vatikan’ın manevi ve dini faaliyetine ağır bir darbe demektir. Vatikan, komünizmin gelişmesini önlemek, hiç değilse, onu kendi dünyası içinde zararsız hale getirmek ihtiyacındadır. Ancak tehlikeyi önlemek veya zararsız hale getirmek, farklı iki politikanın ayrı ayrı ifadeleridir. Zaman zaman Vatikan bu politikanın her ikisine de başvurmuştur. Bir aralık tehlike karşısında, tarafsız bir duruma girmek yolu ile Kiliseyi ve Katolik âlemini korumayı ummuş, hatta işi, resmi organı “Osservatore Romano” Gazetesinde Sovyet saldırı politikasının bir savunma politikası olarak tanımlanmasına göz yummaya kadar götürmüştür. Buna karşılık, İtalya’da birçok işçilerin dine bağlılıkları dolayısıyla Kiliseye karşı dikine gitmemeyi, onunla, hiç değilse, dost ilişkiler kurmayı daha uygun gören Komünist Lideri Togliatti de, Papanın uysal davranışına karşı mukabelede kusur etmemiştir. Ancak komünist nüfuzuna girmiş olan memleketlerde Vatikan’a karşı dil uzatıldığını, Katoliklere ve papazlara işkence yapıldığını gördüğü anda, Papa, esnek politikasının umduğu sonuca varmadığını anlayınca karşı taarruza geçmekte gecikmemiştir.

Bu itibarla, Vatikan’ın politik alanda faaliyetinin âkibeti dini mülahazalardan esinlendiği ve komünizm ile Sovyetler Birliğinin hamlelerine karşı savunma halinde bulunan Türkiye ve Vatikan arasında bir benzerlik olduğu anlaşılmaktadır. Bu benzerlikten, komünizme karşı dayanışı artırmak bakımından, Türkiye’nin de Vatikan’ın da yararlandıkları kuşkusuzdur. Acaba, menfaat birliğini temel alarak münferit çabalarımızı daha verimli sonuçlar sağlayacak tarzda ortak amaç uğurunda birleştirmek uygun bir tedbir olmaz mı? Ben bu soruya tereddütsüz olumlu cevap veremiyorum. Evvela Türkiye ile Vatikan’ın korumak azminde oldukları varlıklar ve bu uğurda esinlendikleri mülahazalar birbirlerinden tamamıyla ayrıdır. Komünizmin Vatikan’a karşı davranış tarzında görülecek bir değişikliğin Vatikan’da derhal etkisini göstermesi ve varsayımlı işbirliğimizi hiçe indirmesi ihtimali vardır. Yani Papa ile ilişki kurmaklığımız keyfiyeti, Vatikan’ın dine karşı düşmanlık gösteren kominizin hakkındaki kanaatlerine yeni bir unsur katmayacağı gibi, yine komünizmin, din hakkındaki kendi felsefesini, son genel savaş esnasında olduğu gibi, politika gereği, velev dış görünüş itibariyle, değiştirmesi halinde de, Vatikan’la münasebette bulunmaklığımız, onun Rusya’ya karşı tarafsız, hattâ iyi dilekli bir politika gütmesini önlemeyecektir. Bunun dışında, Papanın bizzat nutkunda belirttiği gibi, Vatikan’ın Hıristiyanlığı dünyaya yaymak görevinin yerine getirilmesi alanında karşılaştığı en büyük, en çetin engel olarak, komünizm kadar yıldığı bir müessese varsa, o da İslam dini ve özellikle bu dinin en kuvvetli temsilcisi Türkiye’dir. İtalyan müzelerinde ve kiliselerinde rehberler, ziyaretçiye hemen her söz başında, Hıristiyanlığa karşı gelen Türk (Müslüman lakırdısı yoktur) hakkında sevgi taşımaktan uzak ifadeler kullanmaktadırlar.

