Fransız Manda Dönemi ve Nusayriliğin Yükselişi

Fransa 1920 yılında Suriye’deki Faysal krallığına son verip Suriye’yi mandasına alınca, burada “böl ve  yönet” anlayışına dayanan bir politika izledi. Bu politikanın bir sonucu olarak Lübnan’da Büyük Lübnan Devleti, Lazkiye ve çevresinde Aleviler Devleti, Cebel-i Druz’da Dürzî Devleti, Suriye’nin diğer kesimlerinde Şam ve Halep devletlerini kurdu. Daha sonra Şam ve Halep Devletleri Suriye Devleti adı altında birleştirildi. Fransız manda idaresine gönülden bağlanan unsurlar Nusayrîler oldu. Lazkiye Alevi Devleti 1936 yılında özerkliğini kaybettiğinde, Nusayrîler Suriye Devleti’ne bağlanmaya direndiler, Fransız yönetimi altında yaşamayı tercih ettiklerini Fransızlara bildirdiler. 1946’da Fransız mandası son bulduğunda, Nusayrîler Sünnilerin kontrolündeki merkezi otoriteye tabi olmak istemediler ve isyanlar çıkardılar. 1954’te Dürzî ayaklanmasının bastırılmasından sonra Nusayrîler ayrı bir devlet olmanın kâbil olmayacağını anladılar. Bu defa, ayrılmak istedikleri devletin sahibi olmak için gayret gösterdiler.

Fransızlar manda yönetimi döneminde güvenlik maksadıyla “Levant Özel Kuvvetleri”ni kurdu. Fransızların azınlıklar politikasının etkisini en derin şekilde hissettirdiği alanlardan birisini bu askeri yapılanma oluşturdu. Fransızlar bu orduyu planlı olarak kırsal kesim ve azınlık kökenlilerden teşkil etti. Manda yönetimi sona erdikten sonra Suriye yönetimine devredilen ve Suriye ordusunun çekirdeğini oluşturan “Levant Özel Kuvvetleri”nin ağırlığını Nusayrî ve Dürzî askerler oluşturuyordu. Bu durum Suriye rejiminin yapısı üzerinde, etkileri günümüze kadar devam eden belirleyici bir rol oynadı. Süreç içerisinde Baasçılık, ordudaki Nusayrî, Dürzîî ve kırsal kökenli Sünni subayları birleştiren bir ideoloji olarak doğdu.

1959 yılında Baas Partisi’nin askeri komitesinin kurulmasıyla Nusayrîlerin devlet içerisindeki hâkimiyetleri artmaya başladı. 1963’deki Baas hükümet darbesinden sonra sistemli bir şekilde önce ordudaki Sünni subaylar, Şubat 1966’daki darbede Dürzî subaylar tasfiye edildi ve yerleri Nusayrîler tarafından dolduruldu. Aşiret ve bölge bağlarını kullanmak suretiyle ordudaki kilit noktalara ve Parti’nin askeri kanadına yandaşlarını atayan Hafız Esad, 1970’de gerçekleştirdiği bir askeri darbe sonucunda Suriye’nin Nusayrî kökenli ilk devlet başkanı oldu. Esad, iktidarını garanti altına almak için bir yandan Nusayrîlerin Baas Partisi’nde hâkim olmalarını sağladı, diğer taraftan özel güvenlik,  istihbarat ve özel  kuvvetlerde Nusayrîlere görev verdi, ordunun komuta kademesinin de bu mezhep mensuplarının elinde bulunmasına özen gösterdi. Nüfusun % 12’sini teşkil ettiği söylenen Nusayrîlerin tüm devlete hâkim olmalarını sağladı.