Roma’da göreve başladığımızdan beri, gerek eşim, gerek ben, seçkin şahsiyetlerin, Vatikan’la ilişkilerimiz olup olmadığı, niçin Papayı özel surette ziyaret etmediğimiz hakkındaki sorularına muhatap olmaktayız. Verdiğimiz cevap, Devletimizin Meşihat Müessesesini dahi kaldırdığı laik bünyesine dayanmakta, fakat bu mukabele karşımızdakileri tatmin eder görünmemektedir. Aynı suali eşime soranlardan birinin de, bizzat (Başbakanın eşi) Bayan De Gasperi olduğuna göre, konunun kişisel bir merak mı, yoksa belirli bir sondaj maksadıyla mı ortaya atıldığını kestirmek kolay değildir. Ancak Roma sosyetesine mensup bazı ileri gelenler, Mısır’ın bile Vatikan’da temsil edilmesini, Papa’ya karşı Müslüman bir devletin tazim davranışını göstererek, gurur ve iftiharla karışık garip bir eda ile anlatmaları gözümüzden kaçmamaktadır.

Türkiye’nin Vatikan’la siyasi ilişki kurması, Papanın manevi nüfuzuna çok büyük bir şeref halesi getireceğine göre böyle bir kararın bura Katoliklerini Türkiye’nin prestiji oranında sevinç ve gurur duygusuna sevk edeceğine hiç şüphe yoktur.[7]

Vatikan, Kiliseyi ilgilendiren noktalarda, sırf kendi politikasını tayin etmek ve uygulamakla yetinmek âdetinde değildir. O, aynı zamanda, bu politikanın çeşitli memleketlerdeki yankılarını incelemek ve kıyaslamak suretiyle, büyük sorunlarda uyuşma halinde bulunduğu hükümetleri veya siyasi partileri, kendisine özgü yöntem ve yollarla güçlendirdiği gibi, ihtilâf halinde bulunduğu hükümetleri ve siyasi örgütleri de, aynı yollardan zayıf düşürmek itiyadında olması pek âlâ düşünülebilir. Mesela, Papa, son zamanlarda Roma’ya gelen Fransız Kardinallerini, Fransız Katoliklerinin artık sadece nüfus sayımına yarayan bir istatistik unsuru olmaktan çıkıp, büyük sorunlar karşısında faal bir güç haline gelmelerini istediğini söylemiştir. Katoliklerle meskûn bir devlet olan Meksika, din müdahalelerini önlemek maksadıyla Vatikan’la ilişkiler idamesinden vazgeçmiştir. Roma’da bir gün Hıristiyan Dinler Birliği Genel Sekreteri İsviçre’li bir Protestan zat ziyaretime geldi. Lakırdı arasında, Papa 12. Pius ile görüşmesini hikâye ederken, kendisine büyük bir dinin reisi sıfatıyla politikaya karışmaması lüzumunu anlatmak istemiş. Papanın cevabı şu olmuş:

“Politika! ne güzel bir şey”.

Laikliği esaslı bir ilke olarak kabul etmiş, devletin dine, dinin devlete karışmasını önlemiş olan bir memleket mensubu sıfatıyla Vatikan’la bütün bu saydığım sakıncaları davet etmek tehlikesini üzerimize alacak tarzda, siyasal ilişkiler kurulmasına karşı olduğumu Bakanlığa bildirdim.

Vatikan’la siyasi ilişkilere girmek konusundaki menfi raporumun Çankaya’da bir toplantıda incelenmesi sonucunda proje terk edilmiş. İşin ilginç tarafı, aldığım bilgilere göre, bu teşebbüs Vatikan ajanlarının memleketimizde bir siyasi şahsiyetin sun’i ve sathi alafrangalık meraklısı güzel eşi nezdinde yaptıkları veya yaptırdıkları özel gayretlerin ürünü imiş.