İsanaşeriyye’nin Politika Sahnesinde Yer Alması ve Suriye Yönetimi ile Mezhep Dayanışması

İsnaaşeriyye Şia’sı yazımızın önceki kısımlarında anlattığımız üzere, gaybetteki imamın zuhurunu bekliyor, ulema ve taraftarları dünyevi işlerden kendisini uzak tutuyordu. Şia  uleması,  merkezi iktidarları hiçbir dönemde meşru görmediler.Hatta bu mezhebe mensup Deylem asıllı Büveyhîler Irak’ta bir devlet kurmalarına rağmen (319-453/932–1062), ulema bu devlete de destek vermedi. Bağdat’ı ele geçirerek Sünni Abbasi halifelerini kontrolleri altında tutan Büveyhîler siyaseten halifeye bağlılıklarını sürdürdüler. Sâsâni hükümdarı Behram-ı Gur soyundan geldiklerini iddia eden Büveyhî hükümdarları devleti yeniden Sâsâni geleneklerine göre yapılandırmaya, halk içinde Fars geleneklerini canlandırmaya gayret ettiler. Hâkimiyetleri döneminde Bağdat’ı Şii göçüyle şiileştirmeye çalıştılar. Bugün halen yaşamakta olan “Gadîr-i Hum” gününün bayram olarak kutlanması ve Hz. Hüseyin için matem tutulması geleneklerini onlar ihdas ettiler. Büveyhîler (1062) yılında Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey tarafından ortadan kaldırılana kadar Irak’ta egemenliklerini sürdürdüler.

İsanaşeriyye Şia’sının devletle iş birliğine girmesi Safevi  devlet ile  birlikte başladı. Safevi öncesi (1501) dönemde Sünni devlet idaresi altında yaşayan İsanaşeriyye Şia’sı iktidarla mesafeli olmaya özen gösteriyordu. Ancak Safevi devlet ile birlikte ilk defa Şii ulemadan pek çok kişi devlet teşkilatında önemli mevkiiler aldılar ve yönetimle ittifak oluşturdular. Bu ilişki, imamın yetkilerine tecavüz etmeden Şahın düzeni sağlama ve savunmayla vazifeli olması, ulemanın ise içtihad etmesi şeklinde formüle edildi.

İran’da 1979 Devrimi ile, ulema önderliğindeki halk hareketi Şah rejimini devirmiş ve akabinde iktidarı ele geçirmesinden sonra İsanaşeriyye Şia’sı kendi devletini kurdu. “İmâmet” ve “Beklenen Mehdî” inancıyla yüzlerce yıldır baskılara ve zalimce uygulamalara rağmen isyan etmeyen, Mehdî’nin dünyaya gelmesi için bunların yaşanması gerektiğine inanan İmâmiye düşüncesi, bu devrimle birlikte terk edildi. Ayetullah Humeyni, Onikinci İmam’ın kaybolmasından tekrar ortaya çıkarak, zulümle kaplanmış yeryüzünü adâletle doldurmasına kadar müslümanların, İslâmî bir hükûmetten mahrum kalmaları mâkul değildir görüşüyle, -geçici olarak- bir fakihin yönetimini (velâyet-i fakihi) lüzumlu görüyordu. İran Anayasası’nın 5’inci maddesinde, “İmam Mehdî kayıp bulunduğu müddetçe, İran İslâm Cumhuriyeti’nde iş ve ümmetin velâyeti (devlet ve ümmetin yönetimi), halkın çoğunun tanıdığı ve liderliğini kabul ettiği âdil, takvâ sahibi, çağı bilen, cesur, tedbirli ve yönetici fakihe (müctehid derecesindeki hukuk âlimine) ait olacaktır.” ifadesiyle Velayet-i Fakih müessesesi ihdâs edildi. Böylece, asırlar sonra İsnaaşeriye mezhebi politika sahnesine çıktı.