Aradan yıllar geçti, 1948 Temmuz ayında Vaşington’a nakledilmiştim. 1950’de Demokratlar iktidara geldi. Memleketten aldığım gazetelerden birinde, Vatikan’la ilişkiler kurma teşebbüsünün neticeye bağlanmak üzere olduğuna dair bir haber okudum. Fuat Köprülü, vaktiyle Galatasaray lisesinde hocamız idi. Kendisine bir tel çekerek, şayet gazetede okuduğum haber gerçek ise, bu konuda kesin karar alınmadan, aynı konuya dair evvelce Bakanlığa göndermiş olduğum raporu okumasını ihtiyata uygun gördüğümü kaydettim.

Rapor bulunmuş, okunmuş ve teşebbüsten ikinci defa vazgeçilmiş, bir müddet sonra, Türkiye siyasi sahnesine mensup zarif bir bayan, Amerika’yı ziyareti esnasında Büyükelçiliğe uğrayarak, benden Vatikan’la siyasi bağlar kurma teşebbüslerine neden engel olduğumu sitemli bir tarzda sordu. Ben, teşebbüsün ikinci defa yine bir güzel seks mensubu tarafından tahrik edilmiş olduğunu sezerek :

“Hanımefendi, dedim, Büyükelçilerin nüfuz ve kudretini izam ediyorsunuz. Karar makamı Ankara’dır, sualinizi oraya tevcih etseniz, her halde, hangi sebepler dolayısıyla Vatikan’la ilişki kurmak projesinden vazgeçildiği hakkında sizi aydınlatırlar.”

Vatikan tarafından yapılan teşebbüslerin başarısızlığından doğan sorumluluğun bana yöneldiği anlaşılıyordu. Nitekim, bir müddet sonra, Vaşington’ da ünlü bir Amerikalı Senatörün verdiği akşam ziyafetinde rastladığım bir büyük Katolik papaz, yarı rica, yarı sitem tarzında, bu güzel teşebbüsün gerçekleşmesine mâni olmamaklığımı benden istedi. Nihayet, 1956 yılında, memleketimi Madrit’te temsil ettiğim esnada, İspanya’ya gelen aile dostumuz, eski Büyükelçi Franz von Papen, aynı sitem ve ricalarla, nezdimde aynı aracılıkta bulundu.

Bu çeşitli yanaşmalar Vatikan’ın izlediği hedeflere nasıl zeki ve kurnazca metodlarla ve ne kadar ısrarlı gayretlerle yöneldiğini göstermek bakımından dikkate değer.

Nihayet, rahmetli Selim Sarper, Papalığın Kıbrıs sorununda Katolik memleketler ve özellikle Güney Amerika Devletleri nezdinde lehimize tavassutta bulunur saf ümit ve temennisine dayanarak. Vatikan ile münasebetler kurulması hususunda Hükümeti teşebbüse geçme kararına sevk etmiş. Arkadaşımızın kanısına göre, bu Katolik ülkeler, Papalığın telkinlerine uyarak Birleşmiş Milletlerde Kıbrıs konusunda lehimize oy kullanırlarmış.

Sene 1959, şahıslar değişmiş, gayet zeki, geniş kültürlü, enerjik ve otoriter bir lider olan aristokrat Papa XII. Pius vefat etmiş, onun yerine, köy menşeli, sade, yumuşak, babacan, insan aşıkı XXIII. Giovanni Papa seçilmiş, İkinci Dünya Savaşı sonunun getirdiği değişikliklerle, Vatikan politikası ve metodları da yeni bir kalıba girmiş, Vatikan’la bu sebeplere dayanarak ilişkiler kurulması uygun bir hale gelmişti. Şu halde Hükümet kararı isabetli ve yerinde idi; fakat gerekçe tamamıyla hayali idi.