1979 İran Devrimi’nden sonra, Nusayrîler yönetimindeki Suriye ile İran arasında özel bir ilişki doğdu. Mezhep dayanışmasının şekillendirdiği bu ilişki, taraflar arasında zamanla stratejik işbirliğine dönüştü. İran Devrimi’ni takiben 1980-88 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşında, İran’a karşı bir Arap bloku oluşturulmasına rağmen İran bu savaşta Suriye’yi Arap blokunun dışında tutmayı başardı. İran, Rusya’nın bölgedeki yakın müttefiki olan Şam sayesinde, ihtiyaç duyduğu tüm Rus silahlarını Suriye aracılığıyla kolayca temin etti. Hatta Devrim Muhafızları Irak’a karşı cepheye sürülmeden önce Suriye’de eğitildi ve bunlara Rus yapımı silahları, tank ve uçakları rahatça kullanabilme becerileri kazandırıldı. İsnaaşeriye mezhebinin resmi devleti İran ile Nusayrî Suriye yönetimi arasındaki Şii dayanışması kavmi milliyetçiliğin önüne geçmişti. Hafız Esad’ın Şubat 1982’de Müslüman Kardeşler muhalefetine karşı on binlerce kişiyi katlettiği Hama katliamı, bu dayanışma sebebiyle İran tarafından görmezden gelindi. Savaştan sonra da iki ülke stratejik işbirliğini artırarak münasebetlerini devam ettirdi. Bu işbirliğine Lübnan’da  bulunan  Şii gruplar da eklendi.

Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümünün ardından oğlu Beşşar Esad devlet başkanı oldu. Ancak, Beşşar Esad geçen on yıllık iktidarı döneminde Suriye’yi demokratik bir yapıya kavuşturma yolunda samimi gayretler göstermedi. 2011 Mart’ında Dera şehrinde başlayan ve ülkenin tamamına yayılan gösterilere kan dökerek cevap verdi. İran 1982’deki Hama katliamı sırasındaki tutumunu devam ettirerek baskıcı  Esad rejimine destek verdi ve göstericileri ABD  ve İsrail  tarafından  tahrik  edilen  “terörist  gruplar”  olarak tanımlamayı tercih etti.

 

Sonuç

Suriye, Pers İmparatorluğundan beri İran’ın Akdeniz’e ulaşmak için hâkim olmaya çalıştığı bir bölge oldu. Pers İmparatorluğu ve Sâsâniler döneminde bölgede hâkimiyet kurmalarına rağmen bu egemenlikler devamlı olmadı. Suriye iki büyük gücün çatışmasında Roma’nın hükümranlık alanında kaldı. 1501’de kurulan Safevi devletinin de hedefi, Suriye’yi ele geçirmek suretiyle,  Akdeniz’e kapı açmak ve Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa hristiyanlarının askeri yardımlarını temin etmekti. Başaramadılar.

İşin teolojik boyutuna gelince, Suriye halkı Hâşimi-Emevi liderlik mücadelesinde Emeviler’e destek verip onlara ev sahipliği yapmış, Şia’nın Allah tarafından seçilmiş imamlar olarak kabul ettiği Hz.Ali ve Hüseyin’in öldürülmeleriyle sonuçlanan mücadelede, Muaviye ve Yezid’in yanında silahlarıyla birlikte yer almıştı. İsmâiliye’nin Suriye’yi Şiileştirme çabalarında, belki de bu tarihi rekabetin rövanşının alınması arzusu yatıyordu.

İsnaaşeriye ulemasının, Allah’ın Hz.Ali’ye hulûl ettiğini iddia etmeleri, âhireti inkar etmeleri sebebiyle Gulât-ı Şîa’dan kabul ettiği Nusayrilerin yönetimi ile İsnaaşeriye’nin resmi devletinin dayanışma içinde bulunması ve mezhebe dayalı azınlık yönetiminin sürmesi için halkın ekseriyetinin taleplerine karşı çıkılması mânidardır. Bu politika ister istemez İran’ın bölgede bir Şii hilali kurmak istediği iddialarına yol açmaktadır.

 (*) İsmailiyye: Şianın altıncı imamı Cafer es-Sadk (148/765)’ın ölümünden sonra büyük oğlu İsmail’in yedinci imam olduğunu kabul eden bir şia fırkasıdır. İsmail’in taraftarları, İsmail’in babasının sağlığında vefat etmesi dolayısıyla imâmetin oğlu Muhammed b. İsmail’e geçtiğini iddia ederek ona biat ettiler. İlk İsmailîler Muhammed b. İsmail’in gizlenmiş son imam ve Mehdî olup tekrar döneceğine ve kıyameti ilan edeceğine inanıyorlardı.