Vatikan’la Diplomatik İlişki Kurulmasına Dair Başka Bir İddia

Büyükelçi Feridun Cemal Erkin’in gelişmeler hakkındaki bilgisi ve kanaati yukarıda anlattığı gibi olmakla birlikte, Vatikan konusunda araştırmaları ile tanınan yazar Aytunç Altındal, Türkiye’nin Vatikan’la resmi diplomatik ilişki kurmasını, Papa 23. John’un mensubu bulunduğu gizli “Gül ve Haç Örgütü” (Rose Croix)’nün tasarrufuna bağlamaktadır.

Seçildikten sonra Papa 23. (Giovanni) John adını alacak olan Angelo Roncalli, 1935’e kadar Sofya’da Vatikan’ın Diplomatik Servisi’nde (Vatikan’ın Gizli istihbaratında) Apostolik Temsilci olarak çalıştıktan sonra Türkiye’ye gönderilmiştir. 1953 yılında Papa XII. Pius tarafından Kardinalliğe yükseltilmiş ve Venedik Patriği ilan edilmiştir. Önemli bir Katolik gazetesi olan The Universe’in baş editörü olan Pier Compton’un açıkladığına göre, Roncalli ilk kez İstanbul’da, bu şehirde bulunan gizli “Gül ve Haç Örgütü” (Rose Croix) üst yöneticileri tarafından bu örgüte alınmıştı, ilginç olan Roncalli’ye bu örgüte girdikten sonra ilerde Papa olacağının söylenmiş olmasıydı. Roncalli Türkiye’de bulunduğu yıllarda (1935-45) çok iyi Türkçe öğrenmiş, son derece halim selim bir adam olarak tanınmıştı. O dönemde Türkler tarafından Kurtuluş-Pangaltı’da bulunan Vatikan temsilciliğine bazı gizli ziyaretler yapılmış ve bunlar Türk istihbarat elemanlarınca tespit edilmişti.

Altındal’a göre, Kardinal Roncalli, Türkiye’de bulunduğu sırada bazı Türklerle çok yakın ilişkiler kurmuştu. İlişki kurduğu kişilerden biri de Demokrat Parti’yi kuran üç kişiden biri olan Celal Bayar’dı. Celal Bayar, 1950 yılında Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı seçilmişti. 1958’e gelindiğinde de Roncalli beklenmedik şekilde Papa seçilmişti.

Bayar, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Gül ve Haç üyesi dostu Roncalli’nin ricasını kırmadı ve Vatikan’ın Türkiye’de bir Büyükelçilik açması için gereken emirleri verdi. Celal Bayar eski dostu Roncalli Papa seçilince Vatikan’a giderek onu bizzat makamında kutlayan ilk Türk ve Müslüman Devlet Başkanı oldu. O güne kadar hiçbir Müslüman devlet başkanı, Papanın ayağına gitmemişti. Bu sürpriz ziyaret, Vatikan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde Ortodoks âlemine karşı bir gözdağı oldu (Bu sırada Kıbrıs meselesi dolayısıyla Ortadoks dünya ile aramız gergindi). Papa, Bayar’ın bu cesur girişimini karşılıksız bırakmadı. 1960’da yapılan askeri darbeyle Yassıada’ya gönderilen ve daha sonra da idama mâhkum edilen Celal Bayar’a çok anlamlı bir jest yaptı. İdamından bir gün önce Ankara’ya gelen ve bizzat Papa 23. John’un mesajını ileten bir Kardinal, darbeci subaylara Celal Bayar idam edilirse Papayı ve tüm Katolik âlemini karşılarında bulacaklarını en sert dille bildirdi. Sonuçta Adnan Menderes ve arkadaşları asılırken Celal Bayar idamından kurtuldu.