Fakat Fatımî devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte, liderleri Ubeydullah el-Mehdî bu imamet anlayışını değiştirdi. Bu anlayışa göre, Cafer Sadık’ın ölümünden sonra imamet diğer oğlu Abdullah el-Eftah’a intikal etmiş (Abdullah el-Eftah, babası Cafer Sadık’ın ölümünden yaklaşık yetmiş gün sonra vefat etmiştir.), ardından onun nesli vasıtasıyla kesintiye uğramadan dedelerine, onlardan da kendisine kadar gelmiştir. Bu şekilde, Muhammed b. İsmail’in Mehdî olarak döneceği düşüncesi terk edilerek, yerine “kâim”, yani halen mevcut olan imam inancı getirilmiştir. Ubeydullah el-Mehdî’nin kendisini mehdi olarak ilanı, aşağıda haklarında bilgi vereceğimiz Bahreyn Karmatîlerinin Fatimîlerden ayrılması sonucu doğurdu. Onlar, Muhammed b. İsmail’in Mehdî olarak döneceği inancına bağlılıklarını sürdürdüler.

Mehdîliğini ilan eden İsmailî imamı Ubeydullah, (297/909) yılında Fatimîler Devletini kurmayı başardı. Kısa zamanda Mısır’ı ele geçiren Fatımîler, burada kurdukları müesseselerle yaklaşık üç asır süreyle mezheplerini yaymaya çalıştılar. Ubeydullah el-Mehdî’nin yaptığı değişiklik kendisinden sonra gelen Fatımî halifeleri tarafından da benimsendi. Fatımî halifesi Muiz’e göre imâmet kendilerine Allah tarafından verilmişti. Bu nedenle tevili ve insanlığı kurtuluşa erdirecek ilahî hikmet ve ilimleri  kendilerinden  ve kendilerinin  ilahî kuvvetinden  istifade edenlerden başka  kimse bilemezdi. Muiz’in döneminde  imâmet anlayışı, yedi devirin varlığı  ve her devirde  yedi  imam geldiği  tezinden hareketle yeniden yorumlandı. Onlara göre, Muhammed b. İsmâil, Mehdî değildir ve Kâim olarak da zuhur  etmemiştir. O,  sadece  yedinci  devrin  başlatıcısıdır.  Mehdîlik sadece Ubeydullah’a da ait değildir. Ubeydullah sadece Mehdîlik kilidinin anahtarıdır ve Mehdîlik kapısını açmıştır. Ondan sonra kıyamete kadar gelecek olan imamların  tamamı  da  Mehdî  olarak  daveti  yürüteceklerdir.  Kâim’in hemen tüm yetkileri onun imamları olan  Fatımî  halifelerine  intikal  etmiştir. Yeryüzünü adaletle dolduracak olanlar, Kâim’in Mehdîleri olan Fatımî halifeleridir. Kâim, Mehdîleri tarafından adaletle doldurulacak olan yeryüzünde zuhur edecek ve şeriatların batınî tevillerini açıklayarak  insanlığı kurtuluşa erdirecektir.

Fatımî halifelerinden el-Mustansır’ın 487 (1094) yılında ölümü ile birlikte İsmailîyye, Nizâriyye ve Müsta’liyye diye iki büyük kola ayrıldı. Doğu ve Batı İsmailîyyesi diyebileceğimiz bu iki koldan birincisi İran’da Hasan Sabbah’ın şahsında büyük bir himayeci buldu, özellikle Kazvin yakınında başta Alamut kalesi olmak üzere diğer kalelerde yerleşen Nizarî fedaileri İslâm hükümdar ve devletleri için daima bir korku unsuru oldular. İsmailîye’nin bu kolu (1090-1256), Hülagu tarafından, Suriye Nizârleri ise 1273 yılında Sultan Baybars tarafından ortadan kaldırıldı. İsmailîyye’nin Musta’liyye kolu ise kısa bir müddet Mısır’da hâkimiyetini sürdürdükten sonra, birbirinden farklı kollara ayrılarak Yemen’e intikal etti. Buradan Hindistan’a geçen Müsta’liler, günümüzde Davudîler ve Süleymanîler olmak üzere iki kısma bölünmüşlerdir. Müsta’lî İsmailleri Hindistan’da Bohra adıyla anılmaktadırlar.

İsmâilîler, Sâbiîler’in yedi devir nazariyesinde etkilenerek inançlarını şekillendirmiştir. Onlara göre yedi devir vardır. Onlar her devri bir  Natık’a  atfederler.  Birinci devrin sahibi Âdem,  yedinci devrin  sahibi  ise Kâim’dir. Her devrin bir şeriatı yani zahiri vardır. Şeriatın zahiri yeni bir devir gelip o şeriatın nesh edilmesi ile yok olur. Zira şeriatlar dünyevî işlerin nizama  konulması  için  zorunludur.  Tevil  ise  kişinin  kendisini  kurtarıp  ilahî  özüne kavuşması  için gereklidir. Bu nedenle zahirî  şeriatın yok olması  ile  tevil yok olmaz. Mükemmelliğe ermeyi arzuladığı  için  çıktığı  yolculuğunda  zamanî  şahıslar  içinde  mahsur  kalan Nefs, her bir Natık’ın devrinde  ilahî hakikatlerle  ilgili bazı  sırlara vakıf olacaktır. Bu bilgi herkesin ulaşabileceği bir bilgi değildir. Zahirde gizli olan bu bilgi ancak tevil ile anlaşılabilir. Bâtınî  sırların  elde  edilmesi sadece  vekil  tayin  edilmiş,  hidayet  eden bir  âlimin  aracılığı  ile  olabilir. Bu sayede her devirde ilahî bilginin bir kısmını elde ederek yedinci devirde kurtuluşu için gerekli olan bütün sırlara vakıf olarak tekrar asli vatanına dönecektir. Bâtınî sırların gizli tutulması zorunludur. Kâim zuhur  edince  ve  müminler  gizlilikten kurtulduklarında kendi mezheplerini ifşa etmeye güç yetirirler, gizlilik ve ketumluğun kabuğu olan zahirî şeriatlar da kaldırılır.

 

(**) Karmatîlik; İsmini bu akidenin kurucusu olan Hamdan b. Karmat’tan almaktadır. Kûfe yakınlarında kendi başına derviş hayatı yaşayan Hamdan “ortak mülkiyet” anlayışını amaç edinen bir tarikat kurdu. Zenginlerin malını paylaşmayı prensip olarak benimseyen bu tarikat Kûfe, Bahreyn ve Suriye olmak üzere üç değişik bölgede yayılma alanı buldu.

Bahreyn Karmatîleri’nin kurucusu  Ebû  Saîd  el-Cennâbî,  bağlısı bulunduğu imamla  (Ubeydullah  el-Mehdî) olan  tüm bağlarını  kopardı. Bahreyn Karmatîleri, Mehdî’nin devri olan yedinci devirde yaşadıklarını,  Muhammed b. İsmâil’in mehdî olarak gaybette olduğu ve yedinci Nâtık olarak zuhur edip kıyameti  ilan edeceğini, Hz.  Muhammed’in  devri  olan altıncı  devrin  sona  erdiğini,  bu  nedenle  İslam  şeriatının yürürlüğünün  kalktığını iddia ederek İslam şeriatının yükümlülüklerini yerine getirmekten vazgeçtiler, İslam şeriatını nesh ettiler.