Türkiye ile diplomatik ilişkiler kuran Papa 23. John, Vatikan tarihinde çok mümtaz bir role sahip olmuştur. Papa seçilir seçilmez hemen II. Vatikan Konsili’ni toplama kararı almıştır. Toplanan Konsil (Ekümenik Konsil), Roma Katolik Kilisesi’nin içtihat makamı olup, Katolik inancına göre bu konsilin alacağı kararlar, bir sonraki konsile kadar bağlayıcılığı olan ve sonraki devirlerde Papalık makamına gelenleri de bağlayan kararlardır. Papa 23. John, 1963’de ölmüş olmakla birlikte, onun topladığı konsilin 1965’de tamamladığı çalışmalar ve yayınladığı bildirge Katolik âlemine ve Papalığa yeni bir yön vermiştir. Bu Konsil, seküler hayat tarzının insanları dinî hayattan giderek uzaklaştırdığı, diğer taraftan giderek güçlenen Komünizm’in insanlara dinsiz bir hayatı dayattığı sonucuna vararak ilk defa, Müslümanlar dâhil diğer din mensuplarıyla “dinler arası diyalog” kurma kararı almıştır. (Daha geniş bilgi için bkz. Aytunç Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Alfa Yayınları, 2010- İstanbul)

Dipnotlar:

[1]Vatikan ilk defa, 16’ıncı yüzyılın sonunda, bir Cizvit papazı olan John Carroll’u Amerika’da ilk Katolik piskopos olarak görevlendirmiştir. Ancak ABD, 1984 yılına kadar Vatikan’la resmi diplomatik ilişki kurmaktan kaçınmıştır. ABD’nin Vatikan nezdinde büyükelçi düzeyinde temsil edilmeme tavrının altında bir yandan, Vatikan’ın ülkesindeki Hıristiyan cemaatler üzerinde siyasi nüfuz ve etki sağlamasını önlemek düşüncesi (ki Amerikan nüfusunun yüzde 25’i Katolik’tir), diğer yandan küresel bir güç olarak dünyayı yönetirken bir rakip yaratmama politikası etkili olmuştur. İlk Amerika Büyükelçisi William A. Wilson 1984’de güven mektubunu Papa II. Paolo’ya sunarak resmi diplomatik ilişkileri başlatmıştır.

[2] Ecnebi bir memleket topraklarında Katolik Kilisesi’nin hukuki vaziyetini tayin etmek için, o ülke hükûmeti ile Papalık arasında imzalanan anlaşmaya verilen isim (FCE).

[3] Vatikan, bugünkü devlet şeklini İtalyan diktatörü Mussolini ile Vatikan’ın Dışişleri Bakanı Kardinal Gaspari arasında 26 Ekim 1926’da imzalanan “Saint Jean de Latran Anlaşması” ile almıştır. Böylelikle Vatikan, İtalya’da “devlet içinde devlet” statüsü edinmiştir.

Vatikan, kendi devlet kuruluşları, bürokratları ve kendi pasaportu olan bir devlettir. Vatikan Devleti’nin gece yerleşik nüfusu 600 kişidir. Bu sayı, sürekli konuk sayılan kişilerle birlikte en fazla 1014’ü bulmaktadır. Gündüz nüfusu ise 3.599’a kadar yükselebilmektedir. Bunlar Vatikan’da görev yapan işçiler ve diğer memurlardır. Bizzat Papa tarafından Katolik cemaatine mensup olanlara verilen Vatikan pasaportu geçicidir. Vatikan istediği zaman tek taraflı olarak iptal etme hakkına sahiptir. Pasaportun özelliği hiçbir ırk ya da milliyet gözetilmeden verilebiliyor olmasıdır. Papa, Katoliklerin başı olarak yeryüzündeki tüm Katoliklerin “Kutsal Pederi”dir, ama sadece ve sadece Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı’dır. Tüm Katoliklerin “Devlet Başkanı” değildir. Bu görevinde Papanın bir Başbakanı, bir Senatosu ve Bakanları vardır. Bunlar da siyasi yaptırımları itibariyle sadece Vatikan’la tanımlı ve sınırlıdırlar, ancak, dinsel yaptırımları itibariyle tüm Katolikleri bağlarlar.