Karmatîler düşüncelerini davetçiler yoluyla yaydılar. Davetçiler Kur’ân’ı ve Hadisleri kendi anlayışlarına göre yorumlayıp, tarikata girmek isteyenleri sekiz mertebeden geçirirlerdi. Bu mertebelerin her birinde Kur’ân ve Hadis yorumu, namaz ve orucun bırakılması, şarabın haram olmayışı, kalbin temiz tutulması, Hz. Muhammed (s.a.s) ile Hz. Ali (r.a)’yi sevmenin gerekliliği, tarikata para yardımında bulunmanın yüceliği ve tarikatın bütün sırları öğretilir, son gece de kendi aralarında kadınlı-erkekli dini bir tören yapılırdı. Karmatiler’e göre kıble Kudüs’tür. Hac yapmak isteyen kimse Mekke’ye değil Kudüs’e gitmelidir. Dinlenme günü pazardır. Şarap ve sair sarhoş edici içkiler helâldir. Yılda iki gün oruç tutulur: Nevruz (21 Mart) ve Mihrican (16 Eylül)’de birer gün oruçlu olmak yeterlidir. Karmatiler tenâsuha inanırlar. Bunların inançlarına göre cennet, dünyadır. Dünyada rahat, mutlu ve geçimi yerinde olan bir kişi cennettedir. Gerçek cennet insanın derin bir zevk ve keyf içinde yaşamasıdır.

Karmatî devleti kurulduktan bir süre sonra Fatımi halifesinin otoritesine tabi oldu. Bahreyn’deki Sünnilerin isyan etmesiyle 470/1078 yılında yapılan Hendek savaşında Karmatîler yenildiler. Bu savaştan sonra, yaklaşık iki asır boyunca Abbâsi Devleti için korku ve heyecan kaynağı olan Karmatî Devleti ortadan kaldırıldı.

(***)Nusayrîlik; Kurucusuna nisbeten Numeyrîler ismi de verilmektedir. Fırkanın kurucusu Muhammed b. Nusayr en-Nemiri’ye (270/883)’dir. Suriye’de hakim olan Hamdani emirlerinin bu mezhebe girmeleri bu mezhebin bölgede yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Nusayrîlere göre Hz. Ali mâbudtur, tanrıdır. Allah için sayılan sıfat ve özellikler Hz. Ali için de sayılmaktadır. O nurun nurudur, ilâhi zâtı itibariyle gizlidir. O mânadır. Görünüşte imam olmasına rağmen, bâtıni cihetiyle O, Allah’tır. Tanrı Ali kendi ruhundan Muhammed’i, O da Selmân-i Farisî’yi yaratmıştır. Ali “mâna”, Muhammed “isim”, Selman ise “bâb”dır. Bu üçlü A(ayn), M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Ayrıca Selman’dan sonra beş tane de eytam vardır ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olayları ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yıldızların hareketini idare eder), Abdullah b. Revâha (Canlıların hayatlarıyla uğraşır), Osman b. Maz’un (Rızık ve hastalıklarla uğraşır) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî (Ruhları cesetlere gönderir). Bu beş eytam, aynı zamanda beş büyük yıldızdır. Tenasüh ve ruh göçüne inanırlar. Aliye inanan Nusayrîlerin ruhu hareket yoluyla yıldızlar haline dönüşerek nurlar âlemine yükselir. Nusayrî olmayanların ruhları ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadınların ruhları yoktur. Şeytanlar insanların günahlarından, kadınlar da şeytanların günahlarından yaratılmışlardır. Bu bakımdan kadınlara mezhebin sırları açıklanmaz. Halifeler Hz.Ebubekir, Ömer ve Osman ile birlikte bir kısım sahabe ile Muâviye, Yezid ve Haccac da şeytanın sembolleridir ve lânetlidirler.

Nusayrîlikte erkekler bu mezhebe girmekle yükümlüdürler. Giriş için esas şart, ana-babanın Nusayrî olmasıdır. Erkek, sağlığı yerinde, 8-10 yaşından büyük ve ölümle karşı karşıya kalsa bile sır saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmalıdır. Nusayrîlere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler şunlardır: 1. Fitr (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadîr (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi imam tayin ettiğine inanılan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce, Necranlı Hrıstiyanlarla Hz. Muhammed arasındaki lânetleşme olayı) 5. Firas (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine’ye hicret ettiği gece Hz. Ali’nin O’nun yatağına yatması) 6. Aşure (10 Muharrem; Nusayrîlere göre Hz. Hüseyin, Kerbela’da ölmemiş, Hz. Isa gibi göğe çekilmiştir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer’in şehid edildiği gün) 8. 15 Şaban (Selman’ın ölümü) 9. Nevruz ve Mihrican bayramları 10. 24/25 Aralik gecesi Hz. İsa’nın doğumu ve “son yemek” ayini.

(****) Dürzilik: Dürzilerin tarih sahnesine çıkışı, altıncı imam Hâkim bi-Emrillâh’ın uluhiyetinin Muhammed b.İsmail ed-Derezi tarafından (408/1017) tarihinde açıkça ilan edilmesiyle başlamıştır. Hâkim bir ferman yayınlayarak Tanrı’nın kendisinde zuhur ettiğini açıkladı. Hamza b.Ali, Dürzi inançlarının fikri alt yapısını oluşturdu. Dürziliğin iman şartları dört esasa bağlandı.

1-Hâkim bi-Emrillâh’ın ulûhiyetine iman: Hâkim’in Lahutî ve Nasutî olarak iki yönü bulunduğuna imandır. Onun Lahutîliği insanlar tarafından idrak edilemez. O insanların anlaması için Nasutî kisveye bürünmüştür. Hakim’in Nasutiliği, Tanrı’nın en son ve en mükemmel şekilde Hâkim bi-Emrillâh’ta tecelli etmesidir.

2-Emr’i bilmek: Emr, Hamza b.Ali’dir. Hâkim ulûhiyetini ilan ettikten sonra onu “İmam” yapmıştır. Dürzî inancına göre Hamza ilk yaratılan varlıktır. Bütün mahluk ondan meydana gelmiştir. O aynı zamanda Hudud’ların ilkidir. Hamza yedi defa zuhur etmiştir. Adem zamanında Şantil, Nuh zamanında Pisagor, İbrahim zamanında Davut, Musa zamanında  Şuayb, Yesu zamanında Mesih-i Hakiki, Hicrette Selman-ı Farisi, Hâkim bi-Emrillâh zamanında Hamza b.Ali olarak görünmüştür. Ceza ve mükafat onun elindedir.

3-Hududu bilmek: Hudud, ilahî dinlerdeki peygamberler yerine ikâme edilen, Tanrı’yı insanlara öğretmekle görevli kişilerdir. Dürzîlere göre onlar tanrının nurundan yaratılmış olup, onunla beraber zuhur ederler. Onlar doğrulmazlar ve ölmezler. Her asırda farklı isimler ve suretler alırlar. Hududlar; Hamza b. Ali, İsmâil b. Muhammed b. Hamid et-Temimî Muhammed b.Vehb Kuraşi, Ebu’l Hayr Salame ve Muktenâ Bahâeddîn’dir.

4-Yedi esası bilmek: Hamza dini mükellefiyetlerin tamamını kaldırmış, Şii İslam’ın yedi şartı yerine yedi esası ikame etmiştir. Kelime-i şehadet yerine Hâkim’i tek ilah kabul etmek, namaz yerine sıdku’l-lisan, oruç yerine var olmayana ve bühtana ibadeti terk, zekat yerine din kardeşini korumak, hac yerine iblisler ve azgınlardan uzaklaşmak, cihat yerine Hâkim’in hüküm ve fiiline rıza göstermek, velayet yerine kolaylıkta ve zorlukta Hâkim’in emirlerine boyun eğmek.

Dürzîlik, Hudûd makamında olan ve Dürzî Risâlelerini yazan Hamza b. Ali, İsmâil b. Muhammed b. Hamid et-Temimî ve Muktenâ Bahâeddîn’in ortaya koyduğu prensiplere sıkıca bağlı kalan, inançlarına girmek isteyenlere izin vermeyen, çıkmak isteyenlere ise müsamaha göstermeyen kapalı bir mezhep halini almıştır.

Yararlanılan Kaynaklar:

AĞIR Abdullah Mesut;  “Memlûk Sultanlarının Gölgesi Altında Hilâfet Kurumu”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2011 10(2):637 -651.

Ahmed el-Katib; “Şiada Siyasal Düşüncenin Gelişimi: Şura’dan Velayet-i Fakih’e”, Kitabiyat Yayınları,Ankara, Mart-2005.

ATICI ARYANCAN Ayşe; “Suriye Bölgesinde İki İnanç Hareketi: Nizârî İsmâilîleri ve Nusayrîlik”; Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi / 2010 / 54.

AVCU  Dr. Ali; “Fatımî-Karmatî İlişkisine Dair Bazı Mülahazalar”; C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi XIII/2 – 2009, 243-265.

AYDOĞAN  Bekir; “İran Jeopolitiği ve Şii Hilali”,  Ekopolitik Uluslararası İlişkiler Masası – Rapor No: 11-03, Ağustos 2011.

ÇELİK Aydın; “Fatımî Halifesi Ubeydullah El-Mehdî ve Dönemi”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 16, Sayı: 1 Sayfa: 395-418, ELAZIĞ-2006

CİHAN Doç.Dr. Sadık; “Şuubiye Hareketi ve Uydurma Hadislerle Münasebeti”, http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/ilahiyat/article/viewFile/4557/4377

DAFTARY Farhad; “Emeviler Döneminde ve Abbasilerin İlk Dönemlerinde İran, Horasan Ve  Mâverâünnehir’deki Mezhebi ve Milliyetçi Hareketler”, Kelam Araştırmaları 4 : 2 (2006), Ss.139-158.)

HAKYEMEZ Cemil,  “Şia’da Gaybet İnancı ve Gaip Onikinci İmam”, İSAM Yayınları, Ankara-2009.

KARAMAN Hayreddin; “Şî’a’da İmamlık ve Velâyet-i Fakih Anlayışı”, http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0652.htm

KUTLU Prof.Dr.Sönmez; “Ehl-i Beyt Sembolik Kapitalinin Tarihî Süreç İçinde Semerelendirilmesi”, http://www.sonmezkutlu.com/?Syf=26&Syz=6029

OKUR Mehmet Akif; “Emperyalizmin Ortadoğu Tecrübesinden Bir Kesit: Suriye’de Fransız Mandası“, bilig Sayı 48: 137-156.

ÖZKOÇ, Özge; “Suriye Baas Partisi: Kökenleri, Dönüşümü, İzlediği İç ve Dış Politika ( 1943–1991 )”, Yüksek Lisans Tezi.

POORBAGHER Gholamreza; “İran’da 1979 Devrimi’nden Sonra Egemenlik ve Siyasal İktidar”, Yüksek Lisans Tezi.

ŞENZEYBEK Aytekin; “Dürzilik, Doğuşu ve Temel Prensipleri”, Yüksek Lisans tezi. Konya-2001.

TAN, Muzaffer; Erken Dönem İsmaililik ve Temel Görüşleri, EKEV Akademi Dergisi – Sosyal Bilimler –, 2009, cilt: XIII, sayı: 39, s. 73-86

YILMAZ Hulusi; “Nizarî İsmailîliği ve Alevilik: İki Farklı Dinî İdrakte Benzeşen Yorumlar Üzerine Değerlendirmeler”, Karadeniz Araştırmaları, Cilt: 6, Sayı: 22, Yaz 2009, s.123-133.

Stratejik Düşünce Enstitüsü- http://www.sde.org.tr ‘den alınmıştır.

*Bu yazı 25 Ekim 2011 tarihinde Haber10 sitesinde yayınlanmıştır.

Kategoriler: Yazılar