Vatikan’ın bu dünya ile ilgili tüm işleri, başta da siyasi, diplomatik ve ekonomik kararlarla, uluslararası ilişkileri “Dinsel” değil, “Dünyevi” bir organ olan “Curia” aracılığıyla ele alınır ve yönlendirilir. Curia, devlet ve siyasi erk olarak Vatikan’ın en önemli ve güçlü kurumu, devlet olarak Vatikan’ın beynidir. Curia ilk kez 1605’de diğer ülkelerdeki Kardinal Büyükelçileriyle çalışan Devlet Bakanlığı olarak kurulmuş, daha sonra 1721’de kendi içinde tüm Papa Devletlerinin Başbakanlığı adı altında bir makama sahip olmuştur. Papalığın Başbakanı aynı zamanda Dışişleri Bakanıdır. Curia, Tanrı tarafından öngörülmüş bir kurum olmadığı için gerekli görüldüğü takdirde Papa’nın emriyle ilga edilebilir. 1000 kişiyi geçmeden Vatikan bürokrasisi, 2500 işçisiyle dünyanın en kalabalık dinsel topluluklarından birisini (yaklaşık 900 milyon) hiçbir aksama olmadan yönetmektedir. Dünya nüfusunun %18.5’ini oluşturan Katoliklerin 359.000 kilisesi, 2.456 Diosez’i ve aktif papaz olarak da 154.148 din adamı vardır. Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergisi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır.

Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katoliklerden kesilen Kilise Vergisi; Aidatlar; Bağışlar; Şirket Gelirleri; Hisse Senedi-Tahvil Bono gelirleri; Bankacılık ve Faiz gelirleri; hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirlerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelirleri de epeyce tutmaktadır. Vatikan’ın gelirleri sadece bunlar değildir. Vatikan, dünyanın önde gelen birçok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Birçok bankanın ortağıdır. Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları mevcuttur. Avrupa Birliği içinde Vatikan’a bağlı olarak çalışan “Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği” onun çıkarlarının yöneticisi bulunmaktadır. (Bkz. Aytunç Altındal, a.g.e.)

[4] Aynı Papa, 20. yüzyılda yaşanmış tüm soykırımların sorumlusu olarak Müslüman Türkleri göstererek başta Katolik Hitler’i ve Nazileri ve tüm Faşizmi aklama çabasına girmiştir. Bu hesaba göre Katolik Hitler, milyonlarca insanı ve Yahudi’yi bizi örnek alarak öldürtmüştür… (Bkz. Aytunç Altındal, a.g.e).

[5] Şu satırların yazıldığı 1972 yılına kadar (FCE). Türkiye 1960 yılında Vatikan’la resmi diplomatik ilişki kurmuş, ilk büyükelçi olarak aynı yıl Nureddin Vergin tayin edilmiştir.

[6] 18 Temmuz 1870 yılında toplanan Konsilde Papa IX. Pius (1846-1877) tarafından gündeme getirilen ve tam 533 Piskoposun onayıyla alınmış olan karara göre, hiçbir Papa yanılmaz ve başkaları tarafından da yanıltılamaz. “Infallibilite Yasası” denilen bu dogmaya itirazsız olarak inanmak Katolik olmanın ön şartlarından birisi olarak kabul edilmiştir.

[7]1966 yılında, Bakan sıfatıyla yeni Papa Altıncı Paul’ün tahta çıkma törenlerine katıldığım zaman, Papa beni görünce iki kolunu kucaklar gibi bana uzatıp ve “Sayın Bakan, biz sizi kaç yıldan beri bekliyoruz” demesi bu hissimde aldanmadığımı açıkça göstermektedir(FCE).

SDE Stratejik Düşünce Enstitüsü web sitesinden alınmıştır.

http://www.sde.org.tr/tr/kose-yazilari/1151/vatikanla-resmi-iliski-kurulmasina-diplomatik-itiraz.aspx

*Bu yazı 5 Haziran 2012 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar